1 Nisan 2018 Pazar

PATRİCK SÜSKİND – KOKU

 MERHABALAR;

Kitabı okumadan çok uzun zaman önce filmi izlemiş, çok da etkilenmiştim. Sonra filmin kitabının varlığını unuttum ta ki, okula kitap satmak için gelen kitap tezgâhında görünceye dek... Hemen alıp okuyayım istedim. 


ARKA KAPAK

Alman edebiyatının şimdiden efsaneleşmiş münzevisi Patrick Süskind, koku romanıyla artık klasikler arasında…
XVIII. yüzyıl,  Fransa. Kitabın kahramanı Jean-Baptiste Grenouille, tüm insancıl duygulardan yoksun, yalnızca kokulara karşı görülmedik ölçüde duyarlı, istediği kokuları üretebilmek için cinayet işlemekten çekinmeyen biridir. Herkesin, her şeyin kokusunu alma, dilediği tüm kokuları üretme konusunda gerçek bir dahi olan bu genç adamın, kendi kokusunun olmadığını, bu nedenle insanların kendisinde koku alamadıklarını anladığı gün dünyası başına yıkılır. Tek çıkar yol, başkalarına varlığını hatırlatacak kokular sürmektir. 


Toplum içinde bir birey olarak var olamamış; ama kendi benliği dışında her istediğini yaratabilmiş, bir dahiyi sergileyen bu görkemli alegorinin olağanüstü akıcılıkla erişilen son bölümü, benzeri herhalde Kafka'nın eserinde görülebilecek bir insanlık tragedyasının anlatısıdır.



ÖZET
“Onsekizinci yüzyılda Fransa’da, dahi ve iğrenç kişiler yönünden hiç de yoksul olmayan bu dönemin en dahi ve en iğrenç kişilerinden birisi sayılması gereken bir adam yaşadı. Burada onun hikayesi anlatılacak. Adı; Jean Baptiste Grenouille.” (Sayfa 9)
Kitabımız günümüzde dünyanın parfüm başkenti olarak da kabul edilen Paris’te geçmektedir. Tabi ki o dönemde Paris kötü kokuların hükmü altındadır.  Ve Paris’in en kötü kokan yeri Rue Aux Fers’deki semt pazarıdır.

Krallığın en kötü kokan yerinde 17 Temmuz 1738 günü Rue Aux Fers’de bir balıkçı tezgahında balıkları temizlemekte olan yirmilerindeki kadının sancısı tutar. Ve oracıkta ölen diğer beşi gibi altıncı çocuğunu dünyaya getirir. Öncekileri ya ölü ya da yarı ölü doğmuştur. Kadın yeni doğan bebeği elindeki bıçakla kendinden ayırıp, çöp yığının üzerine bıraktıktan sonra bayılır. Polis gelir. Bebeğin ağlaması üzerine bebek çöpten çıkarılır. Polis tarafından sorgulanan kadın; bebeği önceki beş bebeğini de benzer şekilde ölüme terk ettiğini itiraf edince idam cezasına çarptırılır. Bebek de manastır tarafından sütanneye verilir.


"On sekizinci yüzyılda Fransa’da, dâhi ve iğrenç kişiler yönünden hiç de yoksul olmayan bu dönemin en dâhi ve en iğrenç kişilerinden biri sayılması gereken bir adam yaşadı. Burada onun hikâyesi anlatılacak. Adı Jean- Baptiste Grenouille; eğer bu ad, de Sade,Saint-Just, Fouché, Bonaparte vb. mendebur dâhi adlarının tersine bugün unutulmuşsa, bu kesinlikle Grenouille’un, kendini beğenmişlik, insan saymazlık, ahlaksızlık, kısacası allahsızlık bakımından bu ünlü ve karanlık adamlarla boy ölçüşemeyeceğinden değil, dehası ve tek hırsı, tarihte iz bırakmamış bir alanla kısıtlı kaldığı içindir: o, varla yok arası kokular dünyası." (Sayfa 9 )
Çok geçmeden Grenouille sütanne Jeanne Bussie tarafından, Saint Merri Manastırına getirilir. Kadın çocuktan kurtulmak istemektedir. Grenouille diğer bebeklerden farklıdır, normal bir bebek gibi kokmamaktadır. Daha doğrusu hiç kokmamaktadır. Sütanne çocuğun içinde şeytan olduğunu söyleyerek bebeği Papaz Terrier’ye bırakır. Bebeğin kokmadığını anlayan ve sütannenin söylediklerine inanmaya başlayan Peder de çocuktan çarçabuk kurtulmak ister. Papaz Terrier çocuğu Madam Galliard adında bir sütanneye verir ve geri gelmemesini garantilemek için bir yıllık ücreti de peşin öder.

“Tabii gerçi o gün, önünde açık olan ikinci şıkkı seçip susabilir ve doğumla ölüm arasındaki yolu, hayat üzerinden dolaşmadan geçebilirdi, hem böylece gerek dünyayı gerek kendini bir sürü uğursuzluktan korumuş olurdu.” (Sayfa 27)
“Yaşamaya sırf inat, sırf kötülük olsun diye karar vermişti.” (Sayfa 28)


Grenouille artık Madam Galliard’ın evinde büyümektedir. Grenouille ne madam ne de orada kalan diğer çocuklar tarafından pek sevilmez. Hatta çevresindenki herkes ona karşı çekinmeyle karışık bir nefret bile hisseder. Öte yandan  Grenouille de tüm insani duygulardan yoksundur.  Kokusu olmayan bu ilginç çocuğun en önemli özelliği çok iyi koku almasıdır. 



Grenouille genç bir çocuk olduğunda Madam tarafından bir dericinin yanına çırak olarak verilir. Çok zeki bir çocuk değildir ama çok çalışkandır. En zor işleri bile çok rahat yapabilmektedir. Onu derici çırağı olarak en değerli yapan da hastalıklara karşı direncidir. Çünkü çalıştırıldıkları ağır koşullar nedeni ile derici çırakları kolayca hasta olmak da hatta ölmektedirler.

“İkinci kural der ki: Parfüm zaman içinde yaşar; gençliği,olgunluğu,yaşlılığı vardır.Ve ancak hayatının üç çağında da aynı hoş biçimde koku veriyorsa başarılı olmuş denebilir.”  (Sayfa 70)
1 Eylül 1753’de kralın tahta çıkması şerefine kutlamalar yapılırken; ırmağın sağ kıyısında oturan Grenouille bir koku duyar ve kokuyu takibe başlar. Paris sokaklarında burnunun rehberliğinde dolaşır. Daha önce hiç böyle bir koku duymamıştır. Kokunun sahibi, kızıl saçlı güzel bir genç kızdır. Bir süre sonra kıza ulaştığında panik içinde kızı boğar. Grenouille burada kızın her yerini koklayarak güzelliğin ve ölümün kokusunu içine sindirir.Her ne kadar ölen kız bulunsa da katili hiç bulunamaz.

Bir gün patronu Bay Grimal tarafından, işlenmiş derileri teslim etmek için Guiseppe Baldini’nin parfüm dükkânına gönderilir. Burada kokular konusundaki marifetini gösterir. Parfümcü tarafından işe alınmak ister. Baldini iyi bir para karşılığında Grenouille’yi dericiden alır. Parfümcü şehrin en iyi parfümcüleri arasındadır. Ancak eski popülaritesini yitirmiş, işleri de bozulmaya başlamıştır.  Artık iyi kokular üretemediği için iflas etmek üzerededir. Rakibi Pelissier yeni parfümü ile gözde durumundadır. Çok geçmeden Baldini; Grenoille sayesinde, eski şaşalı günlerine döner çok para kazanır. 

“Çünkü insanlar büyüğe karşı, korkunca, güzele karşı gözlerini yumabiliyor, ezgilere ya da gönül çelici sözlere kulaklarını tıkayabiliyorlardı. Ama kokudan kaçamıyorlardı. Çünkü koku, soluğun kardeşiydi. Onunla birlikte insanların içine giriyordu, yaşamak istiyorlarsa karşı duramıyorlardı. Hem de tam orta yerlerine gidiyordu koku, doğrudan kalplerine ve orada akla karayı ayırır gibi ayırıyordu ilgiyle aşağılamayı, iğrentiyle zevki, aşkla nefreti. Kokulara egemen olan, insanın kalbine egemen olurdu.” (Sayfa 165 - 166)

Bu arada Grenouille’yi iyi bir para karşılığında parfümcüye veren derici, Bay Grimal bu karlı alışverişi bir yerde içki içerek kutlar. Fakat sarhoş olmuştur ve evine gitmek isterken nehire düşer ve boğulur. 
Ancak Grenouille’nin artık bir hedefi vardır. Her şeyin kokusunu esir edebilmek. Baldini’den damıtma tekniğinin inceliklerini öğrenir. Baldini'den bunu ona öğretmesini ister. Güllerden imbiklerle koku üretimini gören Jean her şeyin kokusunu bu sayede çıkarabileceğini düşünür. Ama canlıların kokusunu esir etmek çiçeklerin kokusunu esir etmek gibi kolay değildir. İmbikte kaynatıp damıtmayı denediği cam ve kedinin kokusunu alamaz. 

Baldini'nin yanında onun teknikleri ile bu kokuları elde edemeyeceğini anlayan Jean ondan Grasse'e doğru yola çıkar. Grenouille’nin ayrıldığı gün Baldini elim bir kazada karısı ile birlikte ölür.
DEVAMI KİTABIMIZDA....  

 “Dirençli bir bakteri kadar inatçı, sessizce bir ağaçta bekleyip yıllarca önce ele geçirdiği küçücük bir damla kanla geçinen kene kadar kanaatkardı.” (Sayfa 27 )

 KİTAPTAN NOTLAR
Kitabı okumadan önce filmini izlemiştim. Filmde anlatılan kafamda soru işareti olarak kalmış olan pek çok ayrıntı kitap sayesinde aydınlanmış oldu. Karakteri daha iyi çözümlemiş oldum. Tabi ki anladım derken karaktere olan olumsuz duygularım azalamadı. Karakteri acıma ile iğrenme arasında bir yerlerde konumlandı. Bu denli duygusuz “koku” duyusunun esiri bir adamı sevmek de pek mümkün değil maalesef.

Kitabın ana karakteri belki de edebiyat tarihinin en ilginç, en duygusuz katillerinden biri. Görüntü ve karakter olarak da bir o kadar ilginç. 

Kitap boyunca Grenouille’in her ne kadar habis bir antikahraman olsa da hayatına giren herkesin onu maddi ve manevi kullandığına ve ona bunun karşılığında sevgi bile vermediklerine şahit oluyoruz. Her kes ona başta annesi olmak üzere kötü ve acımasız davranıyor. Bununla birlikte Grenouille’nin  ilişkisinin bittiği insanların bir şekilde öldüğünü görüyoruz. Annesi doğumdan sonra asılır. Süt annesi sefalat içinde ölür, yanında çalıştığı derici boğularak ölür, Daha sonra Baldini’den koku yapımı ile ilgili bütün bilgileri ve kalfalık belgesini de alıp yola çıktıktan sonra Baldini’nin evi yıkılır. Hatta Duruot da suçlarının üstüne kaldığı kişi olarak idam edilerek öldürülür. Yani kimin hayatına girerse; lanetini de beraberinde götürür.

Romanda karakter dışında özellikle kokular ile ilgili betimlemelerde yazarın başarısını kabul etmemek mümkün değil. Paris’in kötü kokusundan çiçek kokularına, suyun hatta taşların kokuları bile çok iyi betimlenmiş. Her ne kadar elde ediliş biçimi genç kızların ölümü olsa da son ürettiği kokuyu merak ettim doğrusu.

Bir de aklıma gelmişken eklemeden geçmeyeyim. Jean Baptiste Grenouille annesinin altıncı doğumu, ve süt anneleri onu şeytana benzetiyor. Yazar bu sayıyı acaba hissettirmek istediği düşüncenin altını çizmek için özellikle mi seçmiştir.

Okumaktan keyif aldığım ve tarzını beğendiğim bir yazar ile daha tanışmış oldum kitap ile birlikte.

Yorumumu Jean-Baptiste Grenouille'yi çok iyi tanımlaya bir alıntı ile tamamlamak istiyorum. 

“...yaşamın kendisine hep sürüp giden bir kışlamadan başka bir şey vermediği, ağaçtaki o kene gibi. Dış dünyaya olabilecek en küçük yüzeyi göstermek için kurşuni gövdesini küre biçimine sokan, dışarıya bir şey sızdırmamak, kendinden bir damla ter bile yitirmemek için derisini düm- düz, kaskatı yapan küçük, çirkin kene. Kimse görmesin de ezmesin diye özellikle küçülen, gösterişsizleşen kene. Kendi içine toplaşıp ağacına çöreklenmiş, kör, sağır, dilsiz, yalnız havayı koklayan, yıllarca, fersah fersah öteden geçen, kendi gücüyle hiçbir zaman erişemeyeceği hayvanların kan kokusunu alan, yalnız bir kene. Kendini bırakıp düşebilirdi de. Ormanın örtüsüne düşüp minicik altı bacağıyla birkaç milimetre şu yana bu yana sürünüp yaprakların altında ölmeye yatabilirdi; yazık olmazdı keneye, Allah için olmazdı. Ama inatçı, dik kafalı, iğrenç kene, yapışır ağaca, yaşar ve bekler. Bekler ki, o en olmayacak rastlantı, kanı bir hayvan biçi- minde doğruca ağacın altına sürüsün. İşte ancak o zaman bırakır çekingenliğini, düşer, geçirir tırnaklarını, ısırır, burgu gibi dalar yabancı ete...
Böyle bir keneydi işte Grenouille çocuk. Içine kapanmış yaşıyor,daha iyi zamanları bekliyordu. Dünyaya dışkısından başka bir şey verdiği yoktu; ne bir gülümseme, ne bir bağırış, ne bir göz ışıldaması, ne de kendi kokusu” (Sayfa 28)

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE SEVGİLER...

27 Şubat 2018 Salı

TURGUT ÖZAKMAN - ROMANTİKA

MERHABALAR,

Uzun zamandır pek çok yerde karşıma çıkan, ancak okumaya yeni fırsat bulduğum bir kitabı paylaşmak istiyorum sizlerle... Bloga bu yazıyı hazırlarken; Korkma İnsancık Korkma'ya blogda yer vermediğimi üzülerek fark ettim. Düşününce okuduğum ve yayınlamaya, yazmaya fırsat bulamadığım bir bu kadar daha kitap olduğunu düşününce kendimi kötü hissediyorum. Keşke daha fazla vaktim olsaydı diye de hayıflanıyorum. Gelelim kitabımıza... 


ARKA KAPAK
'Romantika', Turgut Özakman'ın 'Korkma İnsancık Korkma'dan sonra, ikinci romanı.
Yine şaşırtıcı bir aşkın öyküsü. Bir aşk güzellemesi. 1960-1987 dönemine özgü çalkantılar. Sürprizler, oyunlar, dönüşümlerle dolu, gizemli bir ilişkinin gizli tarihi. Kuşaklar arası çatışmalar. Renkli, ilginç, şaşırtıcı karakterler. Kıvrak, akıcı, neşeli bir dil, yalın bir üslup.
Çok açılı bir anlatım tekniği, usta işi bir kurgu.
Konusu, kişileri, tekniği, kurgusu ile farklı bir roman.
...
Aşk keyifli bir işemedir! Metabolizma hastalığıdır! Afyondur! Köleliktir! Yanılsamadır!, Doğanın aldatmacasıdır! Aşk havuzunda kazlar yüzer. Yaşasın seks!"
...
"Kendinden başkasını sevmeyen, bedenini kutsayan, kafası yerine bilmemnesi ile düşünen birinin aşkı anlamasını, övmesini beklemenin, bir kurbağadan arya söylemesini istemek kadar gülünç olduğunu bilirim."
...
"Sevene yılan bile dokunmaz. Bu büyük ve önemli sözü daha duymamış olabilirsin. Çünkü az önce uydurdum. Ama bir gün kalbi olan herkesin, bu sözü benimseyeceğine inanıyorum."
...
"Olayları özel bir yöntemle not ettim. Aklını çalıştırırsan kolayca çözebilirsin."
2 2m6728 1962 x6r86m56
"Her şey şu basit, çocukça, sefil işaretlerin içindeydi ve çözemiyorduk. Hani kolaydı baba?"
...
"Bir gün 'aşk ihtilaldir' demiştiniz. Bu sözün anlamını şimdi anlıyorum. Aşk gelince, gerçekten yeni bir dünya kuruluyormuş. İçimde, varlığından haberli bile olmadığım yeni duygular keşfediyorum. Eskiden göl balığıydım. Şimdi akıntıya karşı yüzen bir sazanım."
... 
bin yıllık özlemle sarılmak istiyorum
rüyalarını bile kucaklamak için.
T3rq3twz6  m6.46. 8=,q2I=rI=


ÖZET

Bir sabah Şirin yalnız başına yaşadığı evinde uzun uzun çalan telefon ile uyanır. Saat henüz sekiz bile değildir. Arayan uzun zamandır babasının kitapevinde çalışan Asım Efendi’dir. Asım Efendi babasının kalp krizi geçirdiğini annesinin Şirin’i çağırdığını söyler. Şirin babasına çok düşkündür. Fakat her fırsatta kendini aristokrat sayıp, babasını küçümseyen annesi ve annesinin kopyası ablası ile zorunda kalmadıkça görüşmez. Şirin çok geçmeden soluğu hastanede alır. Babası yoğun bakımdadır. Şirin duruma çok üzülür. Gazeteden izin alır ve ailesinin evinde kalır. Bu esnada babasının hem çalışma hem de yatak odası olarak kullandığı odayı kullanır. Odada kaldığı süreçte geçmişe yolculuk yapar.

Son derece sakin bir yapıya sahip olan Doğan Bey geçmişte üniversitede doçenttir. Ancak 1960 hareketi esnasında görevden alınan meslektaşlarına yapılan haksızlığa göz yummaz. İstifa eder. İstifa ettikten sonra bir kırtasiye dükkanı açar. Şirin’in annesi kendileri gibi soylu bir aileden gelmediği için eşini sürekli küçümser. Doçentlikten esnaflığa geçişinde Doğan Bey’in daha çok üzerine gelirler. Annesi, ablası ve teyzesi babasına cephe almıştır. Zaman zaman mesleğini özlese de gösteriş meraklısı, burnu havada eşinin aşağılamalarına uğramamak inadıyla işine dört elle sarılır. Aile içinde yalnız kalan içine kapanan Doğan Bey; uduna, rakısına sığınır. 


Çok geçmeden Doğan Bey; işinde başarı kazanır. Zaman zaman iş hayatında tökezlese de yeniden toparlanmayı başarır. İlk olarak bir araba almış ve ardından da büyük, gösterişli bir kitapevi açmıştır. Her tökezlemesinde sıkıntılı günler yaşasa da yeniden ayağa kalkacak enerjiyi bulur. Şirin babasının bu durumuna ve annesine karşı aldı aldırmaz tavra şaşırır.
Bu sırada evin asi kızı Şirin büyümüş, üniversiteye başlamıştır. Sırf annesine inat belki de özgür olmak adına annesinin “kirli kazak” adını taktığı bir genç ile evlenir. Ancak çok geçmeden boşanır. Boşanınca da ailesinin evine dönmez, yalnız yaşamaya başlar. 
1971 darbesinde Şirin'in babası ise gözaltına alınır. Yayınevinde yayınladığı kitaplardan bazıları toplatılır. Yirmi gün gözaltında kalır. Eve iyice süzülmüş ve hırpalanmış olarak döner. Şirin, babasını mutlu olması için ara sıra arkadaşlarını çağırır, birkaç kadeh içki içerler, sohbet eder ve bazen de ud çalıp eğlenirler. Çok geçmeden babası yine toparlanır. Şirin annesi ve ablasının tavrına karşılık arkadaşı Sanem ile babasının arasını yapmaya çalıştıysa da; Doğan Bey kibarca reddeder.




Şirin’in evinde baş başa içtikleri bir akşam Şirin babasına annesinin ve ablasının tavrına nasıl katlandığını ve olaylara nasıl kayıtsız kalabildiğini sorar. Babası, buna karşılık eski ve gizli aşkı olan Arzu'dan üstü kapalı bir şekilde bahseder.

“Bak kızım yıllar önce, olağanüstü bir varlık benimle ilişki kurdu. O günden beri, kısa aralar dışında her gün ses olarak beliriyor. Zaman zaman da çeşitli kimlikler altında somutlaşıyor, bana güç ve yaşama sevinci veriyor. Bütün olumsuzlukların izini silip süpüren, beni her yıkılışımda dirilten işte bu mucize.”


Şirin babasının söylediklerine anlam veremez ve babasının hayal dünyasının ürünü sanır. Doğan bey; bir gün o öldüğünde kızına her şeyi öğreneceğini kütüphanesinde her şeyi not ettiği bir defteri olduğunu söyler. Babası hastanedeyken Şirin babasının defterini bulur. 

Ancak defter bir şifreleme sistemi ile yazılmıştır. Şirin arkadaşları Sanem ve yaprak ile defteri çözmeye çalışsalar da ilk başta çözemezler. Ancak Sanem’in yardımı ile çözerler. Şirin defterde yazanları sadece Sanem ile paylaşmak ister. Şirin adeta zamanda yolculuk yaparak babasının hayatını okumaya başlar. Büyülü bir aşk çıkar karşısına…


“Aşk doğal afete benzer kızım”… “İstemekle gerçekleşmez ki. Kendiliğinden gelir.” (Sayfa, 18)

“Biz hiç olmazsa sevişmeyi biliyorduk, 70'liler savaşmayı, 80'liler bi tuhaf. Galiba ne sevişmeyi biliyorlar, ne savaşmayı. Bakalım 90'lılar nasıl olacak?” (Sayfa, 63)

“Anlaşılan, bebeğin annenin kanını ve sütünü merek büyümesi gibi, gelecek de ancak geçmişi yiyerek var oluyor.”(Sayfa, 104)


KİTAPTAN NOTLAR

Kitap okuduğum Şu Çılgın Türkler ve Korkma İnsancık Korkma’dan sonra üçüncü Turgut Özakman Kitabı. Kitap 163 sayfadan oluşan bir çırpıda okunan akıcı bir kitap oldu benim için. Konusu itibari ile her ne kadar Doğan Bey’in geçmişte öğrencisi olan Arzu ile yasak aşkını anlatsa da yazarın naif anlatımı ve kullandığı kelimeler itibari ile bu aşkı yadırgamak bir tarafa ikilinin aşkına, sabrına hayran kalıyorsunuz. Bu güzel aşka Ankara güzel bir fon oluşturmuş. Doğrusu mekanlara gidip görmeyi çok isterdim. Özellikle; Gül Bahçesi'ni.

Doğan bey’in aile içinde aşağılanması, hasta olması ve Şirin’e bir defter bırakması bana Kürk Mantolu Madonna’daki Raif Efendi karakterini hatırlattı. Raif Efendi de ölmeden önce bir defter bırakarak Maria Pruder’i anlatmıştı. İki karakteri birbirine çok benzettim. Yazar da esinlenmiş midir acaba?

Kitapta kullanılan şifreleme sistemi kurguya güzel bir ayrıntı ve farklılık katmış. İleride kullanmak için sistemi not etmeyi düşünüyorum.

Kitap içerisinden bahsi geçen tablolara kitabın sonunda yer verilmesi kitap içerisindeki güzel ayrıntılardan. Kitabı elimden bırakıp, tablolar ile ilgili araştırma yapmak benim adıma kitapta kopukluklara neden olabilirdi. Yazar Korkma İnsancık Korkma’da da kitabın arkasına bir sözlük oluşturup, bilgilendirme yapmıştı. Zannediyorum yazarın akademisyen karakterinden gelen bir ayrıntıcılık söz konusu burada.

Kitapta beğendiğim diğer ayrıntı da yazarın “Mutlu Son” ile bitirmesi oldu. Doğan Bey hasta olunca kitabın sonunda beklenen bir son olur diye düşünmüştüm. Sonuç olarak kitabı çok beğendim ve tavsiye ediyorum.

Kitapta beğenmediğim tek ayrıntı kitap kapağı oldu. Daha önce Gustave Klimt’in tablosu kullanılan Korkma İnsancık Korkma’dan sonra kapak bana basit ve vasat geldi. En kısa zamanda Korkma İnsancık Korkma’yı tekrar okuyarak blogumda yer vereceğim. 


Yorumumu kitapta yer alan şiirle bitirmek istiyorum... 

Romantika’da aşk bazen şiire dökülüyor:

“dudakları daha kırmızıydı bugün

gözleri daha büyüktü
bir sunak kandili gibi yanıyordu yüzü
heyecandan
boynu
mercan bir gerdanlığı süslüyordu
ne güzelsin
diye fısıldadım
hayran hayran”

Kimi zaman ete kemiğe bürünüp tensel bir aşkın şiiri oluyor:
“göğüslerin iki bereketli

ve çiçekli meyve
dimdik ve kıvrak”

Kimi zaman da kavuşmayı müjdeliyor:
“yaz ortasında

buluştuk yeniden
içki içtik
konuşa konuşa
ve
nar yedik
birbirimizin avucundan”


26 Şubat 2018 Pazartesi

UZUN BİR ARADAN SONRA MİMLENDİM...

MERHABALAR;

PASTELDEN blogu sahibesi beni geçtğimiz haftalarda mimlemiştim. Ancak kendisinden af dileyerek yanıtlayabiliyorum. 


1. Sinemada izlediğin ilk film?

Lisede hazırlık okuduğum yıldı. Müthiş bir film ile tanıştım sinemayla. Arkadaşlarla gitmiştik. Ağlaya ağlaya çıkmıştık. Günlerce replikleri tekrar etmiştik.  

"Bir kadının yüreği, sırlarla dolu bir okyanustur." 

Titanik

2. Film en güzel ....'de/da izlenir?

Elbette sinemada izlenr. Ancak bazı filmleri -konusu karışık olanları- evde ve tek başıma izlemeyi tercih ederim.  

3. Film izlerken olmazsa olmazın var mı? Varsa neler?

Evde izlerken çay olabilir. Ancak bir şeyler yemek dikkatimi dağıtır. Battaniye de iyi olur.. 

a. Tek başına mı kalabalık mı?

Konusu karışık filmleri tek başıma izlemek isterim. Ancak Türk filmlerini ve komedi filmlerini kalabalık ile izlemek güzel geliyor. 

b. Mısır mı cips mi?
İkisi de olur. Ama olmasa da aramam. 

c. İki boyutlu mu üç boyutlu mu?

2 boyutlu film seviyorum. 

d. AVM sineması mı sokak sineması mı?

Sokak sineması lise üniversite yıllarımı hatırlatıyor. Bu yüzden daha çok seviyorum ama pek fazla kalmadı. Şu an yaşadığım yerde yok mesela.. Bu yüzden ilk tercih olmasa da AVM sineması


e. Filmden önce filmin fragmanını izlemek mi, yorumlarını okumak mı?

İkisi de seçimimde etkili olur. Bir de yönetmenin daha önceki filmleri de referans olur. 

Keyifli bir mim oldu benim için... Uzun bir ardan sonra MİMlenmek güzel oldu...

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE... 

6 Şubat 2018 Salı

JOSE SARAMAGO – GÖRMEK

MERHABALAR;

Nobel ödüllü Portekizli yazar; Distopik Edebiyatın en önemli temsilcilerinden; Jose Saramago'nun KÖRLÜK'ün ardından okuduğum ikinci kitabı GÖRMEK'i paylaşmak istiyorum sizlerle... 


ARKA KAPAK
Körlük’ün adı bilinmeyen ülkenin adı bilinmeyen kentindeyiz yine. Üstelik yaşanan trajedinin üzerinden çok da geçmemiş, uyandırdığı dehşetin hatırası taze, mağdurları da hâlâ sağken yeni bir felaket, daha doğrusu olağandışı bir hal geliyor kentin başına. Seçim yapılıyor, sandıklar kuruluyor. Ancak beklenmedik bir şey oluyor ve oyların büyük çoğunluğu boş çıkıyor. Hükümet bir komplo şüphesiyle derhal teyakkuza geçerek bu beklenmedik durumu siyasal düzenin çarkları içinde öğütmeye çalışıyor; sonuç alamayınca da çareyi sıkıyönetim ilan ederek kenti terk etmekte buluyor. Fakat beklentinin aksine, düzenin yokluğunda düzensizlik baş göstermeyince, onu çıkarmak da yine siyasal erke düşüyor.
Saramago, hiciv ile alegoriyi derin bir kavrayış ve keskin bir görüyle harmanladığı, o muazzam dil cambazlığıyla devamlı eşeleyerek zihnimizde karıncalanmadık yer bırakmadığı bu unutulmaz eserinde, hamaset denen düşünce fukaralığının ve onun kovuklarında yuvalanan güç saplantısının ipliğini pazara çıkarıyor. Fars hiç bu kadar trajik anlatılmamıştı.


ÖZET
Körlük kitabında yer alan adı bilinmeyen ülkenin başkentindeyiz. Beyaz körlük salgının üzerinden dört yıl geçmiş. Seçim sandıkları ve seçim memurları hazırlanmış, seçmenlerin oy kullanmaya gelmesini beklemekteler. Bardaktan boşalırcasına yağmur yağmaktadır. Öğleden sonra saat dörtte yağmur kesilip, güneş açınca tüm seçmenler anlaşmışcasına sandık başına yığılırlar.
Oy kullanma işlemi bittikten sonra; sandıklar açılıp, oylar sayıldığında görevliler ilginç bir tablo ile karşılaşırlar. Oyların neredeyse %70’i “boş oy” dur.



“Umarım şeytan sizi işitmemiştir, sayın bakan, Şeytan öyle iyi işitir ki yüksek sesle konuşmak gerekmez, O halde tanrı bizi affetsin, Zahmet etme, o doğuştan sağır.” (Sayfa 111)

“Kelleleri düşünmeye fırsat vermeden kesmenin en iyi çözüm olduğu iktidarın değişmez kuralıdır, sonra çok geç olabilir.” (Sayfa 118)

 Hükumet tablo karşısında çaresizdir. Hükumet bu durumun anarşist bir örgütün işi olduğunu düşünür. Demokrasiye olan inancın sarsılması olarak değerlendirilen seçim bir hafta sonra tekrarlandığında sonuç daha vahim bir noktaya ulaşır. İkinci seçimde de %83 “boş oy” çıkar.  Bu defa hükumet halkın olduğu her yere ajanlar koyar. Ajanlar “boş oy” salgınının suçlusu ya da kaynağı ile ilgili bilgi toplayacaklardır. Ajanların topladıkları bilgiler, yapılan soruşturmalar sonuç vermez. Hükumet “boş oy” salgınının kaynağına inemez. 

“… öncelikle geçerli oylar gelir, sonra da boş oylar, sonra da geçersizler, son olarak da çekimserler vardır, bu ikincil kategorilerden biri temel kategorinin önüne geçerse demokrasi tehlike altında demektir, ...”(Sayfa 235 ) 


Hükumet çare olarak;  “boş oy” kullanan lanetli  şehri terk etmekte bulur. Polis, ordu ve devlet idaresi şehri terk ederek şehri kaderine bırakırlar. Böylece şehirde çıkacak kaos ile şehre verdikleri oyun bedeli ödetilecektir. Ancak işler hükumetin öngördüğü gibi olmaz. Devlet yöneticileri bir süre sonra yanıldıklarını anlarlar. Şehirde suç işlenmediği gibi, polise orduya hatta devlete de ihtiyaç yoktur. Çünkü başkent, devlet olmadan da kendi düzenini kurabilmiştir.

“artık tek gözün iki gözden daha iyi gördüğünü biliyorum, çünkü ona yardım edecek bir diğeri olmadığından, bütün işi yapmak zorundadır, Belki de bu yüzden körler ülkesinde tek gözlüler kral olur…(Sayfa 241)

“gözün görmediğini yürek hissetmez, bilmeyen kişi görmeyen kişi gibidir,” (Sayfa 248)

 Bu defa devlete ihtiyacı olmayan şehre, devleti hatırlatmak, ihtiyaç hissettirmek için yine devlet eliyle bir Metro İstasyonu’na bir bomba yerleştirilir. Şehirde halkın nabzını tutmaya çalışan Belediye Başkanı da metronun yakınındadır. Olay mahalline gelir. Küçük bir yara alır. Pek çok insan ölür en az otuz ya da kırk kişi yaralanır.

Yangın kontrol altına alınıp, yaralılar sevk edildikten sonra, cesetleri taşıma işi yapılırken Belediye başkanı evine gelir. İçişleri Bakanını ile telefon görüşmesi yapar onu bilgilendirir. Ancak Bakan tüm bilgilere Belediye Başkanından önce sahiptir. Bakan patlamaya “boş oy” kullananların sebep olduğunu söyler. Belediye Başkanı, Bakan’ı bombayı devlet eliyle patlatmaktan suçlar, görevinden istifa eder.

“…Bombayı kimin koyduğu hakkında bir fikriniz var mı, Bence yeterince açık, boş oy kullanan dostlarınız doğrudan eyleme geçmeye karar verdiler, Sanmıyorum, Siz sansanız da sanmasanız da hakikat bu, Bu mu yoksa olduğu ortaya çıkacak mı, Dilediğiniz gibi anlayın, Sayın bakan, burada olan şey iğrenç bir cinayet, Sanırım haklısınız, genellikle böyle adlandırabilir, Bombayı kim koydu, sayın bakan, Sizin kafanız karışmış, size dinlemenizi tavsiye ederim, gündüz arayın beni, ama sabah ondan önce kesinlikle aramayın, Bombayı kim koydu, sayın bakan, Ne ima ediyorsunuz, Soru ima değildir, ikimizin aynı anda düşündüğü şeyi size söyleseydim ima olurdu, Benim düşüncelerimle bir belediye başkanının düşünceleri arasında örtüşen bir şey olamaz, Bu kez örtüşüyor, Dikkat edin, fazla ileri gidiyorsunuz, Ben ileri gitmiyorum, zaten oradayım, Ne demek istiyorsunuz, Patlamadan doğrudan sorumlu olan kişi ile konuştuğumu söylüyorum, Delirmişsiniz siz, Deli olmayı tercih ederdim, …” (Sayfa 129)

Ardından kömürleşmiş cesetler enkazdan çıkarılırken tüm gazeteler söz birliği etmişcesine patlamaya “boş oy” kullananların düzenlediği saldırının sebep olduğunu yazar. Hükumet tarafından ölenlerin ailelerine ve yaralılara yardım yapılır. 


Otuz dört cenazeden yirmi yedisinin mezarlık yerine metro istasyonunun bitimindeki çiçeklendirilmiş araziye toplu halde gömülmesine karar verilir. Cenaze töreninin olacağı gün şehir sakinleri beyaz şerit taktıkları kollarıyla; beyaz bayrak sessizce ciddiyet içinde yol aldılar ve cenazeleri toprağa verdiler.

“Meçhul askerlerin hak ettikleri onur, borç ve fırsatların iade edilmesi için hayatta kullandıkları adlara ihtiyaç yoktur, …”(Sayfa 137)

Ölülerin hiç birine DNA testi yapılmaz. Çünkü ölülerin her birini herkes kendi ölüsü sayar. Törenden sonra kalabalık dağılmaz. Devlet sarayı istikametinde yol alırlar. Belediye başkanı da yürüyüş yapanlar arasındadır. İnsanlar kapalı saraya sessizce baktıktan sonra dağıldılar. Bu gösteri boş oy kullanmayan azınlığı korkutur. Şehri terk etmeye karar verirler tıpkı devletin şehri gizlice terk etmesi gibi. Ancak bu kitlenin abluka altındaki şehirden çıkmasına izin verilmez. Ya “boş oy vebası” salgınını yayarlarsa...  


Kabine içinde de sorunlar çıkar, Adalet Bakanı istifa eder. Ardından Kültür Bakanı da istifa eder.  Görevleri başbakan devralır. Kabine içinde dört yıl öncesi yaşanan “körlük” salgınından bahsedilir. “Boş oy” kullanma durumu ile bu durumun bağlantılı olduğu üzerinde durulur.

“Masum kimse yoktur, herkes bir suçtan sanık olmasa da bir kabahatten suçludur, hiç şaşmaz bu,” (Sayfa 229)

Başbakana gelen mektup üzerine körlük salgınında kör olmayan tek kişi olan “Doktorun Karısı”nın “Boş Oy” kullanmayla bağlantılı olduğunu iddia eden mektup alırlar. Mektup ilk kör olan adamdan gelmektedir. 

Devamı Kitabımızda...  


KİTAPTAN NOTLAR
Gelelim kitaptan iz bırakan ayrıntılara; aslında söylemek istediğim pek çok şey var bakalım ne kadar ifade edebileceğim. Bazı kitaplar insanda çok duygu ve fikir uyandırsa da ifade etmek zor olabiliyor. 

“GÖRMEK”, “KÖRLÜK” ten sonra okuduğum ikinci Jose Saramago kitabı. Kitap başlangıçta Körlük’ten bağımsız gibi görünse de 172. Sayfada ilk defa “körlük salgınından” bahsederek iki kitap birleştirilmiş oluyor. İlk körün göndermiş olduğu mektup ile hem hükümetin sorumlusunu bulamadığı suça bir suçlu bulunmuş oluyor hem de kitaplar birbirinin devamı halini alıyor.  

Kitap körlük kadar kaotik bir dünyayı anlatmıyor esasında. Daha umutlu bir içerik karşılıyor okuru. Kitabın ilk 150 sayfalık bölümü bolca siyasi konuşma içerdiği için oldukça yavaş ilerledi benim için ta ki tanıdık kahramanlar sahneye çıkana kadar. Kahramanlar çıktıktan sonra kitabı okumak ve tamamlamak daha kolay oldu. Körlük’ün sonunda karakterler ile ilgili görmeye başladıktan sonra ne oldu sorusunun bir bölümü yanıtını bulmaya başladı. Yedi kişilik gruptan Şaşı Çocuk sahneye çıkmadı maalesef. Bu durum aklıma şu soruyu getirdi. İlk kitabın kapağında 7 karakter vardı. Görmek’te ise oy kullanan 6 el var. Acaba şaşı çocuğa oy kullanacak yaşta olmadığı için mi yer verilmedi?

Bir de kitap boyunca Doktorun karısının “körlük” döneminde kendilerine kötülük yapan ya da kendi haline bırakan insanlarla karşılaşmasını bekledim. Hatta kitap boyunca sahneye çıkan siyasetçilerden biri ile doktorun karısının yolu kesişecek mi diye düşünmeden kendimi alamadım. Ama böyle bir yüzleşme olmadı.

Kitabı okuduğumda yaşanan pek çok olay tanıdık geldi bana. Sanırım yazarın amacı da bu; aslında bir şehir üzerinden evrensel olayları ve durumları aktarmak. Gerçekten başarılı bir hiciv olmuş. Okurken keyif aldığım siyaset içeren kitaplardan biri oldu benim için.

Merak ettiğim ayrıntılardan biri de şu; yazar daha önce Körlük’ten aşina olduğumuz biçimde karakterlerine isim vermiyor. Ve onları fiziksel görünümleri, konumları… vb. ile tanımlıyor. Yazar ile yeni tanıştığım için çok iyi bilmiyorum ama acaba bu tanımlamalarda kullanılan özelliklerin seçiminde yazar hangi noktalara önem veriyor. Bunlar her hangi bir olguyu ya da durumu simgeliyorlar mı acaba? 

Bir de Belediye Başkanı ve Komiser gibi karakterler siyasetin kirli oyunları içerisinde umut veren karakterler olsalar da sistemin çarkları tarafından kolayca sindiriliyorlar. Bu karakterlerin azınlık olması da ayrıca dikkat çekici ve gerçeğe yakın elbette.

Yazarın nokta ve virgül dışında; noktalama işareti kullanmaması, diyalogların paragraflar halinde yazılması yani yazarın kendi şahsına münhasır tarzı okuma hızımı yavaşlatsa da; verilen mesaj ve olayların örgü bakımından; “GÖRMEK” benim için daha etkileyici bir okuma oldu. Her ne kadar Komiserin çabaları olsa da yazar kitabı çizdiği distopik dünyaya uygun biçimde bitirmiş. Bu anlamda kurgusunu çok beğendiğim bir yazar ve kitap oldu.

Okumayı ve yazarla tanışmayı isteyen kitap dostlarına şiddetle tavsiye ederim. Yazarın kalemi yorsa da; farklı bakış açıları katıyor elbette.
Her ne kadar Saramago’nun birkaç kitabını daha alsam da bir süre ara verdikten sonra okuyacağım. 

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE… 


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...