7 Kasım 2013 Perşembe

KHALED HOSSEINI - UÇURTMA AVCISI

MERHABALAR;

Uzun zamandır okumak istediğim Kitap Okumak İster misin adlı organizasyon aracılığı ile KHALED HOSSEINI'nin UÇURTMA AVCISI'nı paylaşmak istiyorum sizlerle... 

“BİN TANE İSTE, SENİN İÇİN YAKALAYAYIM !” (Sayfa 69, Hasan,1975)
“SENİN İÇİN BİN TANE OLSA YAKALARIM” (Sayfa 375, Emir 2003)


ARKA KAPAK
Emir ve Hasan, Kabil'de monarşinin son yıllarında birlikte büyüyen iki çocuk... Aynı evde büyüyüp, aynı sütanneyi paylaşmalarına rağmen Emir'le Hasan'ın dünyaları arasında uçurumlar vardır: Emir, ünlü ve zengin bir işadamının, Hasan ise onun hizmetkârının oğludur. Üstelik Hasan, orada pek sevilmeyen bir etnik azınlığa, Hazaralara mensuptur. Çocukların birbirleriyle kesişen yaşamları ve kaderleri, çevrelerindeki dünyanın trajedisini yansıtır.
Sovyetler işgali sırasında Emir ve babası ülkeyi terk edip California'ya giderler. Emir böylece geçmişinden kaçtığını düşünür. Her şeye rağmen arkasında bıraktığı Hasan'ın hatırasından kopamaz.
Uçurtma Avcısı arkadaşlık, ihanet ve sadakatin bedeline ilişkin bir roman. Babalar ve oğullar, babaların oğullarına etkileri, sevgileri, fedakârlıkları ve yalanları... Daha önce hiçbir romanda anlatılmamış bir tarihin perde arkasını yansıtan Uçurtma Avcısı, zengin bir kültüre ve güzelliğe sahip toprakların yok edilişini aşama aşama gözler önüne seriyor.
Uçurtma Avcısı'nda anlatılan olağanüstü bir dostluk. Bir insanın diğerini ne kadar sevebileceğinin su gibi akıp giden öyküsü...


ÖZET:
Emir annesinin doğum esnasında kaybeden bölgede sözü geçen Kabilli zengin bir iş adamının tek oğludur. Kendisiyle benzer bir kaderi paylaşan hizmetlileri Ali’nin oğlu Hasan ile hem iki iyi arkadaş hem de sütkardeştirler.  Hasan’ın annesi ise doğumundan birkaç gün sonra tavşan dudakla doğan oğlunu, çocuk felci geçirmiş bir ayağı sakat kocasına bırakıp bir kumpanyayla kaçar. İki çocuk, iyi arkadaş olsalar, aynı bahçede yaşasalar da dünyaları farklıdır. Ayrıca Hasan ve Ali’nin bölgede sevilmeyen Şii olan bir gruba mensup Hazara’lara mensupturlar.

Bu iki çocuğun karakterleri de oldukça farklıdır. Hasan ne kadar becerikli, cesur ve  iyi huylu bir çocuksa Emir o kadar pısırık, korkak bir çocuktur. Emir’in karakteri aşk derecesinden bağlı olduğu Baba’sı tarafından kabul görmediği gibi sıkça da eleştirilir. Babası Tufan ağa (ismi sadece bir yerde geçiyor.) son derece cesur, yiğit bir adamdır. Oğlunun kendisine benzememesi yumuşak bir karakteri olması onu rahatsız eder. Emir’in bu sıralarde tek destekçisi babasının yakın arkadaşı ve ortağı Rahim Han’dır. Emir’in ise dünyada en çok istediği şey babasının gözüne girebilmektir.  Emir bunun için Uçurtma yarışını çok önemser. Kazanırsa babasının takdirini ve kabulünü kazanacaktır. Uçurtma yarışında son uçurtmanın ipini kesip yarışı kazandıktan sonra Hasan düşen uçurtmayı bulmaya gider. O çok becerikli bir “Uçurtma Avcısı”dır. Son uçurtma Emir’in madalyası olacaktır.


Hasan uçurtmayı bulmuş dönerken; daha önce Emir ve Hasan’ı sıkıştırmış ve dövmek üzereyken ellerinden Hasan’ın ustaca kullandığı sapan sayesinde kurtuldukları Assef, Kemal ve Veli’nin saldırısına uğrar.  Onu arayan Emir, Hasan’ın Assef’in tecavüzüne uğradığını görmesine rağmen Hasan’ı kurtarma cesaretinde bulunmaz. Oradan kaçar. 


Hasan’ın başına gelenlere rağmen uçurtmayı kaptırmadığını görür. Bu uçurtma sayesinde babası ile aralarındaki bağ güçlenirken, en yakın arkadaşını, sütkardeşini kaybeder. Ona her baktığında kendi ihanetini hatırlar. Onu görmeye onun sadakatine katlanamaz hale gelir.
Emir’in doğum gününde Hasan’ın kendine tecavüz eden Assef’e servis yapması Emir için bardağı taşırır. Ertesi gün hediye gelen bir saati ve bir miktar parayı Hasan’ın yatağının altına koyarak ona iftira atar. Hasan saati ve parayı çaldığını kabul eder. Çok geçmeden Ali oğlunu da alarak evden ayrılır. Baba ne kadar engel olmak istese de onlara engel olamaz. Ondan sonra baba ile Emir arasına büyük bir uçurum girer yeniden.

1978 Rus işgalinin ardından Baba ve Emir yasa dışı yollarla Amerika’ya yerleşirler. Aradan yıllar geçer. Emir geçmişi geride bırakmış gibi görünse de   Hasan’ın hayaleti ile yaşamaya devam eder. Bu arada Baba hastalanır, Emir’in evlenmesinden kısa bir süre sonra da ölür.

Aradan yıllar geçer Emir Rahim Han’dan bir mektup alır. Rahim Han yeniden iyi bir insan olmak için bir fırsat olacağını söyleyerek onu Afganistan’a çağırmaktadır. Hasan tehlikededir. Afganistan’a gittiğinde Emir bir çok gerçekle yüzleşmek zorunda kalır. Hasan’ın öz kardeşi olduğu, karısı ile öldürüldüğünü, Hasan’ın oğlu Sohrab tehlikededir.

KİTAPTAN NOTLAR:
Yaklaşık 1,5 yıl önce okuduğum Şairin romanından uzun bir süre sonra beni bu denli etkileyen bir kitap okudum diyebilirim. Roman yazılalı ve filmi çekileli çok olmasına rağmen ben kitabı okumak için ancak fırsat bulanlardanım. İki çocuğun daha çok Hasan’ın hikâyesi beni derinden etkiledi. Okumama bolca kâğıt mendil eşlik etti diyebilirim.

Roman 1975 Kabil’inde başlamakta. Ardından hikaye Emir ve Baba aracılığı ile Amerika’ya taşınmakta. Romanda sık sık geri dönüşler ve yeri geldikçe açıklamalar yapılmakta. Bu tekniğin romana hareketlilik kazandırdığını düşünüyorum.
Kitap bir tarafta Emir için her şeyi göze alan Hasan diğer tarafta babasının gözüne girmek için çırpınan, zaman zaman babasını Hasan’dan kıskanana Emir arasında gidip geliyor. Amerika’ya gittikten sonra meydan tabi ki Emir’ e kalır gibi oluyor. Ama farklı nedenlerle Hasan’ın hayaleti ne Emir’in ne de Baba’sını rahat bırakıyor. Belki de sırf bu yüzden Baba hastalandığında tedaviyi kabul etmiyor.

İki çocuğun yaşantısı, Hasan’ın Emir uğruna yaşadıklarının fonunu Afganistan halkının yaşadığı sıkıntılar oluşturmakta. Rus işgali bununla beraber Taliban’ın Hazara’lara uyguladığı acımasız şiddet. Kan dondurucu sahneler eklemiş kitaba..

Kitapla ilgili söylenecek elbette pek çok şey var ama benim tek söylemek istediğim damağımda kekremsi, buruk bir tat bıraktığı.. ve bu tada Hasan’ın gözlerinin eşlik ettiği….

Yazımı kitaptan bir alıntı ile tamamlamak istiyorum..

“Şimdi mollalar ne derse desin, yalnızca bir günah vardır., tek bir günah o da hırsızlıktır. Onun dışında bütün günahlar , hırsızlığın bir çeşitlemesidir. Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun. Karısının elinden bir kocayı, çocuklarından bir babayı almış olursun. Yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun.” (Sayfa 19)

KİTAP HAKKINDAKİ YORUMLARINIZI PAYLAŞMANIZ DİLEĞİYLE..
SEVGİLER



26 Ekim 2013 Cumartesi

GLEEN MEADE - ROMANOV KOMPLOSU

MERHABALAR;

Sevgili Blog Dostlarım;


Sizlerle geçtiğimiz hafta bitirdiğim bir romanı paylaşmak istemektiyorum.

İrlandalı yazar ve gazeteci, GLENN MEADE'nin "ROMANOV KOMPLOSU" adlı kitabı..


ARKA KAPAK:

BAZI SIRLAR ASLA ÇÖZÜLEMEZ

Dr. Laura Pavlov, 20. yüzyılın en büyük muammalarından birine ışık tutacak bir gizemi çözmek üzeredir. Rusya’nın Yekaterinburg şehrinde yapılan bir kazı sırasında, son Çar ve ailesinin 1918 yılında infaz edildiği bölgede, buz  içinde bozulmadan kalmış bir ceset bulunur.
Bu yeni bulgu, Romanov ailesinin ortadan yok olmasıyla ilgili yeni ipuçları sağlar. Ailenin, özellikle de kızları Prenses Anastasia’nın ölümü, ardında bir sürü soru işareti bırakmıştır. Bu keşif Pavlov’u, yıllardır saklı kalmış bir gizli görevin peşinde; sırların, yalanların ve aldatmacanın girdabı içinde geçmişe doğru bir yolculuğa çıkarır.

Ülkemizde de geniş bir okur kitlesine sahip olan Glenn Meade, tarihsel gerçeklere dayanarak yazdığı Romanov Komplosunda, savaşın zor koşullarında, temelinde tarihin en çarpıcı olaylarından birinin olduğu, aşkın ve dostluğun sınandığı, nefes kesici bir hikâye anlatıyor.

….VE BAZI SORULAR SONSUZA KADAR YANITSIZ KALIR


YAZARIN NOTU
Her öykü kendi âşığını bulur.
Bu öyküye İrlanda’nın kuzeydoğu kıyısında, görkemli Mourne Dağları’nın ırak gölgelerine sığınmış Collon köyünü ziyaret ettiğimde âşık oldum.
Harikulade vitraylarıyla 1813′ten kalma Presbiteryen köy kilisesinin mezarlığında, ülkelerindeki Ekim Devrimi’nden kaçıp İrlanda’ya sığınmış bir avuç Rus’un unutulmuş mezarları başında.
Hâlâ bir sır perdesiyle sarılmış bir girişimi, 1918′de Rus Çarı’yla ailesini kurtarmaya yönelik dikkat çekici bir planın ilk yankılarını orada işittim. Birçok dalıyla köklerini derinlere salan bu gizem, araştırdığım en güç öykülerden biri oldu.
Rus Devrimi’nin ateşli günlerinde St. Petersburg’da başlayan öykü İrlanda’nın bir köy mezarlığındaki birkaç mezarda son buldu. Aradaysa yirminci yüzyılın en inatçı sırrına cevap verebilecek çok karmaşık bir komplonun çoktan yitip gitmiş ipuçları kaldı.
Bu kitapta adları belirtilen kişilerden çoğu gerçekten yaşadı; Tobolsk’lu Aziz Yuhanna Kardeşliği adı verilen karanlık tarikat da gerçektir.
Okuyacaklarınızdan çoğu gerçekten yaşandı.
Gerisiyse, ufak bir bölümü kurgu; yazarın öyküsüne hayat vermek için kullanmak zorunda olduğu anlatı mozaiğinden parçalar.
Ancak hangi bölümün gerçek, hangisinin kurgu olduğu konusunda kararı size bırakıyorum.



KİTABA BAŞLARKEN;
“En büyük sırların toprağın altında olduğuna, gerçeği de sadece ölülerin söylediğine inanıyorum.”
“O dönemde binlerce insan öldürülmüştü, sadece Rusya’nın Çar ailesi Romanovlar değil: Çar ve Çariçe, dört güzel kızları ve on dört yaşındaki oğulları Aleksey. Kurşunlanarak, süngülenerek öldürüldüler, kafatasları tüfek dipçiğiyle ezildi, cesetleri sülfürik asitte eritildi.
Mahpus tutuldukları İpatyev Evi kentin yerlilerince Ölü Ruhlar Evi olarak anılırdı. Oysa Kızıllar o kadar çok insan öldürmüş, cesetlerini Yekaterinburg dışındaki maden galerilerine, ormanda işaretsiz kitlesel mezarlara atmışlardı ki, halk Yekaterinburg’a ölü Ruhlar Kenti adını takmıştı.”


ÖZET:

BUGÜN

Adli Patolog, Dr. Laura Pavlov ve ekibi Yekaterinburg yakınlarında Arkeoloji kazısı yapmaktadırlar. Kazının amacı Rus Devrimi’nin Kızıl terör dönemi sırasında gerçekleşen kitlesel infazla ilgili kanıtlara ulaşmaktır. Kazı esnasında donmuş iki cesetle karşılaşırlar. Bunlardan biri bir kadına aitken; diğer ceset tam olarak çıkarılmadığından çocuk mu yetişkin mi olduğu bilinmemektedir.

Donmuş toprak derin dondurucu görevi yaptığından cesetler büyük ölçüde korunmuştur. Kadının kapalı olan elinde ön yüzünde Romanov Kraliyet Arması’nın, arka yüzünde ise bir yazının bulunduğu bir madalyon vardır. 


ROMANOV KRALİYET ARMASI

Dr. Pavlov bulduğu madalyondan ve kadından sonra harekete geçer. Yekkaterinburg’dan Moskova’ya, ardından Londra’ya ve son olarak Dublin’e uçar. Dublin’de Collan adlı kasabada Presbiteryen mezarlığında Dr. Michael Yakov ile buluşur. (Kızıl Devrim’den kaçıp İrlanda’ya sığınan bir avuç Rus’un bulunduğu mezarlık)

Dr. Yakov Romanov dönemi ile ilgili araştırmalara gönül vermiş yaşlı bir adamdır. Pavlov’un kazı yaptığı bölgede cesedin bulunacağı ve madalyon ile ilgili öngörüde bulunmuş, Pavlov’la iletişime geçmiştir. Pavlov başlangıçta ciddiye almadığı adama cesedi bulunca kayıtsız kalamamıştır.

Ceset ve madalyon ile ilgili konuşmaya başlarlar. Dr. Yakov, daha sonra hikâyede son derece önemli bir yere sahip olacak Çeka Üst düzey yetkilisi Komiser Lenoid Yakov’un oğludur. Hikâyeyi babasından duymuştur ve 1918 yılında başlayarak anlatmaya başlar.
Rusya’da Yuri Andreyev ve Lenoid Yakov, Almanya’da Lydia Pyan, St Petersburg’da Philip Sorg, İrlanda da Boyle sahneye bir bir çıkarlar. Tabi ki St Petersburg’lu iş adamı ile evlenen Hanna Volkov’u unutmamak lazım.

Bugün ile başlayan hikâyemizde ardından devrim Rusya’sına gidiyoruz. Lenin yönetimindeki Bolşevikler yönetimi ellerine almış, yüzlerce yıllık Romanov hanedanlığı sona ermiştir. Çar ve ailesi Yekaterinburg’daki İpatyev evinde hapis tutulmaktadır. Çarı ve ailesini kurtarmayı akıllarına koyan bir grup Bolşevik karşıtı Rusya'ya gelip son derece tehlikeli bir maceraya atılırlar.

Mezarlıkta “BUGÜN”de başlayan macera yine aynı yerde “BUGÜN”de biter.

Dahası Kitabımızda…


KİTAPTAN NOTLAR:
Öncelikle Rus Klasklerini okumayı çok sevdiğimden Çar ailesi ile ilgili pek çok bilgiye rastlamıştım, fakat kurşuna dizme sahnesi beni gerçekten çok sarstı. Özellikle de Aleksey’in ölümü.


Roman zaten mevcut şüphelerden Anastasia’nın katliamda ölmediği şüphesinden yola çıkılarak yazılmış. Romanov ailesi ile ilgili araştırma yaparken gördüğüm fotoğraflardaki dört genç kızın ve 13 yaşındaki bir çocuğun ekranda bakan solgun yüzleri de eklenince okuduklarıma son derece etkileyici geldi roman bana.

Romanda Aleksey’in yürüyemediği ve hasta olduğu sıkça yazılıyor. Okuduğum kaynaklarda "hemofili" hastası olduğuna sıkça yer veriliyor ancak,  Aleksey nette gördüğüm fotoğrafların bir çoğunda ayakta durmaktaydı. Bu kısmı anlayamadım. 

Elbette romanda savaş olunca, ölümlerde sıklıkla yer alıyor. Yuri Andreyev’in oğlunun ölüm sahnesi de son derece dokunaklıydı. Yazarı Yuri’nin oğlunun cesedi ile karşılaştığında yaşanan duyguları okuyucuya geçirmekte başarılı bulduğumu söylemeden geçemeyeceğim. Sahne devam ediyorken ben de tutamadım gözyaşlarımı.

Kısaca toparlayacak olursam; roman edebiyat ve sinema dünyasında sıklıkla işlenmiş bir konudan esinlenerek yazılmış. Konusu çok orijinal olmamasına rağmen; yazarın duyguları okuyucuya geçirmedeki başarısını beğendim. Ve buna dayanarak romanı tavsiye edebilirim. 


YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE...


ROMANOV AİLE FOTOĞRAFLARI NETTEN ALINTIDIR. 


21 Ekim 2013 Pazartesi

DOĞAN ERDEM - SIĞIRCIĞIN İNTİHARI

MERHABALAR;

Sevgili Dostlar;

Geçtiğimiz aylarda okuduğum ama fotoğraflarını bir türlü çekemediğim için paylaşamadığım bir kitap ile karşınızdayım. 

DOĞAN ERDEM'in İkinci Kitabı "SIĞIRCIĞIN İNTİHARI"


ARKA KAPAK:
Yazarlar kimi şehirlere sahip çıkar, şehirler de yazarların adlarıyla özdeşleştirilirler. İstanbul'u da sahiplenenler olmuştur elbet; ama, yazın dünyasının sahiplendiği şehirlere öfke taşıyanlar da vardır. Büyük şehirlerin tümüne duyulan öfkedir aslında bu.

Modern dünyanın, nasıl içimizi boşalttığını, bizi soğuk ve yalnız bir insan müsveddesine dönüştürdüğünü betimlerler. Doğan Erdem bu manada İstanbul'la cebelleşmeyi seçiyor. Küçük bir kasabada, modernitenin kapıları zorlamadığı sade bir dünyada, kendimizin farkına vararak yaşama hevesini depreştirmeyi yeğliyor. Ama yazar bu seçiminde de huysuz ve aksi...

Doğan Erdem, roman kahramanı Özer'i çocukluğunun travmalarını anımsayacağı, küllenen acılarını ortaya çıkaracağı bir yere taşımayı seçiyor. Yorulmuş bir şehirli için kalan tek umudu; yani ücra bir kasabada, içine dönüp kendini keşfederek yaşayabilme beklentisini de yok etmeyi, okuyucusunu umutsuzluğa sürüklemeyi tercih ediyor yazar.

Şehrini taparcasına sevenlerle, taşrayı sade ve ruh yüklü bulanları kızdıracak kadar ileri giden bir roman oluyor en sonunda "Sığırcığın İntiharı..."

Doğan Erdem, şehirlerin nimetlerinden ustaca faydalanmayı bilen, küçük kasaba düşleri kurup hala saf olduğunu düşünen toplumsal bir kesiti öfkelendirecek, uygunsuz, rahatsız edici, sorgulayan bir roman koyuyor önümüze.

Hiçbir satırını atlamadan okuyun. Sizi anlatan her tümcenin altını çizin. Her korkunuzla yüzleşin. Umudu umutsuzlukta aramayı deneyin. Olacak.
"Memleket denilen şey bir yere ait olmanın sonucudur ve ben bu yaşa değin hiçbir yere memleket demeyi beceremedim. Ait olmak tutsaklıktır, diyordum soranlara. Oysa bazen kendimi dahi inandıramadığım bana saçma sapan gelen bir laftı. Bir yere ait olmayı çok isterdim aslında. Caddelerinde yürürken tanıdığım, çekinmeyeceğim, kendimi kollamak zorunda olmadığım insanlara rastladığım bir yere... Üstümden yağmur boşalırken sığınacağım bir saçak altı kadar korunaklı duyumsayacağım bir yere..."


ÖZET

“Sığırcık uçtu üstünden, İstanbul’da… Eski kıtada bir şehrin üzerine çullanmışlardı bulut bulut. Ben İstanbul’da bir tanesini bile görmemiştim önceden, ne o yakada ne de bu yakada. Aslında sığırcık görebilecek halim de yoktu. Ne sığırcıklardı, ne de öteki kuşlar ya da börtü böcek benim yaşamımda odaklanabileceğim, güzelliklerini izleyip, keyif alabileceklerim… benim görebildiklerim pahaı, ucuz,kolay, zor, iyi ya da kaçırılmaz yeni fırsatlardı. Ben de her İstanbullu kadar bakar kördüm. Görmem gerekenleri görüyor, kalan dünyayı umursamadan vakti dolduruyordum.” ( Sayfa 7)

Cümleleri ile başlıyor romanımız. Özer icralık malları en ucuza mal edip, satan bir şirkette çalışmakta ve iyi de para kazanmaktadır. Toplantı için gireceği odayı karıştırıp, odadaki üç bürokratla dalga geçinceye kadar. Bu olaydan sonra şirketten atılır. Tam şirketten çıkmak üzereyken; iki yıl önce tanıştığı, aynı kasabadan olduğu kurye ile karşılaşır. O güne kadar kuryeye pek de yakınlık göstermeyen hatta görmezlikten gelen Özer o gün ona yakınlık gösterir. Kurye Cemil, Özer’in babasını da tanıyor ve tüm hikâyesini de biliyordur.


Cemil ile içmeye giderler. İçkili oldukları esnada Cemil’in kasabaya gitme teklifini kabul eden Özer; ertesi gün Cemil’i ve yanından ayırmadığı M.Bartlett’in  “GÖLGESİ ÜSTÜMDE” adlı kitabını da yanına alarak kasabaya doğru yola çıkar. Ancak kasabaya çok yaklaştığında bile içinde geri dönme isteği hâkimdir. Kasabanın girişinde ilk olarak arkadaşı Ferhat ile karşılaşır. Geçmişe doğru iç yolculuk başlar böylece…

Yıllar sonra kasabaya dönüş, Özer için, babasıyla, kasabalıyla, eski aşkıyla, intihar eden annesiyle ve kendisiyle yüzleşme olacaktır.  Acaba bu yüzleşme Özer’ ne getirecektir…

DAHASI ROMANIMIZDA….


KİTAPTAN NOTLAR

Doğan Erdem’in ikinci romanı olan Sığırcığın İntiharı’nı bir fuarda satın almıştım. Yazarı tam olarak tanımama rağmen adının yabancı gelmemesi, arka kapak yazısının okuyucuyu etkilemedeki başarısı etkili oldu kitabı almamda.

Romanımız İstanbul’da başlamakta. Ardından yazarın ismini vermediği ancak; kullanılan şive, Almancıların çokluğu ile sezdirdiği kasabaya doğru başlıyor yolculuğumuz. Sonra yavaş yavaş yüzleşmeler ve iç hesaplaşmalar başlıyor. Özer’in annesinin intihar öncesi hazırlığına şahit olduğu cümleler kitabın en etkileyici kısımları...

“Canına kıydığı gece de aynısını yaptı. Bu kez aynasını yere indirmişti. Saçlarını taradı. Suratında her zamanki dalgın ifadeyle aynada taradığı saçlarına bakıyordu. Görmüyordu ama. Benim içeri girip uzun uzun onu izleyişimi de görmedi. Gözleri bu kez bir kaplumbağanınki kadar küçülmüş, ağlamaktan yeşili yok olup tümden kırmızıya dönmüştü. Dudağının bir yanında babamın elinden çıkmış izleri gördüm. Yakası açık çiçekli uzun bir entarisi vardı. Yatarken hep giydiği eski püskü bir şey, onu giymişti yine. Duyup görmesi için bir iki aksırıp öksürdüm. Aynada o zaman gördü benim de yanında olduğumu.”



Yazar bu duyguları elbette romanımızın başkahramanı Özer üzerinden okuyucuya yansıtıyor. Özer işiz kaldığı için önce çok üzülmüştüm ama kadınlara bakış açısını yansıttığı kısımlarda ona kızıp, “oh olsun” bile dedim. Ardından da kasabada Fatine ve Şerife ile geçen bölümlerde ona kızgınlığım üst seviyeye çıktı. Son olarak da babasıyla yüzleşmesinde acımaya başladım. Kısacası ona karşı birden fazla duygu besledim.

Bu cümlelerin ardından söylemeden geçemeyeceğim. Yazarın kadın erkek ilişkilerini işlerken; göz önüne serdiği sınıfsal farklılıklar da dozunda işlenmiş. Yazarın İstanbul’da kadınlara bakışı farklı iken, kasabada Şerife ile hala ilk aşkın saflığını yaşamasının, Özer’in içindeki saf kalan tarafı iyi yansıttığını düşünüyorum.


Bir de yazarın ara ara “İntihara Övgü” niteliğindeki M.Bartlett’in GÖLGESİ ÜSTÜMDE”adlı kitabından kitaba aktardığı satırlar Özer’in bilindik sonuna okuyucuyu tamamen hazırlıyor diye düşünüyorum. Ama bazen bu bölümler kitabın ana konusundan beni uzaklaştırmasın ya da merak duygumdan dolayı bu bölümleri atlayıp daha sonra geri döndüğüm de oldu. Gölgesi Üstümde kitabını nette araştırınca karşıma Doğan Erdem’in “Sığırcığın İntiharı” çıkınca Gölgesi Üstümde’nin kurgu olduğuna kanaat getirdim.

Sonuç olarak; Doğan Erdem’le tanıştığım bu ilk romanda yazarın kalemini, konuyu ele alış biçimini beğendiğimi söylemeden geçemeyeceğim. Bundan sonra da; yazarın adıyla birlikte sıkça anılan ilk kitabı “İda’nın Merhameti”ni kısa sürede okumak istemekteyim.


YENİ PAYLAŞIMLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE….

22 Eylül 2013 Pazar

ZÜLFÜ LİVANELİ - KARDEŞİMİN HİKAYESİ

MERHABALAR; Blog Dostlarım;

Son dönemlerin çok satanlar listesinin üst sıralarındaki yerini ısrarla koruyan ve benim de kayıtsız kalamadığım bir kitap ile karşınızdayım... 

ZÜLFÜ LİVANELİ'nin Son Kitabı 

"KARDEŞİMİN HİKAYESİ"


KİTABA BAŞLARKEN;

“İnsan
Bir damla kan ve bin endişe” (Şirazlı Sadi 13.yüzyıl)

“Ey benim şahım; hayatımı bağışladım sana
karşılığında hikâyelerimi çaldın benden.
Oysa ben sadece hikâyelerde yaşayabilirdim.
Şimdi onlar tükendi ve benim hikâyem de sona erdi.”

(Şehrazad’ın Ölümü, İntizar Hüseyin)


ARKA KAPAK:

“Aşk bir uçurum kenarında gözü bağlı yürümektir" .

Sakin bir balıkçı köyünde genç bir kadının cinayete kurban itmesiyle başlar her şey. Dünyadan elini eteğini çekmiş emekli inşaat mühendisiyle, genç güzel ve meraklı gazeteci kızın tanışmasına da bu cinayet vesile olur.
Kurguyla gerçeğin karıştığı, duyguların en karanlık, en kuytu bölgelerine girildiği hikâye, daha doğrusu hikâye içinde hikâye de böylece başlar. Modern bir Binbir Gece Masalı’nın kapıları aralanır.

Kardeşimin Hikâyesi’ni okurken her sayfada yeni bir gerçekliği keşfedecek, kuşku ile kesinliğin sınırlarında dolaşacaksınız. 



Mantıksız gibi geliyor ama o sabah uyandığımda tuhaf bir haber alacağımı biliyordum. Karadeniz’in lacivert dalgalarıyla baş başa kalmış olan bu ıssız köyde geçen her gün birbirinin aynısı olduğu için burada insanların heyecanla konuşacağı olaylara pek sık rastlanmazdı. O günün de ötekiler gibi sessizce akıp gitmesi gerekirdi ama galiba başka şeyler olacaktı. O mahmur sabah saatlerinde bir cinayet haberi alacağımı bilmiyordum elbette ama bir haber gelecekti. Daha yataktan çıkmamıştım, gözlerim kapalıydı, arkalarında fosforlu çizgiler bırakarak yıldırım hızıyla hareket eden mor tavşanları izliyordum.”

Cümleleriyle başlıyor romanımız. Çok geçmeden insanlardan ve hayattan elini eteğini çekmiş; insani duygulardan tamamıyla arınmış, kitaplarıyla ve köpeğiyle, nadir görüştüğü kardeşiyle yarattığı dünyasında; Karadeniz kıyısında Podima Köyü’nde kendi halinde ve sakin yaşamayı seçen romanımızın başkahramanı Ahmet Arslan; evinin temizlik işleriyle ilgilenen Hatice Hanım’ın telefonuyla güne uyanır. 


Hatice Hanım’dan arkadaşı Arzu’nun katledildiğini öğrenir. Arzu, kendisinden yaşça çok büyük ve zengin bir adamla evlenip Podima'ya yerleşen hayat dolu bir kadındır. Ahmet Arzu’yu daha yedi-sekiz saat önce kocası Ali’nin resim sergisi için verilen davette görmüştür. Davet sonrası İstanbul’dan gelen misafirleri ana yola çıkarmak için evden ayrılan kocasından sonra Ahmet de davetin yapıldığı evden ayrılmıştır. Ali, yarım saat sonra eve geri döndüğünde Arzu’nun kanlar içindeki cesedi ile karşılaşmıştır.

Olay sakin bir hayat yaşanan köyde bomba etkisi yaratmıştır. Ahmet’in olayı öğrenmesinin üzerinden birkaç saat geçtikten sonra evine bir gazeteci gelir. Genç kız kendisiyle Arzu ile ilgili röportaj yapmak istemektedir. Ölümünden önce Arzu’yu son görenlerden olması ayrıca Arzu’nun Ahmet’i evinde sık sık ziyaret etmesi, onunla vakit geçirmesi buna nedendir.

Ahmet ilk gördüğü andan itibaren kıza duymaya başlar. (Bu bölümler bana Jean Reno'nun "Leon"filmini hatırattı.)  Onu yakınında tutmak için önce cinayet ile ilgili hikâyeler anlatır. Bu hikâyeleri de gözlemlerine dayandırır. Örneğin; Arzu ile  Ali’nin bebeklerine bakıcılık yapan Bulgar hizmetçi Svetlana’nın Arzu ve Ali’ye bakışından bir hikâye kurgular. Olay günü Svetlana’nın tutuklanması Ahmet’in öngörüsü ile örtüşür.

Ardından başkahramanımız Ahmet “Kardeşinin Hikayesi”ni anlatarak genç kızı evinde tutmayı başarır. Anne ve babalarını kaybettikleri trafik kazasından başlayarak günümüze kadar anlatır kardeşinin hikâyesini.



KİTAPTAN NOTLAR;

Öncelikle Kitabımızın başkahramanı Ahmet Bey'in hastalığı çok ilginç geldi bana; "Blunted Affect" hastalığın özelliklerini kitabın ilerleyen bölümlerinde parça parça öğrensek de hastalıkla ilgili araştırma yapınca, kitabın başından itibaren bana ilginç gelen; özellikle de Arzu'nun ölümünü duyduğunda Kahramanımızın şaşırma, üzüntü hissetmemesi durumu ile ilgili taşar yerine oturdu benim için. 

Arzu'nun ölümüne değinmişken; söylemeden geçemeyeceğim, pek çok arkadaşımın da gözünden kaçmamış olan durumu. Arzu’nun öldürülmesinden sonra, Ahmet ifadesi alınmak üzere çağrılır ve ifade verdikten sonra nezarette kalır. Burada ilginç olan Ahmet’in nüfus kağıdını kullanan Mehmet’in fark edilmemesi. 1953'te doğan Ahmet, 1963'de trafik kazasında ölmüştür. T.C Numarası uygulaması 1999'da başlamıştır. T.C numarası uygulanmasından uzun süre önce ölmüş olan Ahmet’in nüfus kağıdında T.C numarası olamaz ve Mehmet’in yalanının fark edilmesi gerekirdi. Kaldı ki artık hastanede randevu alınırken bile istenen T.C numarasına milletvekilliği de yapmış bir yazarın dikkat etmemesi bence kitabın önemli kurgu hatalarından. Keşke Yazar bu kısmı farklı bir biçimde bağlasaydı.

Romanın başkahramanı oldukça ilginç bir kişilik sosyal bir gelişim bozukluğu var, insani duyguları yok ve insanlarla temas kuramıyor. İnsani duyguları anlamak için bolca okuyor. İnsanlarla temas ihtiyacını “sevgili” adını verdiği aletle karşılamakta.  Sevgili sarılma makinesi denen, otistikler için tasarlanan bir aletten hareketle kahramanımız Ahmet’in tasarımı.

Adını kitabın sonunda öğrenebildiğimiz gazeteci kızın davranışları, yaşıyla birlikte değerlendirildiğinde biraz çocukça ve şımarıkça geldi. Hele bir de bir cinayet haberini kovaladığı düşünülürse... Sürekli çatışmalarına, Hatta ilk başlarda cinayeti Ahmet Bey’in işlediğini düşünmesine rağmen, hele bir de “sevgili”yi gördükten sonra Ahmet’in evinde kalması da son derece ilginç geldi bana.


Yazar kitabın pek çok yerinde pek çok farklı kitaptan alıntılar ya da göndermeler yapıyor. Bu alıntıların bazıları okuduğum kitaplardan olduğu için zorlanmadım fakat bazıları bana son derece yabancı kitaplardı. Yazarın alıntıları dipnot olarak vermemesi, bana göre bir eksiklikti. Cümleleri nete girip, kimin olduğunu araştırmak bolca vaktimi aldı ve beni yordu. Bunun sonucu olarak uzun bir okuma listesi oluşturmak zorunda kaldım.

Kitapta en sevdiğim bölümler "Mor Tavşanlar" ve "Su içen Minareler"oldu. Beni en etkileyen kısımlar ise "Mehmet'in Ahmet'i Ziyareti" ile "Ahmet'in Hayatı Boyunca Yediği Hayvanları Gördüğü Rüya" oldu. 

Sonuç olarak Kardeşimin Hikayesi, Serenad’ın damağımda bıraktığı tadı bırakmakta eksik kaldı. Ancak bence yazarı oluşturduğu karakterle ilgili olarak kutlamak istiyorum. Oldukça ilginç bir karakter. Yine de bu garip adamı sevdim diyebilirim.

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE...


21 Eylül 2013 Cumartesi

KİTAP OKUMAK İSTER MİSİN?

MERHABALAR; Blog Dostlarım;
 
Geçtiğimizi günlerde Adadeniz bloğunda görmüştüm bu paylaşımı.. Ben de hemen linke tıklayarak şartlarını yerine getirdim...
 
Fotoğraf
 
Bugün gelen mesajla istediğim kitapların içinde bulunduğu kargomun yola çıktığını, büyük ihtimalle de pazartesi elime ulaşacağını öğrenince çook mutlu oldum..
 
Uzun zamandır okumak istediğim "Uçurtma Avcısı"
 
Uçurtma Avcısı 
 
Ve son dönemlerde popüler olan "Tanrının Unutulan Çocukları" (İki kitabın kapaklarındaki benzerlik göze çarpıyor ilkin...)
 
Tanrının Unutulan Çocukları
 
 Doğrusu bu kadar hızlı bir ulaşım beklemiyordum... Kitap veren altın bulsun diyorum ve teşekkürlerimi sunuyorum kendilerine...
 
GÖRSELLER NETTEN ALINTIDIR...

31 Ağustos 2013 Cumartesi

ÇEKİLİŞ SONUCU


KİTAPLARIM OLMADAN ASLA'NIN İLK ÇEKİLİŞ TALİHLİSİ 


24 Numaralı katılımcı Ada ve Deniz..

Merhaba keyifli çekilişler dilerim:)))

http://adadenizi.blogspot.com/2013/07/kitap-cekilisi.html
bloglovinde varım zaten doğal olarak izleyicinim....
saadetuslu@hotmail.com


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...