PSİKOLOJİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
PSİKOLOJİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Eylül 2015 Pazar

AKİLAH / AZRA KOHEN – Pİ ( π )

MERHABALAR;

Geçtiğimiz haftalarda Azra Kohen'in Fİ ve Çİ adlı kitaplarını okumuş ve paylaşmıştım. Şimdi de gelelim üçlemenin son kitabı Pİ'ye. 


ARKA KAPAK
Şimdi itiraf zamanı!
İtiraf ediyorum: Sana tuzaklar kurdum. 
Adlarını Fi ve Çi koydum.
Can Manay'ın Duru'ya duyduğu açlıkla çıkardım seni yola,
Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını Deniz'le anlatmaya çalıştım sana…
Beni takip etmen için yolumuzu onların hikâyeleriyle süsledim.
Anlamları da hemen hemen her satıra gizledim. Çünkü Pi'deydi asıl anlatmak istediklerim.
Çaresizdim. Vazgeçemezdim.
Sana bu manzarayı mutlaka göstermeliydim.
Seninle nihayet burada buluşmak için çok emek verdim.
Şimdi yine gel benimle, birlikte yürümeye devam edelim.
Savaşların savaşılarak kazanılamayacağını, asıl zaferin ancak doğrudan ayrılmayınca kazanıldığını 
Özge anlatsın sana,
Yaptığımız her şeyin evrende dönüp dolaşıp bize nasıl geri geldiğini
Can'dan dinle,
Analiz edebildiğimiz kadar güçlü, sadeliğimiz kadar güzel, gerçekliğimizdeki samimiyet kadar eşsiz olduğumuzu 
Bilge'de gör,
Kendi değerini başkalarının gözünden biçenlerin acısını 
Duru'yla anla,
Ve Deniz'in düşüncelerinde tanış geleceğin insanıyla… Gel benimle. Yolumuz uzun değil, 
Nihayet sana gidiyoruz, bana… BİZ'e.
Sorgulanmamış, analiz edilmemiş bir yaşam hiç yaşanmamıştır. 


 Arka kapaktan sonra pek çoğumuzun matematiksel işlemlerden hiç de yabancı olmadığı Pİ sayısına... Pi, her türlü matematik işleminde büyük önem taşıyan çok ilginç bir sayıdır. Matematiğin birçok hesaplamasında örneğin; daireler, yaylar, pendulumlar gibi… pi sayısına rastlarız. (Vikipedia)


ÖZET
“Karanlıkla savaşmanın tek yolu fark etmektir. Fark edince ışık olursun”

Fİ ile başlayan, Çİ ile devam eden yolculuk Pİ ile sona ermekte. Pi Özge’nin mecliste kanıyla mühürlediği konuşması ile başlamakta. Ardından diğer karakterlere geçilmekte.


Can Manay, Duru’nun bırakıp gitmesinin ardından kendini evine kapatır. Muayenehanedeki ve televizyondaki işine de gidemez.  Asistanı Bilge, Eti’nin yönlendirmeleri ile her gün Can’ın evin gider, ona yiyecek bir şeyler götürür. Başlangıçta silik bir karakter olan Bilge, sonraları Can Manay’ın hayatının mimarı olur neredeyse…

Darbe’nin etkileri piyasada devam etmektedir. Dergiyi ve kendisini korumak için Özge ve Ömer dergiyi yabancı bir sunucu üzerinden yayımlasalar da dergi ilk açılırken adı geçen Dudu Nine ve Rıza Dede (Özge’nin arkadaşı Ayşegül’ün anneannesi ve dedesi) öldürülür. 

Sadık Özge’yi korumak ona yaklaşmak istese de, her girişimi sonuçsuz kalır. Bu esnada Özge, Sadık’ın desteğiyle muhalefet milletvekili, sonraları parti genel başkanı olur. Hükümet yanlısı olduğunu öğrendiği Sadık’tan büsbütün uzaklaşır Özge. Çok geçmeden muhalif söylemleri ile çok dikkat çeken, aykırı bir milletvekili profili çizen Özge’yi koruyan Sadık Murat Kolhan’ın hayatı da tehlikeye girer. Özge’den rahatsız olanlar, arkasında Sadık’ın olduğunu düşündüklerinden;Sadık çareyi yurt dışına kaçmakta bulur. Özge’nin hayatından böylece çıkar. 


Müziğini sömüren Şadiye ve Tugay sayesinde Ada şöhrete kavuşur. Deniz’e olan aşkı her zaman devam etse de Deniz’e ait müziği Şadiye’ye satması ve bu müziğin Deniz’in asla istemediği gibi reklamlarda kullanılması Deniz ile Ada arasındaki bağı tamamen koparır. Uyuşturucuya sığınan, her defasında daha fazlasını isteyen Ada’nın sonunu yine uyuşturucu hazırlar.

Her ne kadar Deniz’in Ada için bir şeyler yapması için uğraşsa da Göksel başarılı olamaz. Ada’nın ölümü üzerine Göksel, Tugay’ı da uyuşturucu ile öldürerek Ada’nın intikamını alır. 


Bilge Can Manay’ın asistanlığını yaparken Can Manay’ın Şoförü Ali ile aralarında önce dostluğa sonra da Ali’nin sevgisine dönüşen bir bağ oluşur. Ali’nin ektiği tarlada çalışan ailenin oğlunun da Otistik olması, Bilge’nin Doğru ile birlikte sıklıkla onları ziyaret etmesi, Ali ile geçirdikleri zaman aralarındaki bağı güçlendirir. Ali Bilge’ye açılacaktır.

Ancak bu sırada Can Manay depresyondan çıkar. Her gün görmesine rağmen dişi olarak görmediği asistanı, zor günlerinde yanında olan genç kız gözünde huzuru temsil eder Can’ın. Ve evlenirler. Can ve Bilge evliliği yolunda gider, ta ki İngiltere’de bir konferansa gittiğinde Can’ın Duru’yu bulmasına kadar. Duru’ya hissettirmeden aylarca izler Can, Duru’yu. Ve onu geri getirebilmek için bir sanat merkezi yaptırmaya karar verir: Avrupa’nın en büyük sanat merkezini. 


Her ne kadar sanat merkezinin kendini getirmek için Can tarafından yapıldığını öğrense de Duru tüm yaşadıklarına rağmen egosuna yenilerek geri döner. Avrupa’nın en büyük sanat merkezi kendisi için yapılacaktır. Can Bilge’den ayrılıp, Duru’nun peşine düşer. Çok geçmeden Can amacına ulaşır ve Duru’yla birlikte olur. Ancak Duru’nun söyledikleri üzerine Bilge’den ayrıldığına pişman olarak, Duru’ya saldırır.

Bilge’ye geri dönen Can; Onun hamile olduğunu öğrenmesiyle adeta yeniden başlar yaşamaya. Ama durum Bilge için Can’ın zannettiği gibi değildir. 


KİTAPTAN NOTLAR

Fi ve Çi’den sonra serinin son kitabı Pi’yi de tamamladım hızla. Kitap bir hayli kalın tam 704 sayfa. Elime aldığımda her ne kadar gözümü korkutsa da okumaya başlamamla akıcı dili sayesinde, dolaylamalardan arınmış anlatımıyla nasıl olduğunu anlamadan sonuna geldim.

Önce Fİ ile ardından Çİ ile çıkılan yolculuk, Pİ’de sonlanmakta ve merak öğeleri birer birer çözülmekte. Her ne kadar birkaç soru işareti kalsa da kafamda taşların birçoğu yerine oturmuş oldu.

Can Manay serinin sonunda aslında hep olması gereken yere Akıl Hastanesine Eti, Bilge ve Özge eliyle gönderilmekte. Serinin başından beri yaptıkları yanına kar kalmamış oldu. Can’a içten içe diş bileyen okuyucunun içi de bir nebze rahatlamış oldu.

Can Manay ile ilgili pek çok kısım açıklığa kavuşurken; Çiçek hala tam anlamıyla aydınlanmamış noktalardan. Çiçek’e saplantılı bir ilgisi olduğu ve Çiçek’i öldürdüğü ortada. Ancak neden öldürdüğü, neden Can Manay olduğu ile ilgili kısımlar soru işareti olarak kaldı okuyucu için. Çiçek ile ilgili kısımlara tamamen açıklık getirebilirdi yazar. 


Bir de Can’ın üç yaşındaki bir anısında annesinin beyaz elbise giymesi ve Can’ın mutlu olduğu ana dönmesi aklıma “acaba Duru’yu ilk gördüğünde üzerindeki beyaz elbiseden olmasından dolayı mı” bu kadar takıntı haline getirdi diye düşünmedim değil. Çünkü Duru’nun ilk dans sahnesi, Can’ın 3 yaşındayken annesi ile yaşadığı deneyime son derece benzemekte. Acaba Can’ın annesi kimdi, Can ile aralarında ne oldu bunlar cevaplanmayan sorular.

Bir de Can Manay Ve Sadık Murat Kolhan arasındaki mesele de geriye kalan soru işaretlerinden. "Sadık'ın karısına ne oldu ?, Can'ın bu konudaki payı neydi ?"merak ettiklerimden. Bir de kitap boyunca bana saçma gelen kısım da şu oldu. Sadık gibi bir medya patronu Can Manay'ın geçmişte akıl hastaneye yatması gibi bir bilgiye bu bilgiye ulaştığında sadece bir asistan olan Bilge'den yardım istemekte. tam tersi olması gerekmez miydi acaba?


Diğer karakterlere gelelim sırayla; Deniz tıpkı konservatuardaki gibi müziğin ve dansın birleştiği, “Sokak” projesiyle hem kendi hem de çevresindeki pek çok gence, en çok da kendine hayat vermekte. Sokak’ta gençlerin gerçekleştirdiği performanslardan birini canlı olarak izlemeyi çok isterdim doğrusu… Deniz deyince Ada’ya gelmemek olmaz.   

Yazarın en acımasız davrandığı karakter bence Ada olmuş. Göksel’in de Deniz’e Ada ile ilgili durumdan bahsetmesinden sonra, Deniz’in onu tutup bulunduğu cehennemden çıkarması için umutlandım kitap boyunca. Ada;  Deniz ile ilgili hayal kırıklığı yarattı bende. Duru’yu bile anlamışken; Ada’yı anlamak istememesi, Göksel’in çağrısına rağmen, kurtarmak istememesi Deniz ile ilgili yargılarımda soru işareti oluşturan kısım oldu.  


Göksel’e gelince; Göksel’in nasıl polis olduğu Göksel ile ilgili soru işaretlerinden oldu benim için. Keşke Ada’yı kurtarabilseydi. Üçlemenin sonunda hala tam olarak çözülemeyen, duyguları tam olarak anlaşılamayan karakter Göksel oldu benim için. Göksel’in geçmişi ve karakteri ile ilgili soru işaretleri kitabın sonunda hala açıklığa kavuşamamış ayrıntılardan.

Özge’nin milletvekilliğinden, parti başkanlığına uzanan mücadelesi haksızlığa açtığı savaş ve mücadelesi takdire şayan. Ancak Özge ve Deniz beraberliği pek de sevmedim doğrusu.
Duru Pİ’de kitabın ortalarına doğru sahneye çıkan karakterlerden oldu. Yazar Duru’yu bence doğru bir kararla geri çekip, sahneyi Bilge’ye teslim etmiş gibi geldi bana. İhtirasa karşı, huzur… 

Yazarın pek çok bölümde verdiği müzik, video önerileri ve benim bazılarını dinlemek için okumaya ara vermem sıklıkla bölünmeme neden oldu. Her hangi bir firma Pİ’de geçen müziklerden bir albüm yaparsa şaşmam doğrusu. Bunun yanında yazarın 2016’da çıkacak kitabından alıntı vermesi bir taraftan ilgi çekerken bir taraftan da doğru bir pazarlama stratejisi olmuş.

Sonuç olarak; okurken keyif aldığım, hızla ilerlediğim kitaplar oldular. 


6 Eylül 2015 Pazar

AKİLAH AZRA KOHEN – Çİ ()

MERHABALAR, 

Geçtiğimiz hafta paylaştığım Fİ'den sonra sıra geldi üçlemenin, en az ilki kadar başarılı ve sürükleyici kitabı Çİ'ye. Önce Çİ'nin anlamından başlayalım. 

(c) Çi veya Japoncadaki söylenişiyle Ki ; geleneksel Çin kültürü ve tıbbının temel kavramlarından biridir. Çi'nin mevcut olan her şeyde yer alan "hayat gücü" veya "spiritüel enerji" olduğuna inanılmaktadır. Genellikle "hava" veya "nefes" olarak yabancı dillere aktarılan bu terimin aslında tam bir karşılığı yoktur. Çince'de Çi'yi gösteren ideogram formu 氣 şeklindedir. (Vikipedia) 



ARKA KAPAK

Hayat, insanın kendi potansiyeline ulaşabilmesi için dikkatle, incelikle, muhteşem bir zekâyla dizayn edilmiştir. Yapman gerekeni yapamıyorsan, olamıyorsan, doğamıyorsan hayat çok acıtır, anlaman için hırpalar, yorar. Seni sen yapabilmek için ne gerekirse yapmaya hazırdır.
Asla rahat bırakılmazsın.
Öylesine, anlamsız varolmazsın.
Mutluluğa saklanamazsın.
Öyleyse acına sahip çıkmalısın!
Çünkü acı, bilginin bedene inmesidir.
Bilgiyi bedene indirmeli, olman gereken şeye dönüşmelisin.
Bu kitap 'kendine gelmek' için burada olduğunun farkına varabilenlere yazıldı. Fi ile çıkılan yolculuğun tek durağıdır Çi. Sadece farkındalığa giden, değiştiren, mutlaka geliştiren bir yoldur bu ama sunduğu seks, macera, intikam, ihtiras sizi aldatmasın, zordur.
Hayatı değil sistemi yaşadığımızı fark edenler, harakete geçmek için işaret bekleyenler, umursamayanlara karşı umursayanlar, hissedemeyenlere karşı hissedenler adına ve kendi tekamülünde kaybolmuşlar için yazılmış, dengeye adanmıştır. Hayat harekete geçen herkesi varması gereken yere götürür.

İYİ BİR HİKAYE ASIL BİTTİĞİ YERDE BAŞLAR...


KİTABA BAŞLARKEN;

“Sabrın için minnettarım, diye başlıyor kitap ve şöyle devam ediyor:

Bilgisayarımın bir köşesinde, bürokrasi hapishanesinde bekleyen Çi’yi sana ulaştırabilmek için vazgeçmemecesine savaştığımı ve seninle kurduğum bu bağın, senin varlığının, benim için çok değerli olduğunu bilmelisin. Aynı kaynaktan geldiklerimizle buluşmanın, hayatı değil sistemi yaşadığımızı anlamanın, bir parazit gibi tükettiğimiz bu gezegende kurulmuş bu lanetli sistemi aşmanın, gerekeni yapmak için uyanmanın zamanı yakın. 
Aynı zamanda var olmamız hepimizin aynı gezegende yaşadığı anlamına gelmiyor maalesef. Tekâmüllerimiz farklı. Dip dibe olmamıza rağmen aynı anda, farklı boyutlarda, hatta farklı gezegenlerde, bambaşka deneyimlerde olabiliriz. Çi, ölmek için doğduğunu unutmadan bu gezegende hiçbir şeyin hiç kimseye ait olmayacağını anlayan, sahip olduklarının değil analizini yaptığı deneyimlerin gerçek zenginlik olduğunu bilerek yaşayıp kendi potansiyelinin savaşçısı olabilme cesaretini gösterenlere adanmıştır.
 Çi’nin satır aralarında pusuya yatmış anlamların sana ulaşması dileğiyle kocaman sarılıyorum sana, kendimden bir parçayı kucaklarcasına. 
Beynimizi bilgiyle yıkamanın zamanı geldi." 


ÖZET
İlk kitabımız Fİ Duru’nun Can Manay’ın ısrarlı ilgisine karşı koyamayıp, Can Manay’ın evine gitmesi ile bitmişti. Üçlemenin ikinci kitabı Çİ terk edilmenin acısı ile şehirden uzaklaşmış, köye gelmiştir. Acısı büyüktür. Zihninde evde bulamadığı başına bir şey gelmesinden korktuğu, hatta bulmak için polise bile gittiği Duru’nun Can Manay’ın gelini olduğu görüntüler hala canlıdır. Acısı o kadar büyüktür ki; Deniz’in zihninde durmadan çalan susturmak için bazen jointlere sarıldığı müzik bile artık susmuştur. Deniz yaşadığı acıyla artık şehirde yapılacak bir şey kalmadığına kanaat getirir ve bir köye yerleşir. Köyde karın tokluğunda tarlalarda çalışır. Yetişkinlerle hiçbir şekilde iletişim kurmazken, çocukları etkisi altına alır.

“Hayat ona çok güçlülerin nasıl bir darbede yenildiğini ve çok güçsüz gözükenlerin darbelere yıllarca nasıl dayanabildiğini göstermişti. Asıl önemli olan darbe almak değil,alınan darbeye rağmen hep ayağa kalkabilmekti.” (Sayfa 69)

Duru artık, Can Manay’ın evinde yaşamaktadır. Can Manay’ın ısrarlı ilgisi, Duru’yu elde edince tamamen saplantı haline gelir. Duru’yu herkesten kıskanır. Dans etmemesi için Duru’nun çalışma imkânlarını yok eder. Can’ın Duru ile ilgili saplantısı, cinsel anlamda da devam etmektedir. Önceleri ayrılmadan öneki günlerde Can’ın Duru’ya yaklaşmak için ortaya attığı sanat projesi ile fazlaca ilgilenen ve Duru’yu ihmal eden Deniz’den sonra, bu ilgi başlangıçta Duru’ya iyi gelir. Kendini değerli hissettirir. Ancak çok geçmeden Can’ın ilgisi Duru’yu sıkmaya, hatta boğmaya başlar. Hapishanede gibidir. 


“Bizi rahatsız eden şeyleri değiştirmek için çaba göstermezsek nefret ettiğimiz bir dünyada yaşarken buluruz kendimizi; sürekli kafamızı diğer tarafa çevirirsek bir gün kafamızı nereye çevirirsek çevirelim karşımızda aynı rahatsız edici manzarayı görürüz.” (Sayfa 141)


Can ile tartıştıkları bir gece evde yalnız kalan Duru tesadüf eseri, Can’ın Duru’yu izlediği pek çok kameranın yansıdığı ekranları bulunduğu gizli odayı bulur. Duru gördüklerine inanamaz. Kayıtlı son görüntü Duru’yu bulamayan Deniz’in çaresizliğinin resmidir. Duru ilk defa pişman olur ve Can’ın gerçek yüzüyle yüzleşir. Duru yaşadıklarının hesabını soracaktır.
Can’ın Duru saplantısı geçmişine onu geçmişe Çiçek’e götürecektir. Eti çok korkmaktadır bu durumdan. 

“...Bugün etrafınızda olanlara baktığınızda, kendine dindar deyip İslam'ı bir para basma makinası gibi kullanan din tüccarlarını görürsünüz. Her yerdeler. Deformasyonun böyle bir seviyeye varabilmesi için bir şeylerin daha en başında çok yanlış gitmiş olması gerekirdi. Ama ne yaparlarsa yapsınlar İslam'ı kirletemezler, sadece İslam'a olan inancı kirletirler. Bugün Yaradan adına öldürmek gerektiğine inandırılıyor gencecik insanlar, varoluşlarındaki en büyük günahı işlemek üzere olduklarını ve böyle bir günahla sadece şeytanın emri altına gireceklerini bilmeden kandırılıyorlar, Yaradan'a hizmet etme umuduyla şeytana satıyorlar ruhlarını, dokuz yaşındaki küçük kızlara tecavüz etme meraklısı, iş ilişkileri kurmak için camilerde toplanan bir kitlenin elinde inancımız, ta ki biz inancımıza sahip çıkana kadar.” (Sayfa 173)



Özge Darbe’yi internet üzerinden çıkarmaya devam eder. Sanat, iş hatta siyaset dünyasının ünlülerinin kirli çamaşırlarını ortaya çıkarmaya devam ederler. Sadık Kolhan’ın her ne kadar Özge’ye ilgisi devam etse de Özge ona karşılık vermez. Murat Kolhan, her koşulda Özge’yi koruyup kollayan gizli bir el gibidir.

“Okuduğun her kitap, toplamda sadece 29 harfin kombinasyonundan oluşuyor, aynı etrafında gördüğün her şeyin aynı atomların bir araya gelmesiyle oluşması gibi ama her şey birbirinden ne kadar farklı değil mi? Bizi oluşturan aynı atom ve okuduğumuz yüzlerce değişik kitabı oluşturan 29 harf...Temelde biriz Bilge ama aynı değiliz, çünkü deneyimlediklerimiz farklı.” (Sayfa 165)

Bilge Can’ın asistanlık işine devam ederken, okulu bitirmesine de az kalmıştır. Can ile aynı programa çıktığından beri okulda silik bir karakter olan Bilge, dikkat çekmeye başlar. İlk defa okul partisine davet edilir. Aynı okuldan âşık olduğu Murat ile ilk defa davet edildiği bir partide yakınlaşırlar. Çok geçmeden ülkedeki eylemlerde polisler tarafından feci şekilde dövülen Murat’ın ölmesi ile Bilge alt üst olur. 


Ada aynı  zamanda okuldan da arkadaşı olan Göksel ile tuhaf bir ilişki yaşarlar. Göksel Ada’nın müziğine adeta âşık olur. Aynı dönemlerde Ada’nın hayatına Tugay girer. Tugay’la beraber Ada şöhret basamaklarını hızla çıkmaya başlar. Tugay sayesinde Şadiye, Deniz’den alamadığı müziği Ada’dan alır. Ada’nın kokainle tanışması da bu dönemlerde olur. Ada uyuşturucu ile uyutulup, yeteneği sömürülür, Tugay ve Şadiye tarafından. 


KİTAPTAN NOTLAR
Kitap yorumuma kapak ile başlayayım. Kitabın üçleme olduğunu bilmeseydim, ve sadece elimde bu iki kitap olsaydı kapaktan yola çıkarak, yazarın dört ana elemente gönderme yaptığını ve ateş ve suyun ardından toprak ve hava’nın geleceği bir dörtleme olacağını düşünürdüm öncelikle….

Arka kapak yazısına gelince yazarı kutlamak gerek. Bilmece gibi yazdığı kapak ve önsöz yazıları içerikle ilgili fazlaca bilgi vermemekte. Ancak yazar ilk kitabında sergilediği gelecek günlere göndermeler ile ilk kitaptaki üslubunu devam ettirmiş. Bu durum bazen karakterler ile ilgili içimi rahatlatırken, bir taraftan da merak öğelerinin dozunu düşürmüş gibi geldi bana.

Kötülük karşısında yapılabilecek iki şey vardı. Birincisi uzaklaşmak ki bu en ilkeliydi, ikincisi savaşmak ki bu en zoruydu. (Sayfa 78)

Karakterlere gelince Can amacına ulaşmış ve Duru’yu elde etmiştir. Deniz biraz da klişe bir biçimde şehirden kaçmıştır. Çi’de Deniz pek çok anlamda yaşadığı acıya uygun biçimde geri çekilmiş karakter oldu. Ancak ortaya çıktığı kısımlarda yaptığı konuşmalar yine okuyucuyu düşündürecek cinsten. Bu kısımlar okurken en keyif aldığım kısımlardı.

Can ve Duru bu kitapta da öne çıkan karakterler oldu. Birlikteliklerini okumak pek de sevimli gelmedi doğrusu. En beğendiğim kısımlar Duru’nun Can’ın gerçek yüzünü görmeye başladığı ve Can’ın evini yaktığı kısımlar oldu. Ancak Duru hastanedeyken bile Can’ın saplantısının devam etmesi, hatta uyuyan bir kadına bu şekilde yaklaşması midemi bulandırdı. Can Manay’dan bir kez daha iğrendim.

Yazarın ilk kitaptan da alışık olduğumuz olaylara yaptığı göndermeler yakın zamanda yaşadığımız, basında yer alan pek çok olayı hatırlattı bana Örneğin; Murat’ın polisler tarafından öldürülmesi…



Ada’ya gelince; Ada en üzüldüğüm ve en gerçekçi karakter oldu benim için. Kim bilir ne çok Ada vardır izlediğimiz, belki de hayran olduğumuz dünyada.

Muammer, Ömer, Özge ve Sadık Murat diyalogları, yazarın Özge’de biraz tekrara düşmüş gibi gelmesinden midir çok da keyif almadığım kısımlar oldu. Okurken kendimi zorladığım bölümler bile oldu zaman zaman.

Her şeyi bildiğini sanmayı anlarım, toyluktur ama her şeyi anladığını sanmak! Bunu anlayamam çünkü salaklıktır. (Sayfa 282)

Belki, bir başucu kitabı olmadı benim için. Gözlerimi alamayacağım bir aydınlanma da yaşamadım. Ama izlediğim, okuduğum pek çok şeye bakış açımı değiştirmedi desem yalan olur. Pek çok insanın bilip de bilmezlikten geldiği pek çok gerçeği yazarın paylaşma cesaretini takdir ettim doğrusu. Bir an Şenay Düdek’in kitabını okuduğumu bile düşündüm. Eminim okuyan pek çok okuyucu karakterleri kafasında ünlülerle eşleştirmiştir.

Kısacası okumaktan keyif aldığım, akıcı bir üslupla yazılmış bir kitap olduğunu söyleyebilirim. 

Hayat, sadece bir an, ya efendisi olursun ya da kölesi.  (Sayfa 248)

Çok yakında Pİ ile görüşmek üzere... 

SEVGİLER... 

26 Ağustos 2015 Çarşamba

AKİLAH - AZRA KOHEN - Fİ (Φ)

MERHABALAR,

Kitabın adını ilk duyduğumda içeriği ile ilgili farklı düşüncelere girmiştim. Sonrasında ilk basımındaki kapak bana biraz itici gelmişti. Kitap çok popüler olunca da çekimser davranmıştım kitapla ilgili olarak. Ancak sonrasında arkadaş tavsiyelerine kayıtsız kalamadım ve okumaya karar verdim. Kitap Okumak İstermisin? aracılığı ile kısa sürede ulaştım kitaba. Hatta üçlemenin tamamına...  Kendilerine çok teşekkür ediyorum.

“Hayat verilen yer değil, gidilen yol değil miydi?” (Sayfa 124)


F: 1,618…. (Fİ SAYISI)

Fİ sayısı ve “Altın Oran” ile tanışmam üniversite yıllarındaki Matematik derslerine rastlar. Anlamını öğrendiğimde tesadüfî şekilde öylece durduklarını sandığımız pek çok şeyin kendi içinde nasıl bir mükemmellik barındırdığını görüp çok da şaşırmıştım. Gelelim kitabımıza...

 “Tanrı, çatlama cesaretini gösteren her tohumda, gördüğünün ötesini hissetmek için acıyı göze alan her ruhta, deneme cesaretini gösteren her düşüncede var olur.
Korkusuzca ve doğallıkla kendini deneyimler.”
F
 “Sadece eksikliklerimizde eşitiz” (Sayfa 9)


ARKA KAPAK:
Fi, deneyimin içinde kaybolmak yerine korkmadan deneyime sahip çıkmanın yolculuğudur. İçinde bolca bulunan manipülasyon, seks, aldatma, ve aldanma hikayeleri belki herkesin dikkatini çekebilir ama gerçeklerden yola çıkılarak ulaşılmak istenen yerde sadece farkındalık vardır.

Fi, güzelliğin lanetlendiği, zekanın yağmalandığı, iyinin kurban edildiği ve kasaba kurnazlığıyla yönetilen bu gezegende, içine doğduğumuz bu kutsal hayatı kutlamak için yazılmıştır. Kendi potansiyelini keşfetme cesareti gösterebilmiş gerçek kişilere, çatlama cesareti gösterebilmiş tohumlara adanmıştır.
Bir kişiye duyulan aşktan daha acımasız bir şey var mıdır?


ÖZET
Kitabımızın ana karakterlerinden ilki ile başlayalım. Can Manay; televizyonda “Vizyon Terapi” adlı programı yapan ünlü ve güçlü bir psikologtur. Can Manay’ın güzelliğe ve F (Fi) sayısına takıntısı vardır.  Çevresinde, evinin dekorasyonunda, seçtiği kadınlarda bu sayıyı arar durur. Can Manay’ın yaşadığı evi ve atölyesi dışında kadınlarla buluşacağı bir eve ihtiyacı vardır.
Asistanı Kaya’nın onun için bulduğu evleri görmek üzere yoldadır. İlk gösterilen ev neredeyse vasattır. Can evi gezmeye bile gerek görmezken yan bahçede beyaz elbisesi ile dans eden kadını görür ve çarpılır. Evi satın almaya karar verir. Evi dekore ettirdikten sonra çok geçmeden eve taşınır. Amacı takıntı haline getirdiği kadına yakın olmaktır.
Etkilendiği kadın Duru’dur.  Can’ın aldığı evin yanındaki evde nişanlısı Deniz ile yaşamaktadırlar. Duru son derece yetenekli bir balerin, Deniz de kitleleri peşinden sürükleyecek yetenekte bir müzisyendir. Can Manay sevgilisi olmasına aldırmadan Duru’nın peşine düşer.

“Allah meleklerini tenselliği olmayan idraktan, hayvanlarını idrakı olmayan tensellikten, insanlarınıysa idrak ve tenselliğin birleşiminden yarattı. İnsanın idrakı tenselliğini aşarsa insan, meleklerden bile daha iyi olabilirken, tenselliği idrakını aşmış bir insan hayvandan bile kötüdür.”
-Hz. Muhammed (Sayfa 268)



Kitaptaki diğer karakterlerin hayatından bahsedelim biraz da. Öncelikle Bilge’den başlamak istiyorum. Bilge şizofren annesinin ölümü ardından kendinden üç yaş büyük otistik abisi Doğru ile ilgilenme görevini mecburen üstlenmiş psikoloji öğrencisi genç bir kızdır. Hayatın tüm zorluklarına göğüs germeyi mecburen öğrenmiştir. 

Ödev teslimi için Can Manay’ın marangoz atölyesine gittiğinde dönüş yolunda Can Manay’ın arabası ile giderken dikkatini çeker Bilge, Can Manay’ın. Yapılan mülakatlar sonunda Can Manay’ın asistanı Kaya’nın yerine asistanlık görevini alır. Asistanlık yapmaya başlaması ve Doğru’nun Fi sayısının basamağını hesaplaması ve ödül kazanması kendini şassız hisseden Bilge için ödül gibidir. 

Özge ise Can Manay ile yaptığı röportaj esnasında Can Manay’ın duymak istemediği bir soru sorduğu için işten çıkarılır. İşten çıkarılmakla da kalmaz. Can Manay yüzünden tüm piyasa ona düşman gibidir tüm kapılar yüzüne kapanır. Uzunca bir süre iş bulamaz. Medya Patronu Sadık Murat Kolhan ile tanışıncaya kadar. Murat Kolhan Özge’nin Can Manay’a sorduğu sorunun peşindedir. Ancak Özge’nin istediği para değil, yeni bir dergi çıkarmaktır. Başlarda Sadık Kolhan, çok sıcak bakmasa da, kendi adının dergi ile bağlantısı olmaması koşuluyla dergi için gerekli sermayeyi sağlar.
“Bazen ruhun bildiğini akıl unutturur!” (Sayfa 250)

Ancak dergiyi çıkarmak o kadar kolay değildir. Ama Özge “Darbe” adını verdiği dergi için son derece kararlıdır. Sanat, sinema dünyasının ünlülerinin gerçek yüzlerini ortaya çıkaracak haberler vardır dergide. İlk sayısı bayilere gelmeden kaybolur. Özge ve Ömer telefona gelen bir mesajla saklanan dergilerin bir bölümüne ulaşmayı başarırlar. Büyük çoğunluğu yakılan dergilerden ancak 1200 tane kalmıştır. Yılmayan Özge bu dergileri bayilere kendisi dağıtır. Bu arada her ne kadar Sadık Kolhan, Özge’ye yaklaşmak istese de, Özge onun kendisine yaklaşmasına izin vermez. Mahkeme kararı ile yayını durdurulan Darbe sonraları internet üzerinden yayınına devam eder.  

“Bir: Savaşlarını iyi seç çünkü içinde kaybolabilirsin. İyi bildiğin ve sevdiğin bir şeyin içinde kaybolmak, beceriksiz olduğun ve sıkıldığın bir şeyin içinde kaybolmaktan daha iyidir. İki: Savaşçı ruhun, amacını gölgelemesin. İyi savaşçılar savaşlarını güçsüzlüklerinden değil, ne için savaştıklarını unutup savaşın kendisini amaç yaptıklarından kaybederler. Bir savaşa başladıysan nerede bitirmen gerektiğini en başından hesaplaman lazım. Zafer bazen, kazanmak için son darbeyi vurmamak olabilir. Zafer gibi gözüken şey ancak çok sonra farkına varabileceğin bir yenilginin başlangıcı olabilir.” (Sayfa 414)


Can sırf Duru’yla vakit geçirebilmek için Deniz ve Duru’yu da davet ettiği organizasyonlar yapar evinde. Duru sadece televizyondan tanıdığı pek de sempatik bulmadığı adamın kendisine olan ilgisini çok geçmeden fark eder. Ancak bu ilginin takıntı olduğunun henüz farkında değildir. Duru bu durumu Deniz ile paylaşmak istese de vazgeçer. Bu esnada Deniz’in tutkuyla hazırlandığı yıl sonu gösterisi, aldığı jointlerle kendisini uyuşturması Duru ile aralarında bir mesafeye neden olur. Bu durum en çok Can’ın işine yarar. Can yine Duru’yu görmek için plan dâhilinde hazırladığı bir sanat projesine Deniz’i de dâhil eder. Projenin yapım aşamalarında da sürekli tuzaklar hazırlar Deniz’e. Duru başlarda hoşlanmadığı Can’ın ısrarlarına doğru çekilmeye başlar. Bu arada Can’ın geçek yüzünü en iyi bilen ve onu dizginlemeye çalışan kişi de Eti’dir. 


KİTAPTAN NOTLAR

Öncelikle karakterlerden başlamak istiyorum yorumuma; kitapta seçilen ve oluşturulan karakterler hep fazla uçlarda gibi geldi bana. Can Manay’dan başlayalım; Çok başarılı, çok güçlü, çok âşık, çok takıntılı. Kitabın başkarakterlerinden Can’ı pek de sevemedim doğrusu. Duru’yu elde etmek için yaptığı “Aşkta ve savaşta her şey mubahtır.” girişimleri, sürekli farklı ilişki yaşadığı kadınlar ve bunlara zerrece değer vermeyişi, şişkin egosu, kitapta tam açıklanmayan ancak sezdirilen psikolojik rahatsızlığı da eklenince Can benim için hem sevimsiz hem de itici bir karakter olup çıktı. Can’ın “çiftleşme” adını verdiği cinsel birleşmelerinin de bu kadar ayrıntılı verilmesine gerek yoktu bence.

Ardından rakibi Deniz’e gelince; çok yetenekli bir müzisyen ve öğrencilerini kolayca peşinden sürükleyecek etkide bir öğretmen Deniz. Son derece de yakışıklı. Öğrencilerine yaptığı konuşmalar onun hayatla ilgili çıkarımları da son derece güzel. Kitapta okumayı en sevdiğim bölümler Deniz ile ilgili kısımlar oldu, aldığı jointlerle kendini uyuşturması dışında.

Bilge; annesinden sonra  ve abisi Doğru’yla ayakta kalmak için çaba sarf eden bir karakter. Öğrenciyken başkalarının ödevlerini yaparak geçimin sağlayan bu genç kız, çok geçmeden Can’ın asistanı olur. Hatta Vizyon Terapi’nin son bölümünde onun bulduğu fikirle Can Manay terapi koltuğuna oturduğunda ona soruları Bilge sorar.

Özge de kararlı ve savaşçı bir karakter. Doğruları için savaşan, savaştan da vazgeçmeyen bir karakter. Ancak kitapta en sıkıcı bulduğum bölümler Özge ile ilgili bölümler oldu. Muammer Bey ile konuşmaları sıkıcı geldi. Özge’nin bulunduğu kısımlar kitabın akışını kesmiş gibi geldi bana. Bir de Murat Kolhan gibi bir medya patronunun Can Manay ile ilgili bir bilgiye ulaşmak için Özge’ye ihtiyaç duyması biraz saçma geldi.

Duru, yetenekli ve çok güzel bir dansçı. Duru’nun kendisini fazlaca sevmesinden midir bilmem Can’ın dişil hali gibi geldi. Belki Can kadar tehlikeli değil ama egosu en az Can kadar şişkin. Deniz ile ilgili yaşadığı sorunlar, Deniz’in aldığı jointler üzerine ilişkilerinde açılan çatlaklar, bir sırtlan gibi etrafında dolaştığı Can’a yaklaştırır Duru’yu.

Ada, tüm yaylı çalgıları çalacak kadar yetenekli bir müzisyen ve Deniz’in öğrencisi. Aynı zamanda Deniz’ e de âşık. Bu aşktan dolayı Duru’dan çok hoşlanmamakta haliyle. Göksel ise, önce Ada’nın müziğine sonra da Ada’ya âşık olmuş bir balet. Çocukluğu yetimhanelerde geçmiş, ayakta durmak için sürekli mücadele etmiş bir karakter. Bir yumrukta birçok insanı yere serecek kadar da güçlü. Benim en merak etiğim ikinci karakter oldu Göksel.
Başkarakterler içinde normal bir ailesi olan, normal bir karakter yok gibi. Hepsi pek çok felaketle yoğrulmuş, ayakta kalmak için savaşan karakterler. 

Kitabı okurken yine bazı yan karakterler hiç de yabancı gelmedi. Bu ayrıntıları dikkatli okuyucuların gözden kaçırması imkânsız. Can’dan Şadiye’ye, manken karakterlerden, milletvekillerine, medya patronlarına kadar pek çok karakter çok tanıdık geldi doğrusu. Kitabı okurken gerçekte olduklarını düşündüğüm kişiymişçesine okudum. Bazıları ile ilgili yazar o kadar ayrıntı vermiş ki, isme de gerek kalmamış.

 Televizyona baktığımda, gazete okuduğumda gördüğüm karakterler ile ilgili zaten bildiğimiz ama görmezden geldiğimiz dünyayı bu denli ortaya koyması, uyuşturucunun, alkolün neredeyse bu denli normalleştiği bu dünyanın kirliliğine, sistemin çarklarına yapılan göndermeler yerinde geldi bana.


Kitap boyunca “İki hafta Sonra…, Bir ay önce…” gibi başlıklar karakterlerin yaşadığı zamanlar konusunda kafa karıştırmakta. Bir de geleceğe dair verilen bilgiler okuma motivasyonunu düşürmekte. Örneğin; Özge’nin arkadaşı  Ayşegül’ün Anneannesi ve dedesinin öldürüleceği Fi’de yer alırken, ölüm olayı Pi’de gerçekleşmekte. Yazarın yaptığı bu tarz gelecek zaman göndermelerini gereksiz buldum doğrusu.

Bir de karakterler ile ilgili bilgi verilirken cümleler arasında çelişkiler bulunmakta. Örneğin; Can’ın iki yıl öncesinden tanıdığında on sekiz yaşında olduğunu söylediği Arzum’un yemek masasında ekonomi Master’i yaptığını söylemesi gibi…

Kitabın dilinden bahsederek tamamlamak istiyorum yorumumu; kitap konuşma diline yakın bir dille yazılmış. Bazı karakterlerin meslekleri gereği kullandığı kimi terimler dışında anlaşılır bir dil kullanmış yazar. Kitapta bazı monologlar da bulunmakta. Bunlar içinde en beğendiğim konuşmalar Deniz’in öğrencilerine hitap ettikleri oldu. 

ŞİMDİLİK BU KADAR...

Serini ikinci kitabı  "Çİ" ile çok yakında görüşmek üzere...

SEVGİLER...

24 Mayıs 2015 Pazar

STEFAN ZWEIG - SATRANÇ

MERHABALAR,

Güzel bir kitapla ses vermek istedim bloguma... Eskisi kadar okuyamıyorum, zihnimi toplayıp yazamıyorum nedense. 


ARKA KAPAK

“… Satranç daima kendini geliştiren ama kısır, hiçbir sonuca varmayan bir düşünüş tarzı, hiçbir şey hesap etmeyen bir matematik, eserleri olmayan sanat, materyalden mahrum bir mimari ve buna rağmen varlığının tüm kitaplardan ve eserlerden daha kalıcı olduğu ispatlanmış, bütün milletle ve zamanlara ait, hangi Tanrı’nın can sıkıntısı gidermek, duyuları keskinleştirmek, aklı zorlamak amacıyla yeryüzüne gönderdiğini hiç kimsenin bilmediği tek oyun değil mi?”


Stefan Zweig, Satranç’ta Newyork’tan Buenos Aires’e giden bir yolcu gemisinde dünyasatranç şampiyonu Mirko Czentovic ile Nazi döneminde esir düşen Avusturyalı Dr.B’nin şampiyona maçı için bir araya gelmelerini konu alır. Esir kaldığı süre boyunca tesaüfen ele geçirdiği bir kitapla satranç sanatının tüm inceliklerine hâkim olan Dr.B’nin oyun süresince uyguladığı stratejiler umduğu gibi gitmez.

Kitaplarında psikolojik çıkmazları etkili bir şekilde işleyen Zweig, Satranç kitabında Dr.B karakteriyle deliliğini sınırlarında gezinmekte olan insan psikolojisini tüm ayrıntılarıyla ele almaktadır. Hapsedildiği hücresinde tüm sınırlamalara karşı üstün bir direnç gösteren Dr.B, insanın en mutsuz anlarında bile bir şekilde hayata tutunmak için nasıl bir savunma mekanizması geliştrdiğinin canlı örneği olarak karşımıza çıkar. Satranç, ruhsal gelgitlerin yanı sıra dönemin bir karşılaştırmasını da yapar; Mirko Czentovic ile Dr.B değişim içindeki bir toplumda bulunan iki zıt karakteri temsil eder.

1942 yılında intiharından birkaç ay önce tamamladığı son kitap olan Satranç, Zweig’ın dünya edebiyatına armağan ettiği, etkileyici, bir solukta okunan kısa ama müthiş bir öykü…



ÖZET

New York’tan Buenos’e giden bir yolcu vapurunda geçer uzun hikayemiz. Gemideki yolcular arasında bulunan bir milyoner, dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic’e, ücret karşılığı bir parti satranç oynamayı önerir. İlk karşılaşmayı aslında iki lafı bile bir araya getiremeyen ancak satranca özel bir yeteneği olan  Mirko Czentovic kazanır. Ardından kaybedilmek üzere olan rövanşa Dr B. adında bir başka yolcu müdahale eder ve sonuç beraberlik olur. Bundan sonra Czentovic ile Dr.B karşılaşacaklardır. 


Bu kısımda Dr. B, Satranç ile nasıl tanıştığını, anlatmaya koyulur. II. Dünya Savaşı devam ederken Dr. B, Alman Gizli Servisi Gestapo tarafından Schuschnigg’in istifasını ilan ettiği günün akşamı ve Hitler’in Viyana’ya girmesinden bir gün önce SS askerleri tarafından tutuklanır. Dr.B, Viyanalı bir avukatın oğludur. Hitler’in Viyana’yı işgali sırasında elinde bulunan gizli evraklar nedeniyle tutuklanır ve uzunca bir süre sorgulanır. 

Gestapo, Avusturya’nın çok şey bildiklerini düşündüğü  ‘seçkin’ insanlarını Nazi Kampları’nda değil Gestapo’nun merkezi olan Hotel Metropole’in tek tip düzenlenmiş odalarında tutulmaktadırlar. İnsani gibi görünen bu izalasyon yöntemi tutuklulara “hiçlik” yaşatmak içindir. Bu tutukluların birbirleri hatta askerlerle bile ile konuşmaları yasaktır. 


 “Elimden her şey alınmıştı, zamanı bilmeyeyim diye saat, bir şey yazmayayım diye kurşunkalem, bileklerimi kesmeyeyim diye bıçak alınmıştı…”


Dr.B, Sorgusunu beklediği 27 Temmuz günü bir askerin kaputunun cebinden çaldığı kitap onun en yakın arkadaşı olur. Bu satranç taktiklerini içeren bir kitaptır. Kitapla beraber Dr.’nin hayatı değişir ve satranç onda bir tutku haline gelir. Satranç tahtası ve taşları olmayan odasında önce ekmek içinden yaptığı satranç taşlarıyla sonra da tümüyle belleğinde oynayarak kurumsal bir satranç ustası olur. Ancak bu tutkusu çok geçmeden sinir krizlerine dönüşen takıntı haline gelir. 


KİTAPTAN NOTLAR

Satranç, benim okuduğum ikinci Zweig kitabı. Daha önce Merhamet ya da Acımak isimleri ile çevrilmiş kitabını okumuştum. Ardından ikinci tercihimi Satranç’tan yana kullandım. Yazarın seçtiği konular çok farklı olmasa da, yazarın işleyiş tarzı, ruh çözümlemeleri, karakter tahlilleri son derece başarılı ve güzel. Kısa sürdüğüne üzüldüğüm kitaplardan oldu doğrusu.


Satranç (Orijinal adı: Schachnovelle), Stefan Zweıg'in Brezilya'daki sürgünde yazdığı ve en tanınmış eserlerindendir.(Wikipedia) Novelle, türünde yazılan eser sayfa sayısının azlığına rağmen beni etkileme bakımından ciltlerce yazılan romanlar kadar etkili oldu doğrusu.

Yazarın gerçek hayat öyküsü ile bağdaşan bir konuya sahip olması da beni ayrıca etkileyen unsurlardan oldu. Dr.B ne kadar Zweıg diye düşünmeden de edemedim doğrusu.

Kitap ile ilgili eleştirilerimden biri yayınevi ile ilgili. Arka kapak fazlaca ayrıntıya yer vermekte. Neredeyse kitabın özeti kıvamında hazırlanmış. Biraz daha gizemli olabilirdi diye düşünüyorum.  


YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...