11 Haziran 2013 Salı

JEAN CHRİSTOPHE GRANGE - SİYAH KAN

MERHABALAR;

Yine kan donduran cinayetlere ev sahipliği yapan bir Grange romanını paylaşmak üzere sizlerleyim.. Romanın kitaplığımdaki yerini almasının üzerinden bir hayli zaman geçti ve daha önce de okundu. Geçtiğimiz günlerde okumadığım kitapları ayırırken SİYAH KAN'ı bir defa daha okuyayım dedim ve önceliği ona verdim. 


 ARKA KAPAK

"Güneydoğu Asya'da, Yengeç Dönencesi ile Ekvator çizgisi arasında bir yerlerde bir yol vardır. Siyah kanla çizilmiş bir yol. Korkunun ve ölümün hâkim olduğu bir yol.

PARiS.'ilk temas. KUALA LUMPUR. Hayat Yolu. Uçuşan ve Çoğalan. Sonsuzluğun işaretleri. KAMBOÇYA. Bal ve Fresk. TAYLAND. Arınma Odası. Dünyadan soyutlanmış bu mekânda neler olduğunu anlayacaksınız! BANGKOK. Gerçeğin Rengi aynı zamanda Yalanın da Rengi'dir! Ve PARİS. Her şey sona ermedi, yeni başlıyor.

ÇABUK SAKLAN, BABA GELİYOR!"



ÖZET

Bölüm bir katilin ormanın derindiklerinde, bambuların arasında, tüm delikleri kapatılmış havasız bir kulübe de bir kadını öldürme ritüeli ile başlıyor.
Ardından Limier Gazetesi’nin sözde Kuala Lumpur’daki muhabiri Marc Dupeyrat’ın 7 Şubat 2003 tarihli bir yazısı takip ediyor cinayet ritüelini.  

Yazıda Papan’da, Malezya’nın Güneydoğu kıyısında yer alan Johore Sultanlığı’na ait bir köyde; 1977- 1984 yılları arasında serbest dalış ve limitsiz ağırlıkla dalış şampiyonu , eski bir sporcu olan Jacques Reverdi’nin, öldürdüğü kadınla birlikte bir kulübede Malezyalı balıkçılar tarafından bulunuşuna, balıkçılar tarafından linç edilmekten son anda kurtuluşuna ve cinayet sonrasında Reverdi’nin travma sonrası yaşadığı şoktan dolayı İpoh Akıl Hastanesi’nde bulunduğuna yer verilmektedir.  

 Ayrıca Reverdi’nin daha önce de Kamboçya’da Linda Kreutz isimli alman bir genç turisti öldürmekten tutuklanmasına ancak delil yetersizliğinden serbest bırakılmasına da yer verilmiştir.
Bu kısımdan sonra olayla Marc Dupeyrat merkezli anlatılmaya başlanır. Marc Dupeyrat’ın piyano çaldığı günlerden, arkadaşı d’Amico’nun ölümüyle girdiği komadan, aynı komayı yine sevgilisi Sophie öldürüldüğünde yaşadığından, paparazzilik yapmaktan Lady Diana’nın ölümünden sonra vazgeçip, cinayet davalarının ve katillerin psikolojilerinin peşine düşmesinden uzun uzadıya bahsedilmektedir.

Marc; elbette Reverdi’nin hikayesine de kayıtsız kalamaz. Onunla ilgili araştırmalar yapıp; makaleler yazmak ister. İlk araştırmasında Marc; Reverdi’nin çocukluğu ile ilgili bilgilere ulaşır.

Reverdi 1954'te Val-d'oise'ın taşrasında Epinay-sur-Seine'de doğmuştur. Sosyal yardım kuruluşunda çalışan annesinin tek çocuğudur. Babası ile hiç tanışmamıştır. Annesi Monique Reverdi 1968’de intihar etmiştir. Bundan sonra Sosyal Hizmetlerin korumasında hayatını devam ettiren Reverdi’nin dalış yeteneği ve zekası da annesinin ölümünden sonra keşfedilmiştir.



Bir çok gazeteci ve araştırmacı görüşmek için katilin peşine düşse de; Reverdi İpoh’dan sonra nakledildiği cezaevinde hiçbir görüşme talebini kabul etmez. Marc’ın aklına farklı bir fikir gelir. Reverdi’nin kurbanlarının hepsinin kadın olmasından yola çıkarak; bir kadın ismi ile Reverdi’yle iletişim kurmaya karar verir.

Elizabeth Bremen, adıyla katile bir mektup yollar, Nanterre Fakültesi’nde Psikoloji mastırı yaptığını ve tez konusu için de Reverdi ve cinayetleri ilgili araştırma yaptığını söyleyerek bilgi ister. Başlangıçta Reverdi; Elizabeth ile pek ilgilenmese de ardından aralarında önce mektupla, ardından e-posta yoluyla yazışmalar devam eder.

Katil Elisabeth’in bir fotoğrafını istediğinde Marc paparazzilik günlerinde birlikte çalıştığı fotoğrafçı Vincent’in stüdyosundan fotoğraf çalar. Fotoğraf, yıldızı yeni parlamakta olan bir manken olan Hatica’ya aittir.

Ardından katilin verdiği şifreli ipuçları yardımıyla Marc sırayla tüm cinayetlere ve katilin cinayet ritüelinin, cinayet itkisinin kaynağına ve nedenlerine ulaşmak için Malezya’dan başlayan bir yolculuğa çıkar. 



KİTAPTAN NOTLAR:

Romanın ilk sayfalarını okuduğumda öncelikle biraz şaşırdım. Grange’nin genel tarzından farklı olarak katil ve cinayet ritüeli romanın başında verilmekteydi. Katilin bulunma aşamasındaki takipten mahrum kalacağımı düşündüm ilkin. Ama elbette öyle olmadı. Grange yine kendini yakışır bir biçimde maceranın içine sürükledi beni. 

Yazar; cinayet ritüeli ve Marc’ın gazete yazısından sonra; Marc’ın hayatını uzun uzadıya anlattığı bölümde Marc ile ilgili verilen en yakın arkadaşı ve sevgilisi öldürüldüğünde girdiği komadan bahsetmesi, cesetleri bulmadan önceki birkaç saati hatırlamaması,  bende soru işaretlerini romanın en başında oluşturdu. Hem Marc’ın hayatında işlenen iki cinayette de cesetleri bulan olması ve komaya girmesi, aynı zamanda annesi babası öldüğünde aynı komayı yaşamaması, ayrıca katillerin cinayet işlerken hissettiklerine odaklanması, Marc ile ilgili şüpheleri romanın en başından itibaren güçlendiriyor. (Hiç değilse sevgilisi ve arkadaşı öldüğünde cesetleri bulan Marc olmasaydı.) 


Yazar her romanında küçük ya da büyük roller verdiği gibi bu defa da yine bir Müslümana romanında Hatica kanalı ile rol veriyor. Yine tam olarak belirtilmese de Hatica’nın uyuşturucu bağımlısı anne ve babası ve yaşamları üzerinden bir aşağılama olduğunu düşünüyorum. Yazarın Türkler ve Müslümanlara açıktan ya da ima yoluyla dokundurmaları Grange okurları için sürpriz değil elbette. Aslında iyi Fransızca bilseydim. Kendisine bu konuda sorular sormak istedim doğrusu.

Yazarın kadın kurban takıntısı da yine devamlılığını sürdüren ayrıntılardan...

Grange okurken bazen sıradan hayatı olan; anne babası da normal olan, normal hayatı olabilen hiç kimse romanlarına konu olamaz mı acaba? Her karakterin mutlaka ya kendinde ya da ailesinde bir sorun bulunmakta. Hem de son derece ciddi sorunlar, bu romanda hem en yakın arkadaşı hem de sevgilisi cinayete kurban gitmiş Marc; annesi babası uyuşturucu bağımlısı Hatica, diğer romanlarında da buna pek çok örnek bulunabilir. Örneğin Sisle Gelen Yolcu’da babası işkenceci olan Anais…

Ve bir de Grange romanlarında bolca anti-depresan kullanılıyor ve bunlar isimleri ve bazen de miktarları ile de veriliyor. Açıkçası bu bana son derece gereksiz geliyor.

Marc’ın komaları da akla Şeytan Yemini’ndeki Eric’in sahte komasını da hatırlatmadı değil doğrusu…

Romanın sonlarında katilini öldüğünü öğrendiğimde bir rahatlama hissettim elbette. Ancak daha 50 sayfa kadar vardı romanın bitmesine. Acaba diğer romanlarının aksine yazar bu sayfalarda farklı ya da mutlu bir sona mı yer verecek derken; katilin Testereyi aratmayan bir takipçisi çıkıyor ortaya. Onu yarım bıraktığını tamamlamak için. Romanın başından beri aslında şüpheleri üstüne çeken bazı yönleriyle de itici gelen karakter katilin yerini almaya çalışsa da; Hatica ikinci katilin elinden de kurtulmayı başarıyor.

Sonuç olarak Grange severleri hayal kırıklığına uğratmayacak son derece hareketli bir kurgusu ve hareket basamakları  ile kendine hayran bırakacak cinsten bir kitap… Okumamış kitap dostlarıma şiddetle  tavsiye ederim.

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE...

7 Haziran 2013 Cuma

GARDİYAN

MERHABALAR; Geçtiğimiz haftalarda İzmit Kitap fuarından aldığım (yaptıkları indirimden dolayı Postiga Yayınları'ndan 7 adet kitap aldım.) kitaplardan birini paylaşmak istiyorum sizlerle..

HAMRET BAHA DALYAN'ın kaleme aldığı GARDİYAN

Kitabın genel hatlarıyla başlayalım paylaşımımıza...

Roman kendi içinde iki ana kurgunun birleşmesinden oluşmaktadır. Birinci kurgunun başkahramanı Cemile isimli bir gardiyandır. Aydın Cezaevinde çalışmaktadır. 7. Koğuşun gardiyanıdır.

İkinci kurgunun ve romanımızın başkahramanı Meral’dir. Meral’in koğuşa gelmesiyle koğuştaki kadın sayısı da yediye çıkmıştır. Her bir kadının kendine göre bir hikâyesi, küçük ya da büyük suçu ya da suçları vardır.

Koğuşa yeni katılan Meral sessizliğiyle ve güzelliğiyle Cemile’nin dikkatini çeker. Bir de elinden düşürmediği defterleriyle. Cemile bu defterlerde neler yazıldığını çok merak eder, hatta bir ara koğuştaki kadınlardan birine çaldırmayı bile düşünür.

Koğuşta önce evlat katili Zeynep sonra da Meral Tifo olurlar. Zeynep çok dayanamaz ve ölerek evladına kavuşur. Meral’in ateşler içinde hastalıkla mücadele ettiği gecelerde başında Cemile bekler ve Meral defterlerini okuması için ona izin verir. Meral’in iki tane defteri vardır. Biri kendi hayatını günlük olarak yazmıştır, diğerinde ise kızına yazdıkları vardır.

İlk defter Meral’e 8. doğum gününde arkadaşı Nuran tarafından hediye edilmiştir. Meral’in 8. Yaş günü aynı zamanda hayatını alt üst eden “YAS” günü de olmuştur. Kutlama için bekledikleri babası eve gelmemiş onun yerine ölüm haberi gelmiştir.

Defter bu olayın üzerinden yani 20 Nisan 1943’den 6 yıl geçtikten sonra 20 Nisan 1949’da yazılmaya başlanmıştır. Bundan sonra Meral’in alt üst olan hayatı, yaşadığı acılar sırasıyla defterde yerini sırasıyla alır… Defterin başlangıç bölümlerinde Meral Arkadaşı Nuran’la konuşur gibi yazar defterini. Yıllar sonra Nuran’ın yerini Tijen alır..
Ancak tarihlere çok da yer verilmez ve de bölüm başlarında 3 sene sonra,6 yıl sonra gibi ifadelere yer verilir.

Roman başlandığı gibi gardiyan Cemile tarafından bağlanır.. 


Önce arka kapaktan başlayalım; 

 ARKA KAPAK:

Romanımızın kahramanı Meral'in günlüğünü okurken aşkın en yücesini, fedakârlığın en büyüğünü bulacak, tükenmeyen acılarını, gün be gün ördüğü çilelerini ve günahkâr zevklerini göreceksin. Neşeye, sevgiye, mutluluğa susamışlığı, hasret çeken yoksul gönüllerin yorulan vefalarını, Yaradan'a isyanın şaşkınlığını ve sevgiden soyutlanmışlığını okuyacaksın. 

1940'lı yıllardan başlayan ve 1980'lere uzanan bu yolculuk, aslında siyasal gerilimlerin hem dünyada hem de ülkemizde yaşandığı yıllarda geçiyor. Belki arka planda ihtilâller, toplumsal çalkantılar yaşanıyor ama romanı okurken bunlara tanık olmayacaksın. Sadece insan ilişkilerinin birbirimizi nasıl yoğurduğunu, birbirimize muhtaç olduğumuz halde yalnız kalışımızı ve özellikle de erkek dünyasında kadınların nasıl duygularına ve arzularına hapsedildiğini göreceksin hatta anımsayacak ve düşüneceksin. 

Romandaki olayların yüzyıllardır dünyanın birçok yerinde yaşanmış, yaşanıyor ve yaşanacağını biliyorsun. Çünkü hükümetlerin değişmesi, bir kızın üvey babası tarafından tacize uğramasını engellemiyor. Hiçbir ekonomik sistem, erkeğin kadına uyguladığı şiddete engel olmuyor. Askeri darbelerin olması, bir kadının asılsız dedikodulara maruz kalıp toplumdan soyutlanmasına engel değil. Teknolojik gelişmeler, bazılarımızın sevgiden yoksun büyümemize engel olamıyor. Hiçbir toplumsal olay, henüz kadının kendi içine hapsedilmesine bir çözüm üretebilmiş değil. Gardiyan, kadın sorununa bir çözüm getirmiyor, bunu apaçık ortaya koyuyor. 

Ve belki hâlâ yapabileceğin bir şey vardır...



KİTAPTAN NOTLAR;
Öncelikle romanı yazarı üzerinden değerlendirmek istiyorum Hamret Baha Dalyan 1935 doğumlu, ve romanı aslında kardeşinin başından geçen bir olaydan yola çıkarak yazdığını söylüyor. Yaşından dolayı öncelikle azmini kutluyorum.(Sanırım yazarın bir kitabı daha var. )

Ufak tefek eleştirilerim olacak elbette kitapla ilgili.. Kitap birkaç Yeşilçam melodramının toplamı gibi sanki; ve maalesef Türk Filmleri gibi iyi sonla da bitmiyor. Romanın Başkahramanı Meral’in başına gelmeyen kalmıyor. 8 yaşındayken babasız kalıyor. Ardından üvey babasının tacizine ve çeşitli iftiralara uğruyor.  Küçük yaşta üvey babasından kurtulmak için bir evlilik yapıyor ve orada da mutluluğu bulamıyor. Roman boyunca insanın başına hiç iyi bir şey gelmez mi diye düşündüm durdum.

Meral’in yaşadığı güzel olaylar da uzun süreli olamadı maalesef. Bir süre sonra kadının başına gelenleri okumaktan çok yorulduğumu hissettim ve sırf sonunu merak ettiğimden okudum desem yalan olmaz… Keşke romanda koğuştaki diğer kadınların dramlarına daha fazla yer verilerek; “GARDİYAN” ismi daha da vurgulansaydı. Elbette bu kadar olayı tek başına yaşayan pek çok insan vardır çevremizde. Ama yine de yazar kahramanına çok fazla yüklenmiş…  

Olaylar Meral’in günlüğünden anlatıldığından bakışı açısı olarak Meral dışındaki insanların duygu düşüncelerini anlatmak bakımından roman eksik ve taraflı olmuş. Örneğin; Meral’in kocası Murat’ın düşüncelerini kıskançlığını daha yoğun hissettirebilirdi yazar. Ya da neden kolayca oğlunu Meral’e bırakıp gittiğini…

Ataerkil dünya düzeninde kadının yaşadığı ya da yaşaması muhtemel olayları anlatması bakımında realist olmasına rağmen romanda kafamı kurcalayan çelişkiler de olmadı değil…  Meral’in kardeşi Fuat’ın babasının dayaklarından aptallaştığı yazılırken hatta zihinsel özürlü olduğu ima edildikten sonra daha olumlu bir ortamda yaşamını sürdürmeye başlayınca doktor olmayı başarmasına, üvey babasının Kıbrıs’ta evlendiği zengin kadından sonra çok fazla değişmesine hatta ölmeden önce Meral’den özür dilemesine ve özür kervanına Murat bile eklenirken Turgut’un öfkesine şaşırdım...

Bir de teknik birkaç hatadan söz etmek istiyorum.. Okurken not almamışım sayfaları ve cümleleri ancak dikkatimi çekti. Romanda bir kaç yerde anlatım bozukluklarına ve sözcük tekrarlarına rastlamak mümkün. Editöre duyurulur.

Yeni paylaşımlarla görüşmek dileğiyle...

SEVGİLER..

26 Mayıs 2013 Pazar

HANDE ALTAYLI - KAHPERENGİ

MERHABALAR;

Son dönemlerde ekranlarda yerini alan "MERHAMET" adıyla alan Hande ALTAYLI'nın romanı "KAHPERENGİ"ni paylaşmak istiyorum sizlerle..(Kitabın yanında çay ve kurabiye de iyi gider diye düşünüyorum...)

Romanımızın kısaca özetiyle başlayalım;


ÖZET;

Roman iki farklı tarihten başlayarak olayların birbiri içine geçmesiyle kurgulanmış. Konu 2006 yılı İstanbul’unda ve aynı zamanda 1986 yılı Yaslıhan’ında başlıyor.

Roman boyunca “geri dönüşüm” işaretli kısımlar Yaslıhan’dan; romanımızın başkahramanı Narin’in çocukluğundan başlayarak anlatılıyor. Bu kısımda Narin 25.000 nüfuslu küçük bir kasaba olan Yaslıhan’ın Murateli mahallesinde yaşamaktadır. Birbirine mecburiyetlerle bağlı, sevgisiz bir ailenin ortanca çocuğudur. Ama tüm olumsuzluklara rağmen; Narin’in bir şansı vardır: Zekası… Tek amacı okumak ve kendini kurtarmaktır.

2006 yılında geçen kısımlarda ise; Narin Üniversiteyi kazanmış, başarılı bir avukat olmuştur. Kendisine ailesinden uzak bir yaşam kurmuştur. Roman Narin’in Fırat ile yıllar sonra Deniz’in evinde Deniz’in kardeşi Irmak’ın nişanlısı olarak yeniden karşılaşması ile başlamaktadır. Romanımızdaki bu kısımlar ise; sayı ile numaralandırılmış. Roman boyunca 2006 yılındaki olalar anlatılırken geçmişe dönülerek olaylar anlatılmış ve bu şekilde günümüzdeki olayları hazırlayan zemin konuya dâhil edilmiştir.
Romanın genel hatlarından bahsettikten sonra biraz Narin’in birbirlerine sevgi ve bağlılıktan ziyade mecburiyetlerle bağlı ailesinden bahsetmek istiyorum.


Bu mutlu ailemizin biricik babasından başlayalım tanımaya !?...
Moskof Recep; (lakabı sarışınlığından mı yoksa zalimliğinden midir bilinmez) çocuklarına ve karısına şiddet uygulamaktan geri durmayan, karısı ile sırf babasının parası için evlenmiş, beklediği para gelmeyince; sırtını okulda olmaları gerekirken çalıştırdığı, sevgi göstermek bir tarafa Kara Hatice’nin çocukları olmaları dolayısıyla neredeyse nefret ettiği küçücük çocuklarına yaslamış, zalim bir baba…

Kara Hatice; lakabıyla münhasır çirkinliği dillere destan, kocasını kaybetmek en korkulu rüyası olan, bu uğurda çocuklarını bile gözü görmeyen, fal ve büyü işlerine çokça kafa yoran, yüzünün çirkinliğinin tersine çok güzel bir sesi olan anne.

Mehmet; futbol yeteneği ile Yaslıhan Spor Teknik Direktörünün dikkatini çekmiş, büyük kulüplerde oynayacağı günü bekleyen, ailenin kurtulma umudu ve büyük çocuğu…

Şadiye: Ailenin en küçük çocuğu.

Tabi ki başkahramanımız Narin; bu sevgi topağı(!?...) ailenin ortanca çocuğudur. Ailenin tüm bireylerinin toplamından daha zekidir. Amacı üniversite okumak kendini Yaslıhan’dan ailesinden kurtarmaktır. Ve başarır da… Babasının komşuları Erdoğan’ın karısı Ümmü ile kaçmasından sonra abisi ve annesinin tüm baskılarına rağmen; üniversiteyi kazanır, gizlice kaçarak İstanbul’a gelir ve kendine ailesinden uzak bir yaşam kurmayı başarır. 

Geçmişin hayaletlerinden kurtulmuş gibidir. Ta ki en yakın arkadaşı, kardeşi, ailesi bildiği Deniz’in evinde verilen partide büyük aşkı Fırat ile tekrar karşılaşana dek… Fırat bu esnada Deniz’in kardeşi Irmak’la birliktedir. 
Bu karşılaşmadan sonra Narin’in geride bıraktığını sandığı geçmişin hayaletleri bir bir saklandıkları yerlerinden çıkmaya başlarlar. Bununla birlikte Narin’in büyük bir sorunu daha vardır. Bir taraftan Fırat’ı hala severken; ondan nasıl uzak kalacaktır. Fırat’a karşı olan duyguları ve Deniz’i kaybetme korkusuyla nasıl baş edecektir. Üstelik Narin’in Fırat’a olan duyguları da karşılıksız değildir.

Bundan sonrası romanımızda….


ARKA KAPAK;

Romanları yayımlandığında en çok satanlar listesinden aylarca inmeyen Hande Altaylı'dan yaşamın içinden, samimi ve sarsıcı yeni bir roman.

O sabah yatakta gözlerini açtığında ise kendini iyi hissetmiyordu. Bir gece önce Fırat'ı görmek dengesini altüst etmişti. Geçmişin asla sandığımız kadar uzakta kalmadığı gerçeğiyle yüzleşmek, yeteri kadar uzağa gidemediği kaygısını doğuruyordu. Yoksa yıllar geçtikçe güçleneceğine, zayıflıyor muydu insan? Olgunlaşacağına koflaşıyor, dayanıklılığını yitiriyor muydu? Öğreneceğine unutuyor, bildiklerinden şüpheye mi düşüyordu? Geride bıraktığı onca şeyden ve onca yıldan sonra böyle yaprak gibi titremek, kendini başa dönmüş gibi hissetmesine yol açıyordu. Yürümüş, yürümüş ama hiçbir yere gidememişti. Belki de dünyanın yuvarlak olması, daima başladığın yere, yani kendine döneceğin anlamına geliyordu.

Küçük bir Anadolu kasabasından İstanbul'un ışıklı gecelerine uzanan bir yolculuğun hikâyesi. Sevginin değil, mecburiyetin birlikte tuttuğu bir ailede büyüyen Narin ilk kez âşık olduğunda yolların nihayet daha büyük yollara bağlandığını, o büyük yolların da başka şehirlere, ülkelere kavuştuğunu anlar. Ve biri gittiğinde arkasında bir yol bıraktığını. Ama o yolların nefrete, ihanete de açıldığını anlaması için aradan yılların geçmesi, dostlukların sınanması, kaybedilenlerin bulunması gerekecektir.

Aşka Şeytan Karışır ve Maraz adlı romanları yayımlandığı yıllarda en çok satanlar listesinden aylarca inmeyen Hande Altaylı'dan yaşamın içinden, samimi ve sarsıcı yeni bir roman.



ALINTILAR;

“Doğduğu şehirden hiç çıkmadığı için yolların birbirine bağlandığını, hepsinin birleşip daha büyük yollara aktığını, o büyük yolların başka şehirlere, ülkelere kavuştuğunu bilmiyordu. Daha doğrusu biliyordu ama anlamıyordu. O, gün çocuğun arkasından bakarken, ilk kez anladığını hissetti. Biri gittiğinde arkasında bir yol bırakıyordu. Yürüyüp ona varabileceğin bir yol…” (s. 86)

“Yürümüş, yürümüş ama hiçbir yere gidememişti. Belki de dünyanın yuvarlak olması, daima başladığın yere, yani kendine döneceğin anlamına geliyordu.” (s.100)

“Yalnızlık tek başına kalmak değil, tek başına kalmaktan kaçmaya çalışmaktır. Bunun için ne kadar uğraşırsan durumun o kadar açıklı hale gelir. Geceyi uzatmak, son bir sigara yakmak, bir kadeh daha içmek, ayak sürümek, bin dereden su getirmek… Bütün bunlar, kapının arkasına gizlenmiş seni bekleyen tekilliğinle karşılaşmanı geciktirmekten ve çaresizliği arttırmaktan başka işe yaramaz. Durumu sükûnetle kabullendiğin ve onunla savaşmaktan vazgeçtiğinde ise aniden daha az yalnız biri haline gelirsin.” (s. 153)

“Yalnızlıkta “çat kapı” yoktur ve yalnız biri kimsenin hayatının doğal uzantısı olmadığından, biriyle buluşmak için daima randevulaşmak zorundadır. Kimsenin hayatını tamamlamaz ve bunun karşılığı olarak da kimse onun hayatını bütünlemez. Kimileri böyle olmasını tercih ettikleri için, kimileri de kimse onları tercih etmediği için yalnızdır. Yalnızlık bir aksesuardır. Süslü bir toka, zarif bir kolye, boktan bir kemer, ya da bir çift güzel küpe… O kadar. Yoklukları üzüntü verici olsa da kimseyi öldürmez.”(s.153)


KİTAPTAN NOTLAR;

Öncelikle romanın adından başlayalım…“Kahperengi” oldukça yaratıcı bir isim olmuş. Romanın adı romanın 132. Sayfasında açıklanmış.

“…..Adam (Erdoğan) ona (Kara Hatice’ye) her baktığında Ümmühan bakıyor gibi geliyordu, o “kahperengi” gözleriyle. Yıllardan beri karısını bitmeyen bir aşkla seyretmekten olacak, Ümmühan bürümüştü Erdoğan’ın gözünü” (s. 132) (Parantez içleri tarafımdan eklenmiştir. )

Fakat romanda “kahpe” üzerinde pek de durulmamış. Bir de önceki bölümlerde aralarında ilişkileri olduğu şüphesi uyandıracak bir konuşma geçmeyen,( sadece Moskof’un Ümmü’ye olan ilgisini bir kere yazılmasının ardından) Ümmü ile Moskof’un yıllardır ilişkileri varmış gibi kaçmaları biraz ilginç olmuş. Üstelik oğluna son derece bağlı, merhametli bir kadın olarak gösterilen Ümmü’nün öz oğlunu odunluğa kapatarak kaçması yine romanın ilginç tezatlıklarından. Keşke kaçma sahnesinden önce bu bölümün alt yapısı daha iyi yapılmış olsaydı.

Romanda birçok insan gibi bende de en nefret uyandıran karakter elbette Moskof Recep; içindeki sevgisizliği, hiç çekinmeden karısı ve çocuklarına şiddet uygulaması, çocuklarını nakde çevirmeye çalışması, neredeyse ayık gezmemesi, Mehmet’in vurulup da Futbol hayatının bitmesini fırsat bilip, arkasına bile bakmadan komşusu ve arkadaşı Erdoğan’ın karısı Ümmühan ile kaçması… daha ne olsun…

Ancak zalim baba Recep; Ümmühan ile kaçıp İstanbul’da bir aile kurduğunda çizilen baba karakteri oldukça farklı. Ümmühan ile bir tuhafiye işleten, Ümmühan’dan olan çocuklarının elinden tutup parka götüren, Ümmü’yü dövmek bir tarafa el üstünde tutan bir adama dönüşüyor.  Kara Hatice’ye ve çocuklarına çok gördüğü sevgiyi, yeni ailesinde bolca dağıtıyor gibi… Aslında Moskof’un çocuk sevgisi ile tezatlar bununla sınırlı değil. Romanın bir yerinde çocuklarını küçükken sevdiği ve annelerine benzer taraflarını gördükçe çocuklarından nefret ettiği söylenirken; başka bir yerde çocukların babalarından hiç sevgi görmediği yazıyor. Basit ama yine de dikkat çekici bir hata olduğunu düşünüyorum.  

Buna benzer bir hata da Deniz’le ilgili yapılıyor. Başlangıçta Deniz'in direksiyon başında yaptığı trafik kazası sonucunda annesi ve babasının ölümüne neden olduğu yazıyordu. Sonradan arabayı babasının kullandığı, Deniz'e sinirlenip tokat atmak için geri döndüğü anda kaza yaptığından bahsediliyor. 


Romanda Moskof Recep’in yanında bende acıma ile karışık nefret uyandıran bir karakter var ki; Kara Hatice… Böyle zalim bir babadan çocuklarını korumak bir tarafa; oğlu vurulduğunda bile Recep’in kendilerini bırakıp gitmesinden korkan, babasından kalan Recep’ten gizli üç beş altını, küçücük yaşta çalıştırılan çocukları için değil de; kocasını eve bağlamak için büyücülerde, falcılarda harcaması bu durumun başlıca sebepleri.

Narin’in İstanbul’a kaçtıktan sonra ailesiyle yani; geçmişiyle bağlantı kurmamayı tercih eder.  Ailesinin soba dumanı ile zehirlendiklerini yıllar sonra Fırat’tan öğrenir. Burada dikkatimi çeken annesi ve abisiyle ciddi sorunlar yaşayan Narin’in; kız kardeşi Şadiye ile de bağlantı kurmak için girişimde bulunmaması ve nefret etmesi gereken babasını uzaktan izlemesi.

Romanın belli bölümlerinde ilkin tesadüfen sonrasında ise; yılda birkaç kez Narin’in babasını ve onun yaşantısını uzaktan izlediği söylenirken; roman boyunca Narin’in babasının karşısına geçip; onunla yüzleşmesini bekledim. Bence yazar Narin ile babasını, babası ölmeden önce son kez karşılaştırmalı ve Narin babasına hesap sormalıydı. 


 “Demek ki bazı sevişmeler insanları yakınlaştırırken bazıları uzaklaştırıyordu ve iki insan birbirine sırtını döndüğünde aralarındaki mesafe dünyanın çevresine eşit oluyordu.” (s. 248)

 “Bir insana yüzde yüz güvenmekle yüzde doksan dokuz güvenmek arasında dağlar kadar fark vardı. Çünkü eksilen yüzde birin nereden eksildiğini bilemezdin ve dünyanın bütün kazıkları o küçük “bir”in içine saklanabilirdi. O yüzden yüzde doksan dokuz, yüzde yüze olduğundan daha yakındı yüzde sıfıra.” (s. 257)

“Bazen başladığın yere dönebilmek için dünyayı dolaşman gerekiyordu.” (s.322, Kitabın Bitiş Cümlesi) 


Kısaca toparlayacak olursak; “kahperengi” bir fakir kız, zengin oğlan hikâyesi. İçerisinde Yeşilçam melodramlarından alışık olduğumuz bolca klişe barındırmakta. Bunun yanında; akıcı bir dille yazılmış ve merak unsurları romanın sonuna kadar sürdürülmüş… Özellikle yazın sıcak günlerde okuyup geçmek için uygun bir kitap diye düşünüyorum.

Bu günlerde romandan uyarlanılarak senaryolaştırılmış “Merhamet” dizisi ekranlarda arz-ı endam etmekte. Romandan oldukça bağımsız olmakla birlikte romanda olmayan ancak diziye eklenmiş olan “Babür” karakterinin konunun ilerlemesine çok katkısı olduğunu düşünüyorum.

Yeni kitaplarla görüşmek dileğiyle…. 

30 Nisan 2013 Salı

SABAHATTİN ALİ - KUYUCAKLI YUSUF

MERHABALAR SEVGİLİ DOSTLAR...

Genç yaşta kaybettiğimiz bu nedenle yeni yazacağı eserlerden mahrum kaldığımız bir yazarın ilk romanı ile karşınızdayım. 1907’de doğan ve 1948’de vefat eden Sabahattin Ali'nin ilk romanı Kuyucaklı Yusuf 1937 yılında; ölümünden 11 yıl önce yayınlanmıştır. Yazıldığı dönemin toplumsal sorunlarına dikkat çeken ilk eserlerden biri olması nedeniyle çağdaşlarından ayrılan bir kitaptır.

SABAHATTİN ALİ'nin ilk romanı KUYUCAKLI YUSUF...


ÖZET

1903 senesi sonbaharında ve yağmurlu bir gecede Aydın’ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak köyünü eşkıyalar basarlar ve bir karı kocayı öldürürler. Kaza kaymakamı Salahattin Bey; Müddeiumumî ile doktoru alarak ertesi gün tahkikata gider. Köye vardıklarında onlara muhtar da katılır. Cinayet mahalli eve giderler.

Evdeki yatağın içinde iki cansız beden bulunmaktadır ve yerde de bir kan gölü. Aynı zamanda odada sedirin köşesinde diz çöküp oturmuş küçük bir çocuk vardır. Çocuk yatakta ölmüş olarak yatan Etem Ağa’nın oğlu Yusuf’tur. Anne babasını öldüren eşkıyalar onunla da boğuşmuşlarsa da çocuğu öldürmemişler ama bu boğuşma sonunda çocuk sağ elinin başparmağını kaybetmiştir.

Kaymakam Salahattin Bey; çok etkilendiği çocuğu evlat edinir. Yusuf onlarla yaşamaya başlar. Ancak kaymakamın eşi Şahinde Hanım çocuğu kabullenmediği gibi bir de her fırsatta çocuğa hakaret eder. Yusuf da yeni girdiği ortama alışamamış uzun müddet kimse ile konuşmamıştır, Kaymakamın minik kızı Muazzez hariç…

Bu esnada Kaymakam Bey’in tayini Edremit’e çıkmıştır. Bu durum Yusuf’un içindeki yabancılık hissini daha da derinleştirir. Kaymakam onu okula yazdırdıysa da okuma öğrendikten sonra Yusuf okula gitmek istemez. Şehre ve şehirlilere de alışamaz. Bu esnada birkaç arkadaş edinir. Hacı Rıfat’ın İhsan ile Ali en yakın arkadaşları ise de Yusuf içini pek kimseler açmaz.

Muazzez 10 yaşına geldiğinde iptidaiyi bitirir ve dikiş nakış öğrenmeye başlar. Bu esnada farkında olmadan Yusuf ailenin en söz geçen kimsesi olmuştur. Kaymakam Bey daire dışındaki zamanını birkaç arkadaşı ile içki masasında geçirirken; Şahinde gezme ve arkadaşlarıyla eğlencelerde vakit geçirme derdindedir. Şahinde bile Yusuf’u kabullenmiş görünmektedir. 



Muazzez evlenecek yaşa geldiğinde; Muazzeze laf attığı için Yusuf’un açıkça kavga ettiği fabrikatör Hilmi Bey’in; hovarda, işret âlemlerine düşkün oğlu Şakir tarafından istenir.  Salahattin Bey de Yusuf da bu evliliği istemez. Oysa ailenin mal varlığından dolayı Şahinde bu evliliği çok ister.

İçkili olduğu bir gecede Hilm Bey ve Şakir ile kumar oynayan Salahattin Bey onlara 320 lira borçlanır. Aslında bu kumar; Kaymakam Bey’i Muazzez ile Şakir’in evliliğine mecbur bırakmak için yapılmış bir oyundur. Kaymakam Bey senet imzalar ve bu para onun zeytinlikleri ve iki yıllık maaşı ile bile ödeyemeyeceği bir meblağdır.

Yine aynı günlerde Salahattin Bey’in ailesine Yusuf’un acıyıp yardım ettiği Kübra ile annesi girer. Kübra ve annesi daha önce Hilmi Beylerin evinde çalışmış, Kübra Şakir’in saldırısına uğramıştır.(Bu kısım çok açık söylenmese de Kübra’nın tek başına gönderildiği bağ evinde Hilmi Bey ve Şakir ile karşılaştığı söylenmekte…) Kübra’nın anlattıkları da Kaymakam Bey’in evliliği istememe sebeplerindendir.

Yusuf’un arkadaşı bakkalcı Ali; Kaymakam Bey’in Hilmi Bey’lere olan borcunu ödemek koşuluyla Muazzez’e talip olur. Yusuf ondan aldığı para ile babasının borcunu öder ve Muazzez’i vermeyi böylece kabul ederler. Muazzez ilk defa bu olaylar olurken; Yusuf’a duygularını açar.

Muazzez’in Ali ile sözlendiğini duyan Şakir bir düğün esnasında Ali’yi vurur ve öldürür. Ancak babasının verdiği rüşvetle ve yalancı şahitlerle hapisten çıkar. Bu durumdan dolayı Yusuf büyük vicdan azabı çekse de üzerinden de bir yük kalkmıştır. Ancak tüm olan geçenlere rağmen Muazzez’e aşkını itiraf etmeyi gururuna yediremez. Eve daha az uğrar, çoğu zaman zeytinlikte zaman geçirir. 

Dahası romanımızda... 



ARKA KAPAK

“Bu manasız ve yabancı hayatta bir tek şeye hakikaten sarılmış, hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu da karısı idi. Muazzez'in varlığı Yusuf için büyük, boşlukları dolduracak mahiyette bir şey değildi, fakat onun yokluğu müthişti. Onun bu kadar sebepsiz yere, bu kadar insafsızca Yusuf’un hayatından koparılması çıldırtacak kadar acı idi. Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olamayacağını sanıyordu."
Kuyucaklı Yusuf Türk edebiyatının belki de en romantik kahramanıdır. Hayatın ve insanların zalimliği karşısındaki naif duruşu ile bir yandan trajik bir sona ilerlerken, bir yandan da yaşadığı lirik aşk hikâyesinin kahramanı olarak edebiyat tarihinde yerini almıştır.
Sabahattin Ali büyük romanı Kuyucaklı Yusuf’ta lirik ve romantik bir kahramanın yanı sıra, zalim ve ağulu bir taşra portresini bütün aktörleriyle gözünüzde canlandırır.”




ALINTILAR

 “Bizim küçük Anadolu şehirlerimizde bu müzmin evlenme hastalığı daima hüküm sürmektedir. En kuvvetliler bile bir iki sene dayanabildikten sonra bu amansız mikroptan yakalarını kurtaramazlar ve kör gibi, önlerine ilk çıkanla evleniverirler.



Tabii bu evlenmede herhangi bir müşterek hayattan ziyade, erkek için evde bir kadın bulunması; kız için de "münasipçe bir kısmet" varken kaçırılmaması, düşünülmüştür. Bu izdivaç mikrobu, evlendikten sonra faaliyetine başlar: Evvelce birtakım emelleri olan, yükselmek, kendini göstermek, eser vermek isteyen adamlara bir kalenderlik, bir lakaytlık gelir. Evde meram anlatmaya asla imkân olmayan, seviyesi, ahlak telakkisi, dünya görüşü ve itiyatları büsbütün ayrı olan bir mahlûkla daimi bir beraberlik insanı dış hayatta da bedbin yapar ve bütün insanlardan şüpheye düşürür.

Evlendikten sonra bir adamın bütün gayesi ve istikbal düşüncesi, bir kere içine girmiş bulunduğu ve şimdi mukadder telakki ettiği bu belayı ses çıkarmadan ve dosta düşmana pek belli etmeden sürükleyip götürmek, onda herkes tarafından söylenen, fakat kimse tarafından bulunamayan meziyetler ve saadetler araştırmaktır” (s.12)


“ Bereket versin, Anadolu’nun bu yalnız kendisine mahsus dertleri yanında bunların gene yalnız kendisine mahsus çareleri vardır. Bunlardan en birincisi “rakı”dır.
Burada felaketzede memur içer; müflis tüccar içer; fena mahsül çıkaran eşraf içer; senelerden beri aynı köşede bırakıldığı için içerleyen zabit içer ve nihayet karısı ile geçinemeyen kaymakam içer…” (s.14)

“Hayat, birbirinden ayırdıklarını, kısa bir müddet için tekrar yaklaştırır gibi olsa bile, uzun zaman yan yana bırakmıyordu. Geçen günleri bir daha geri getirmek mümkün değildi ve sadece hatıralar, iki insanı birbirine bağlayacak kadar kuvvetli değildi.” (s.177) 





KİTAPTAN NOTLAR

Kitabı okuduktan sonra internette yaptığım araştırmada pek çok sitede Kuyucaklı Yusuf’un 3 cilt şeklinde düşünüldüğünü, yazarın ömrünün de bunu yapmaya yetmediğini öğrenmiş oldum. Bu bilgi, kitapta neden bazı konuların yarım bırakıldığını açıklamış oldu benim için. Kübra’ya tam olarak ne olduğu (kızın gözyaşları içinde olayı anlatması, sararıp solması ve Şakir tarafından saldırıya uğradığı ima edilse de durum tam olarak açıklanmaz. ), Kübra ve annesinin nereye gittikleri ve akıbetleri, Yusuf’un rastgele ateş ettiği esnada odada bulunanlara ne olduğu, kitabın sonunda Yusuf’a ne olduğu… vb.



Bunun yanında; kitabın arka kapak yazısı hazırlanırken kitabın önemli ve konuya yön verecek bir ayrıntısı verilmiş. “Yusuf’un hislerini göstermekten çekinmediği yegane mahluk, küçük Muazzez’di”(s.16) cümlesini okur okumaz arka kapaktan yola çıkarak;  Yusuf’un bebekliğinden beri onu hayata bağlayan kardeşinin onun eşi olacağını bilerek okumak pek sevimli olmuyor bence. Yayınevine duyurulur. 

“Bu manasız ve yabancı hayatta bir tek şeye hakikaten sarılmış, hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu da karısı idi. Muazzez'in varlığı Yusuf için büyük, boşlukları dolduracak mahiyette bir şey değildi, fakat onun yokluğu müthişti. Onun bu kadar sebepsiz yere, bu kadar insafsızca Yusuf’un hayatından koparılması çıldırtacak kadar acı idi. Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olamayacağını sanıyordu."(Arka Kapaktan…s.200)


Bir de yayınevi Kuyucaklı Yusuf’u arka kapakta aşağıdaki satırlarla tanımlıyor.
Kuyucaklı Yusuf Türk edebiyatının belki de en romantik kahramanıdır. Hayatın ve insanların zalimliği karşısındaki naif duruşu ile bir yandan trajik bir sona ilerlerken, bir yandan da yaşadığı lirik aşk hikâyesinin kahramanı olarak edebiyat tarihinde yerini almıştır.

Bence Yusuf romantik olmak bir tarafa bence; kendini akıntıya bırakmış, bulunduğu ortama yabancı ve yalnız bir adamdır. Belki romandaki Muazzez ona aşkını söylemese, o asla duygularını söylemeyecekti. Kendini akıntıya bırakmışlığına, zaman zaman kızmadım da değil ve buna ek olarak Yusuf’un ruh halini anlatan kitaptan bir alıntı;

“Böylece küçük Yusuf, bir sur harabesi üzerinde çıkan bir yabani incir ağacı gibi, biraz sıkıntılı ve şekilsiz, fakat serbest ve istediği gibi büyüyor, gelişiyordu.” (s.18)

“Yusuf sırtını büyük çınarın gövdesine dayayarak gözlerini gecenin içine dikti. Derenin öte yakasındaki ağaçlar; şehre doğru uzanan ve üzerindeki su birikintileri yer yer parlayan çamurlu yol; zaman zaman alçalıp koyulaşan ve yükselip açılan bulutlar, birbirine karışmış, birbirlerinin içinde kaybolmuş gibi görünüyorlardı. Sanki tabiatta bu anda müstakil hiçbir şey yoktu. Yusuf kendini de bu muazzam ve yekpare geceye yapışık sandı ve korkuyla ürperdi. Islak ellerini yüzünde dolaştırdı. Kirpiklerinden yanaklarına yağmur suları süzülüyordu. Yaptığı hareketler ona hiçbir yere bağlı olmadığının şuurunu verdi. Hatta yavaş yavaş etrafından ne kadar ayrı olduğunu, ne kadar uzak olduğunu anlamaya başladı. Bir an içinde deminkinin tamamiyle aksi olan bir yalnızlık duygusuyla sarsıldı. Etrafına baktığı zaman ağaçların, bulutların, derenin kendisinden hızla uzaklaştığını sezer gibi oldu. Kasabanın bazı evlerinin pencerelerini aydınlatan hafif ve sarı bir ışık, Yusuf’un ıslak gözlerinde yıldızlanıyor ve dalgalı bir su üzerine bırakılmış gibi oynuyordu.

İki eliyle arkasındaki ağacın kabuklarına sarıldı. Parmakları soğuk yarıkların arasına girdi. Elini hemen geri çekti ve göğsüne götürdü. Göğsünün içinde, bu asırlık ağacın kabuğu gibi, yarıklar olduğunu sandı ve gırtlağına kadar bir ateşin çıktığını hissetti. Aman Yarabbi, ne kadar yalnızdı…

Yalnız, gökyüzündeki yıldızlardan çayın dibindeki çakıllara, doğu tarafından kopup gelen bulutlardan batı tarafındaki denize kadar uzanan ve yayılan bu kocaman gecenin içinde, yapayalnızdı.” (s. 75)




Yazarın betimlemeleri kitabın bana göre en huzur verici bazen de en sıkıcı bölümleri olmuş. Bazen bir doğa manzarası verilirken yazar öyle çok ayrıntı vermiş ki sanki oraya gitseniz bahsi geçen yeri elinizle koymuş gibi bulacaksınız ve seyre dalacaksınız bir taraftan da romanda nerede kaldığınızı unutuyorsunuz.

Romanımız günümüzde pek sık kullanılmayan, o döneme ait birçok eski kelime de barındırmakta. Kitabın aslını korumaları bakımından yayınevini kutluyorum. Ancak; yayınevi yine yazarımızın Değirmen ve Sırça Köşk gibi hikâye kitaplarında yaptığı gibi açıklamalar da eklemeyince anlamadığım bölümler oldu maalesef. Bu konuda TDK’dan yardım aldım çoğunlukla.Bilmediğim sözcüklerden örnekler; musavat (12), müsavat (13), mağmum, istihfaf, müteheyyiç, nedamet, müphem (25), endaht(28), gaşy (29), sahavet (32), mükamele (77)…

Romana aynı zamanda adını da veren Yusuf her ne kadar romanın başkahrmanı olsa da; romandaki etki alanı olarak değerlendirilecek olursak Muazzez’in annesi, Kaymakam’ın karısı Şahinde fazlaca öne çıkmakta. Roman boyunca Şahinde’yi Halit Ziya Uşaklıgil’in romanı Aşk-ı Memnu’daki Firdevs Hanım’a benzettim.  

Roman boyunca kafamı kurcalayan hatta beni rahatsız eden bir ayrıntıdan da bahsetmeden edemeyeceğim. Sayfa 31’de Muazzez'e sarktığı bahanesiyle Şakir'i  tartaklayan Yusuf’un karısı ile ilgili şüpheleri olmasına rağmen kendini ve Muazzaez’i yine akıntıya bırakması ve  bir nevi ortalık malı olunca bunu tekrar karısını affederek göstermesi biraz tezat gibi geldi bana. 




Bir de şehirlilere alışamayan, şehirlilerin şaka için bile olsa yalan söylemelerini kabullenemeyen Yusuf’un (s.26) Kaymakam Bey’in Şakir’e olan kumar borcunu ödemek için Muazzez’e başlık parası olarak Bakkal Ali’den aldıkları paradan Ali’nin Şakir tarafından öldürülmesinden sonra hiç bahsedilmemesi de yine Yusuf’un tezatlarından. Kaymakam da Yusuf da Kaymakam Bey’in zeytinlikleri ve iki yıllık maaşından bile fazla olan bu parayı Ali’nin katledilmesinden sonra ödemeyi hiç düşünmedikleri gibi Kaymakam Bey’in suçluların cezalarını bulmaları için hiçbir girişimde bulunmaz. Hilmi Bey’i ve Şakir’i karşısına almaktan korkar. Kaymakam Bey’in Şahinde karşısındaki pasif tutumuna da ayrıca rahatsız oldum elbette.


Yazarın insanların duygularından bahsederken sadece romanın kahramanlarına değil de romandaki kötü adam Şakir’in de duygularına yer vermesi ayrıca romanda sevdiklerimden. Şakir’le ilgili bu paragraf en beğendiğim kısımlardan…

“İçinde bu anda hâkim olan his, Muazzez’e karşı duyduğu istek değil, Yusuf’a karşı duyduğu kindi. Bir kere başkasının olan bu kızı nasıl olsa elinde farz ediyor, fakat onu kucaktan kucağa dolaşmasının Yusuf için ne acı bir talih olduğunu düşünerek gülüyordu. İşte, eninde sonunda bu yabanın Yusuf’undan yediği yumruğun acısını çıkarmıştı. Bu kıza bir zamanlar yan bakmasına müsaade edilmemişti ve bugün onu saatlerce hırpalıyor kucağına alıyordu. Zamanı gelsin daha ileriye de gidecek, hatta kendisine verilmeyen bu kızın ortaya düştüğünü de görecekti.

Muazzez’in sarhoş halinde bile kendini Kaymakam’ın batıcı buselerinden kurtarmaya uğraştığını gördükçe, bir zamanlar hakikaten sevmiş olduğu bu kıza karşı bir parça merhamet duyar gibi oluyor; fakat arka arkaya gelip onu bir hayli üzmüş olan hadiselerin hatırası, içinde yerleşen bir hiddet ve artık her şeyin bitmiş ve tamir edilecek halden çıkmış olduğu düşüncesi, onu derhal soğuk ve lakayt haline döndürüyordu.” (s.190, 191)

Kürk Mantolu Madonna ve Kuyucaklı Yusuf’u tamamladığımda ilk aklıma gelen yazarın kendi içindeki her şeyi geride bırakıp gitme arzusunu romanlarındaki karakterler üzerinden yaptığını düşündüm. Keşke Sabahhattin Ali’nin her şeyi bırakıp gitme isteği elim bir şekilde sonuçlanmasaydı da Kuyucaklı Yusuf’un 2. Ve 3. Cildini de okuyabilseydik.

Romanda son söz olarak yer alan Ahmet OKTAY’ın “Bir Yetimin Romanı” adlı yazısı da son derece güzel ve romanın ayrıntılarını açıklaması bakımından da doyurucu olmuş.

Romanın 146. Sayfasının sonuna gelindiğinde;“Yusuf’un ve Muazzez’in hayattan bir tek istekleri vardı: Beraber olmak… Şimdilik beraberdiler.”(s.146) cümlelerini okuduğumda yazar romanın bitmesine 70 küsür sayfa varken “şimdilik” sözcüğü romanın sonunu kesinleştirir. Öksüz ve yetim Kuyucaklı Yusuf’un sonunu…

Yepyeni kitaplarla görüşmek dileğiyle..



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...