12 Ocak 2015 Pazartesi

N.H. KLEİNBAUM - ÖLÜ OZANLAR DERNEĞİ

MERHABALAR,

Günlerdir Türkiye'nin tüm bölgelerini esareti altına alan kar bugün Çorlu'ya da düştü. Okullar öğleden sonra tatil olunca bloguma zaman ayırayım istedim. Çok severek okuduğum ve ardından izlediğim kısa zaman muhteşem bir eseri paylaşmak istiyorum sizlerle...

“Çünkü kim ne derse desin, sözcük ve fikirler dünyayı değiştirebilecek güce sahiptir.” (s. 36)


ARKA KAPAK

Todd Anderson ve arkadaşlarının Welton Akademisi’ndeki yaşamları, yeni İngilizce öğretmenleri Bay Keating’in gelmesiyle birlikte inanılmaz biçimde değişir. Bay Keating onlara olağanüstü ve farklı bir hayatın kapılarını açar. Ondan etkilenen yedi arkadaş, Ölü Ozanlar Derneği’ni tekrar faaliyete geçirirler. Bu gizli dernekte ailelerinin baskı ve beklentilerinden uzakta tutkularını özgürce yaşayabilmektedirler. Keating onları ölü ozanların büyük eserleriyle tanıştırdığında yalnızca dilin güzelliğini öğrenmekle kalmayıp, yaşamın her anının ne kadar önemli olduğunu da ayrımsamışlardır.

Ne var ki Ölü Ozanlar Derneği’nin üyeleri, bu yeni kazandıkları özgürlüğün ne kadar acı sonuçlar doğurabileceğini çok geçmeden göreceklerdir.
Robin Williams’ın başrolünü oynadığı film yıllarca anılardan silinmeyecek ve bu kitapla da ölümsüzleşecektir.

robin-willams-listelist-4711

ÖZET

Vermont’un ıssız tepelerinde 1859 yılında kurulmuş, son derece disiplinli ve akademik başarı odaklı özel bir okul olan Welton Akademisi (takma adı Hell (cehennem)-ton) o yıl 100. yılına görkemli bir açılış yaparak başlamıştır. Okula devam eden öğrenciler yanında okula yeni alınan öğrenciler de vardır. Okulun gözde öğrencisi Jeffrey Anderson’ın kardeşi Todd da okula yeni katılan öğrencilerden biridir.

“Gerçek, altında ayağınızın buz kestiği bir yorgana benzer !” (s. 65)

Ayrıca okulun açılış töreni esnasında, emekli olan İngilizce öğretmeni Bay Portius’un emekli olması üzerine, aynı zamanda Welton Akademisi mezunu olan Bay Keating’in İngilizce derslerine gireceği Müdür Nolan tarafından öğrenci ve velilere duyurulur.


Törenin ardından öğrenciler yatakhaneye ve kampüse doğru dağılırlar. Çekingen bir konuşan Todd odasını Neil Perry ile paylaşacaktır. Neil sayesinde Todd diğer arkadaşları ile de tanışır. Knox Overstreet,  Charles Dalton, Richard Cameron, Pitts, Ginny ve Meeks ile de arkadaşlıkları böylece başlar. Ardından derslere girmeye başlarlar. Gelenek! , Onur! , Disiplin! , Yetkinlik! , düsturları üzerine kurulan Akademide ders programı, rapor ve ödevler ilk günden çok yoğundur. 

“Ormanın içinde kesişen iki yol vardı ve ben en az ayak izi olan yolu seçtim. İşte farklılık budur.” (s. 75)

robin-willams-listelist-999

Öğrenciler okulun mezunu olduğunu öğrendikleri Bay Keating’i eski yıllıklardan araştırdıklarında “Ölü Ozanlar Derneği”nden bahsedildiğini fark ederler. Diğer öğretmenlerinden oldukça farklı bir ders anlatım tarzı olan Bay Keating öğrencilerin gönlünü fethederken, öğrenciler de derneği yeniden canlandırmak isterler. Keating öğrencilerine özgürlüğü, dünyaya farklı açılardan bakmayı öğretir. Ancak Welton Akademisi’nin felsefesiyle tam örtüşmeyen bu ders anlatımı akademi yönetimi tarafından da göz hapsine alınır. Özellikle Müdür Nolan tarafından.

“Bir kadın kutsal bir mağbet gibidir çocuklar. Ona tapınmak için elinize geçen fırsatları asla kaçırmayın.” (s. 105)


Aileleri tarafından gelecekleri planlanmış olan hemen hepsi ileride doktor, mühendis ve avukat olmayı hayal etmeye mecbur olan öğrencilerini edebiyat ve şiirin sarsıcı dünyası ile tanıştırır Bay Keating. Ölü Ozanlar Derneği, öğrencilerin ailelerinin ve okulun baskılarından kurtuldukları, okulun yakınındaki bir Kızılderili mağarasında şiir okudukları ve şiirleri yaşadıkları bir dernek olur onlar için. Geçmişte derneğin okuduğu şiirleri barındıran bir kitabı da (Bay Keating koymuştur.) odalarında bulurlar. Hayatlarını "Carpe Diem (Anı Yaşa!)" ilkesi üzerine kurmaya başlarlar. Bu ailelerinin ve okulun pek de isteyeceği bir şey değildir.

“Ormana gittim, çünkü bilinçli yaşamak istiyordum. Hayatı tutmak ve yaşamın iliğini özümsemek istiyorum! Yaşam dolu olmayan her şeyi bozguna uğratman için. Ve ecel geldiğinde fark etmemek için yaşamamış olduğumu.” (s.124)

robin-willams-listelist-666

Öğrenciler “carpe diem” etrafında hayatlarını kurarlarken; hayallerinin peşinden koşmaya da başlarlar. Neil çok istediği tiyatro oyununda “Bir Yaz Gecesi Rüyası”nda “Puck” rolünü almak için her ne kadar babası izin vermese de direnir. Babasının izni olmadan başrolde oynar. Bu seçimi babasının pek de hoşuna gitmez. Oğlunu oyun sahnelendikten sonra sahneden indirdiği gibi eve götürür. Oğlunu Branden Askeri Okulu’na göndereceğini söyler. Hayali oyuncu olmak olan Neil, için askeri okuldan sonra Harvard’a gidip doktor olma hayali kurmak olası değildir.

Tiyatro oyunundan sonra Ölü Ozanlar, Bay Keating’in de katılımıyla Neil’in şerefine toplanıp, Kaptan (Bay Keating’in) başkanlığında hep bir ağızdan “Kuzuyu kurban edip, kanını sürdün  mü” diye şiir okurlarken Neil; henüz üzerinde tiyatro oyununda giydiği “Puck” kostümü varken babasının silahıyla intihar eder.  

“Buna babasının sebep olduğunu herkes bilmeli! Neil ölmek istemezdi! O yaşamayı severdi!” (s.130)


Ailesi ve okul yönetimi Neil’in ölümünden Bay Keating’i suçlamaktadır. Cenazenin ardından okulda soruşturma yapılır. İlk çözülen Cameron olur.  Çok geçmeden Okul Müdürü Nolan’ın Ölü Ozanlar Derneği’nden de haberi olur. Müdür Nolan’ın zaten ders işleme şeklinden de rahatsız olduğu Bay Keating’den kurtulmak için elinde bir koz vardır artık.

Sorguya alınan öğrenciler de çok geçmeden çözülürler ve okuldan atılmamak için öğretmenleri ile ilgili belgelere imza atmak zorunda kalanlar olur. Derneği yeniden kuran Charlie, okuldan atılır. Bu baskılara sadece Todd Anderson  direnir ve kâğıdı baskılara rağmen imzalamaz. Ancak bu direnç Keating’i kurtaramaz.

Kitap okuldan atılan Bay Keating’in sınıftan özel eşyalarını almak için sınıfa girdiğinde öğrencilerin Müdür Nolan’a ders niteliğinde bir vedası ile son bulur.


KİTAPTAN NOTLAR

Ölü Ozanlar Derneği, N.H. Kleinbaum'un roman olarak yazdığı ve aynı zamanda filme de çekilmiş ayrıca senaryosu ile 1989 yılı En İyi Senaryo Akademi Ödülü'nü kazanmış klasik eserdir.

141 sayfadan oluşan eserde Welton Akademisi’ne devam etmekte olan ergenlik çağındaki 7 gencin başarı odaklı ve disiplinli bir okulda geçen hikayelerinde, ailelerinin kendilerine biçtikleri gelecek planlarına Ölü Ozanlar Derneği’yle tanıştıktan sonra ilk defa baş kaldırmaya cesaret edip, kendileri için kendi hayallerini yaşama cesaretleri anlatılmaktadır. Elbette hayallerini yaşama isteğini çok da kolay gerçekleşmez. Neil’in hayatına mal olur.

Neil’in Puck kostümüyle ve babasının silahıyla intihar etmesi kitabın en dramatik sahnelerden biridir. Belki silahın tetiğini çeken el Neil’indir ama ona eline silah aldıran güç; oğlunun fikirlerine değer vermeyen, Neil’e Neil’in istediğinden farklı bir hayatı yaşamaya zorlayan bizzat öz babasıdır.   

robin-willams-listelist-166

Ölü Ozanlar Derneği katılan öğrencilerin hayatında pek çok farklılık yaratsa da en büyük farklılığı; okula yeni gelen ailesinin gözbebeği olan ağabeyinin her zaman gölgesinde kalmış olan Todd için yaratır. Toplulukta konuşmakta bile zorlanan Todd, son buluşmalarında kendi yazdığı şiiri okuyarak kendini gösterir ilk defa. Bay Keating için de en çok direnen de o olur.
Ben kitabı hem bir öğretmen olarak hem de okuyucu olarak çok etkileyici buldum. Yazarın karakterleri oluşturma biçimi, seçtiği şiirler de kitabı etkileyici yapan unsurlar oldu benim için. Şiirlerin mağara içerisinde yankılanışı hissettim adeta.
Neil’in İntihar sahnesi ile Keating’in veda sahnesi romanın en etkileyici sahneleriydi haliyle. Yazar bu kısımlarda duygu yükselişini iyi yakalaşmış diye düşünüyorum.
Kitabının okunmasını , filminin izlenmesini şiddetle tavsiye ediyorum... 



YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE…
SEVGİLER…


3 Ocak 2015 Cumartesi

YUSUF ATILGAN - ANAYURT OTELİ

MERHABALAR,

2015 Yılının ve blogumun kitap blogumun ( 3. yılı doldurdum, 4'e başladım) 4. yılının ilk kitabı ne olsun diye düşünürken, Yusuf Atılgan olsun istedim. 

Anayurt Oteli, aynı zamanda Ömer Kavur tarafından 1987 yılında sinemaya uyarlanmış, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’dan sonra,  1973’de yazdığı ikinci romanıdır. Ömer kavur tarafından çekilen filmi de Türk Sinemasının en iyi 10 filmi arasındadır.

Romanımız 108 sayfadan ibaret olmasına rağmen yaşattığı ağırlık bir hayli fazladır diyebilirim. Gelelim romanımıza. 


ARKA KAPAK

"Ne ölü, ne sağ" bir yaşamın kahramanı Zebercet. Gözünü ilk açtığı ve yaşadığı Anayurt Oteli'yle aynı kaderi paylaşıyor: Birbirine benzeyen geçici ilişkilerle geçen günler, yalnız ve tek başına sürüklenen bir hayat.

Gecikmeli Ankara treniyle gelen -adını bile bilmediğimiz- kadın otelde bir gece kalır ve
Zebercet'in de, Anayurt Oteli'nin de sessiz akıp giden günlerinin içeriği değişir.

Küçük ayrıntıların tekdüze şaşmazlığında neredeyse takıntılarla sürüklenen bir yaşamın öfkesi de, çaresizliği de büyük oluyor.

Türk edebiyatının unutulmaz bir tipi ve unutulmaz bir mekanı.



ÖZET

Romanımıza ismini veren Anayurt Oteli, İstasyonun arkasındaki alandan ana caddeye çıkan sokağın karşısında, eskiden zengin Rumların da oturduğu bir semtte olduğu için yanmadan kalmış yapılardan, üç katlı bir eşraf konağıdır. (Keçecizade Malik konağı 1255’de yaptırmıştır.) Anayurt Oteli’nin bulunduğu kent ya da kasabanın neresi olduğu kesin olarak söylenmese de satır aralarında bir Ege kenti olduğu sezdirilmekte. Kasaba 1922 yılı Eylül başlarında Yunanlılar tarafından yakılmıştır. İzmir ya da İzmir’e yakındır.

Keçecilerin Rüstem Bey Yangın’dan bir süre sonra İzmir’e yerleşince eskiden nüfus katibi olan Ahmet Efendi’nin üstelemesiyle konağı otel yapar. Ahmet Efendi’nin ölümünden sonra görevi oğlu Zebercet alır.

Otel katibi Zebercet, 1.62 boyunda, 54 kg ağırlığında 33 yaşındadır. Romanımızdaki hikâye 1963’de geçmektedir. Zebercet, 28 Kasım 1930’da yedi aylık doğmuştur. 



“Bu doğumda gerçekten sabırsızlık diye bir şey varsa sabırsızlık edenin ana karnındaki dölüt olduğu düşünüleceği gibi anası olduğu da düşünülebilir. İkinci olasılık daha akla yatkındır. Ana karnındaki dölütten doğmuş-büyümüş bir insan davranışı beklemek saçmadır; ama ilerlemiş yaşta, kırk dört yaşında gebe kalan bir kadın böyle bir sabırsızlığa kapılabilir; üstelik bu kadın bundan önce biri iki, biri iki buçuk, biri üç aylık üç çocuk düşürmüşse. gene de, haksız da olsa, bu suçlamalar Zebercet'i olumlu yönde etkiledi: büyüdükçe sabırlı, ağırbaşlı bir insan oldu.” (s. 13)



Babası Ahmet Efendi adını ebenin benzetmesi üzerine koymuştur.  

 “…pamuğa sarılıp inci kutusuna yatırılır bu; Zebercet koyun adını” (s. 13)

Annesi onu doğurduğunda 44 yaşındadır. Okulu bitirdiği yaz sünnet olur. Aynı yaz annesi ölür. Babası sanki otel katipliğini kimseye bırakmamak için Zebercet, askerliğini bitirip geldikten iki ay sonra ölür. Babası öldüğünde 63 yaşındadır. Kendisini otelin duvarları ile sınırlayan Zebercet'in dış dünya ve insanlarla ilişkisi çok az ve yüzeyseldir.
Zebercet, Rüstem Bey’in önerisi ile oteldeki işleri görmesi için bir kadın alır otele: Zeynep. 

Saçları kumral, gözleri koyu mavi. Yüzü uzun, burnunun ucu kalkık, ağzı büyükçe, biraz dişlek, dudakları kalın. Orta boylu, balık etinde; bacakları az eğri. Otuz beş yaşlarında. (s.14) 

Kadını çalışmaya Sindelli isimli bir dağ köyünden dayısı Çalık Ali getirmiştir otele. Anne babasının ölümünden sonra kadın dayısının evinde kalmaktadır. Parasını da dayısı alır. Daha önce iki defa evlenmiştir. İlkinde kız çıkmadığı için geri getirilmiştir. İkinci de çok uyuduğu için. Otelde Zebercet ve ortalık hizmetlerini görmesi için alınan ortalıkçı kadın dışında başkası yoktur. 


Birbirine kopyalanmış gibi benzeyen günler geçip gitmektedir. Perşembe gecesi gecikmeli Ankara treniyle gelen bir kadının otelde bir gece kalıp ertesi gün gene geleceğini söyleyip gitmesiyle başlar her şey. Zebercet kendisini bekleyen kadını beklemeye koyulur.

Kadın; Yirmi altı yaşlarında. Uzun boylu, göğüslü.  Saçları, gözleri, kara; kirpikleri uzun, kaşları biraz alınmış. Burnu sivri, dudakları ince. Yüzü gergin, esmer. (s.16)  

“ merhaba odam boş mu? merhaba oda boş mu? odam boş mu? yeriniz var mı? iyi akşamlar, yeriniz var mı? iyi akşamlar döndüm ben, odam boş mu?”
Zebercet kendisini bu kadının geri geleceği ana hazırlar. Her zaman gittiği berber dışında farklı bir berbere gidip bıyığını kestirir, yeni kıyafetler alır.
“karyola demirindeki havluya, yatağın ayak ucuna atılmış yorgana, kırışık yatak çarşafına, terliklere, sandalyeye, masasındaki gece lambasına, bakır küllükte bitmeden söndürülmüş iki sigaraya, tepsideki çaydanlığa,süzgüye,çay bardağına, tabaktaki şekerlere...”


 Aynı zamanda kadının odasını, çay içtiği bardağı, unuttuğu havlusunu bile olduğu gibi korur. Odada kalmak isteyen Emekli Subay olduğunu söyleyen adama da odayı vermez. Romanın büyük bir kısmında otelde müşteri olarak kalır. Çok okumakta, genelde otelin girişinde oturmaktadır. 

Kadının geldiğinde odasını bıraktığı gibi bulmasını ister sanki. Odaya Ortalıkçı Kadının girmesine, temizlik yapmasına dahi izin vermez. Çok geçmeden de takıntı haline getirdiği kadının odasında kalmaya başlar. Bu esnada Tren saatleri de takıntı olmuştur Zebercet için. Sürekli kulağı siren sesinde, gözü kapıdadır.

Zebercet bir süre sonra otele müşteri de almamaya başlar. Zaten takıntılı ve asosyal olan Zebercet tamamen içe kapanır.  Ortalıkçı kadını da köyüne gönderecektir. Ara ara uyurken cinsel ilişki yaşadığı kadın ile cinsel ilişki yaşarken kadını boğarak öldürür. Kadına düşkün olan kediyi de başına vurarak öldürür.


 Otele müşteri almamaya devam eder. Kadının cesedi de odasındadır. Kadını soran bakkala da kadının artık köyüne döndüğünü, otelin de tadilata gireceğini söyler. Çok geçmeden yanılsamaları, takıntıları Zebercet’i tamamen etkisi altına alır.

Sanrılarıyla beraber beklenen sona adım adım ilerler Zebercet...

“...Yeryüzünde canlı kalmanın birbakıma suç işlemeden olamayacağını bilmeyen, kendilerini suçsuz sanan insanlardan çekiniyor, utanıyordu...” (s.96) 

“... Ne oldu? Yapmayı unuttuğu birşeyi mi anımsadı birden? Ya da yeryüzünde tek gerçek değerin kendisine verilmiş bu olağanüstü yaşam armağanını korumak, her şeye karşın sağ kalmak, direnmek olduğunu mu anladı giderayak? Yoksa bilinçsiz canlı etin ölüme kendiliğinden bir tepkisi miydi bu?...” (s.108)



KİTAPTAN NOTLAR

Öncelikle kitabın genel havasından bahsetmek istiyorum. Roman boyunca karamsar ve tek düzeliğin sıkıcı havası hissedilmekte. Ana karakter Zebercet de sanki bir türküden esinlendiği gibi “Ne yaşıyor ne de ölü”. Tek çivisi sökülen anayurt oteli levhasının ucunun yeri göstermesi de ironik doğrusu. Sanki Zebercet çoktan ölmemiş de mezar gibi kasvetli bu otele mahkûm olmuş gibi.

Romanın 12.-17. Sayfaları arsında romandaki karakterleri ayrıntılı bir biçimde anlatmış. Hatta romanın ilerleyen sayfalarında önemli bir yere kavuşacak havluya bile yer vermiş. Ancak havlu ile ilgili anlamadığım nokta aynı havludan Emekli Subay Olduğunu Söyleyen Adamda da olması. Buradaki mesajı anlayamadım.

Yalnızlığından dolayı acıma duygusu uyandıran Zebercet, ilerleyen bölümlerde iğrenme, hatta tiksinme duygusu uyandırdı bende. Horoz dövüşünde tanıştığı Ekrem ile ilgili düşünceleri iğrenme duygumu tamamen tetikledi doğrusu.

Romanda karakteri anlamamızı sağlayacak noktalar yazarın noktalama işaretlerine de pek fazla yer vermediği ara ara sayıklamaya benzeyen monologlar. Zebercet’i duygusal olarak sona sürükleyen süreci göstermek bakımından son derece iyi kurgulanmış.

Sonuç olarak; kurgu ve dil anlamında çok beğendiğim, ancak karamsar havası ve sevimsiz sahneleri ile üzerime kasvet havası çöktüren bir kitap oldu. 

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE... 

24 Aralık 2014 Çarşamba

JOHN KATZENBACH - PSİKOANALİST

MERHABALAR KİTAPSEVERLER... 

Psikolojik - Gerilim türünde bir kitabı paylaşmak istiyorum sizlerle.. 


ARKA KAPAK

“53. Doğum günün kutlu olsun doktor:
Ölümünün ilk gününe hoş geldin.
Geçmişinden bir yerlerden geliyorum. Hayatımı mahvettin. Nasıl ya da neden olduğunu hatırlamayabilirsin, ancak mahvettin. Şimdi ben de senin hayatını mahvedeceğim. Başta sadece seni öldürmem gerektiğini düşündüm. Sonra bunun fazla kolay olduğunu fark ettim. Kendini öldürmenin daha iyi olacağına karar verdim.
Kendini öldür doktor!

Seninle bir oyun oynayacağız. Yarın sabah altıdan itibaren, kim olduğumu bulabilmen için on beş günün var. Vereceğim ipuçlarıyla başarılı olursan, seni affedeceğim. Yapamazsan o zaman… bu mektubun ikinci sayfasında isimleri yazan 52 akrabanın hayatlarını tek tek mahvedeceğim.”

Doktor Starks’ın kaderi , intikamını dolambaçlı yollardan almak isteyen ürkütücü derecede zeki bir psikopatın elindedir. Bu deli adamı durdurmanın bir yolunu bulmak zorundadır. Yoksa deliren kendisi olacaktır.



ÖZET
1.       KISIM: TATSIZ MEKTUP

Dr. Frederick Starks( Ricky ) eşini üç yıl önce kanserden kaybetmiş, yalnız yaşayan bir psikoanalisttir. 53. doğum gününü her gün yaptığı rutini ile tamamlayıp, son hastası Zimmerman’ı yolcu ettikten sonra Wellfleet’teki Cape Cod sahili yakınlarındaki  yazlığında tatile başlamaya  hazırlanırken; muayenehanesine bırakılmış gizemli bir mektup ile karşılaşır.

Mektup “ 53. Doğum günün kutlu olsun doktor, ölümünün ilk gününe hoş geldin” cümlesi ile başlamaktadır.  Mektubun yazarı kendine RUMPLESTİLTSKİN adını veren psikopat; doktoru hayatını mahvetmekle suçlamaktadır. Ona verdiği on beş günlük süre içerisinde hayatını mahvettiği hastasının kim olduğunu bulamazsa ve bulamadığı için intihar etmezse, mektupla birlikte gönderdiği 52 kişilik akraba listesindeki kişileri öldürmekle tehdit eder. Ricky, Rumplestiltskin ile Newyork Times gazetesindeki ilanlar aracılığı ile iletişim kuracaktır. Ayrıca Rumplestiltskin on beş gün boyunca doktora 2 ip ucu verecektir.


Rumplestiltskin bu oyunun bir şaka olmadığını kanıtlamak için de akrabalarından birine bir not ulaştırmıştır. Ricky uzun zamandır görüşmediği akrabalarını aramaya başlar. Büyük kız kardeşinin torununun dolabına bırakılan mesajla,  Rumplestiltskin’in ciddiyetini kavrar. Böylece Ricky  ile Rumplestiltskin arasında bir kedi fare oyunu başlar.


Ricky bir taraftan Rumplestiltskin’in kim olduğunu ararken bir yandan da ruh haliyle savaşmaktadır. Çok geçmeden sahneye Rumplestiltskin’in görevlendirdiği Virgil ortaya çıkar. Virgil, bu oyunda cehenneme giden yolda Ricky’ye rehberlik edecektir. Ardından hastası Zimmerman’ın hızla gelen metronun önüne kendini atarak intihar ettiği haberini alır. Hastalığına rağmen intihar eğilimi olmayan Zimmerman’ın ölümü Ricky’yi çok etkiler. Soruşturmayı yapan polislere durumu anlatmak istese de kendisine inanılmayacağını düşünerek vazgeçer. Zaten elindeki tek kanıt olan Rumplestiltskin’in mektubu da muayenehanesinden alınmıştır.


Olayların hemen akabinde Ricky, bir bayan hastasına tecavüz ettiği ve tacizde bulunduğu iddialarını barındıran bir şikayetin; üyesi olduğu Psikanaliz Derneği’nce araştırılmakta olduğunu bildiren bir mektup alır. Mektupta şikâyetçi kadının avukatına ve psikiyatristine ait iletişim bilgileri de vardır. Kadın ifadesinde doktoru ve doktorun muayenehanesini şüpheye yer bırakmayacak biçimde tarif etmiştir. Ricky kadının avukatı ile iletişime geçer.

Ricky’nin iletişime geçtiği Merlin ismindeki avukat onu elindeki her şeyi, mal varlığını ve itibarını almakla tehdit etmektedir. Hiç şüphesiz kadın Virgil’dir. Doktor eve gidip karısına ait bilgisayarı evin deposundan almak istediğinde vergi iadeleri ve ödenen faturalara ait belgeler ile bilgisayarın kayıp olduğunu görür.


Ardından banka hesaplarının internet üzerinden boşaltıldığını öğrenir. Malını, itibarını kaybetmeye başlamıştır. Şimdi sırada hayatı mı vardır. Kedi fare oyunu tüm hızıyla devam ederken kendini çaresiz hisseden Ricky; her ne kadar kimseye güvenmese de mesleğe başlamadan önce kendisine hocalık yapan Doktor Lewis ile bağlantı kurar.   Ondan yardım ister.  Doktor Lewis’ten ayrıldıktan sonra adamın Mavi Volvo’sunun kaza yaptığını görür. Bu durum Ricky’yi tamamen köşeye sıkıştırır.

Aynı zamanda eski hastalarını araştırmaya devam eden Ricky alanı daraltarak göreve ilk başladığı zamanlarda hayatına mal olacak hatayı yaptığını düşünerek ilk çalıştığı kliniğe gider. Burada bir isme ulaşır.


Çok geçemeden muayenehane olarak da kullandığı evine ulaştığında evinin kullanılamayacak biçimde zarar gördüğünü görür. Her ne kadar sigorta zararı karşılayacak da olsa ev uzun zaman kullanılmayacaktır ve tüm anıları da evle birlikte yok olmuştur.
Cape Cod’daki yazlık evine gider, elinde kalan tüm meblağı bağışlar, gazeteye Rumplestiltskin’in oyunu kazandığını yazan bir ilan verir. Evini anılarıyla beraber ateşe verdikten sonra kendini denizin serin sularına bırakır.

2.       KISIM : HİÇ OLMAYAN ADAM

Ricky intihar ettiğine Rumplestiltski’i inandırmak için kusursuz bir plan yapar.  Ve saklanmaya başlar. Bu sürede Ricky Rumplestiltskin’nin peşini bırakmak niyetinde değildir.

DEVAMI ROMANIMIZDA…. 


KİTAPTAN NOTLAR:
Öncelikle kitaba kapaktan başlamak istiyorum. Koridor Yayınları son dönem yayınlarında beyaz zemin üzerine siyah görsellerin bulunduğu kapak şeklini benimsemekte. Belki bu seçim yayınevinin akılda kalınabilirliğini de arttırmakta ancak, birbirine çok benzeyen, okunmadıkça ayırt edilmekte  zorlanılan kapak seçimi özgünlüğü ortadan kaldırmakta bence. Bence roman kapakla birleşip bir bütün olmalıdır. Örneğin; Elif Şafak “AŞK” aklımıza geldiğinde tül gibi ince bir yaprağın ödüllü fotoğrafı gelir aklımıza. ŞEKER PORTAKALI denince Picasso’nun ünlü tablosu. Ben kendi adıma yayınevinin kapak konusundaki stratejisini beğenmiyorum.

Gelelim romanımızın içeriğine; romanımız üç bölümden oluşmakta. Kitabın ilk bölümü Rumplestiltskin’in mektubunun geldiği psikolojik gerilim ögelerinin daha öne çıktığı bölüm. “TATSIZ MEKTUP” Ricky’nin daha pasif olduğu; Rumplestiltskin’e göre av konumunda olduğu bölüm olmasından mıdır biraz daha ağır ilerledi.

Ardından “HİÇ OLMAYAN ADAM” gelmekte. Ricky’nin intiharından sonraki yeniden doğuş hikâyesi yani. Avın avcı olduğu kısımlar daha hareketli ve hararetli idi bence.
“KÖTÜ ŞAİRLER BİLE ÖLÜMÜ SEVERLER” ise Ricky ile Rumplestiltskin’in gazete ilanıyla haberleşmelerinde birbirlerine yazdıkları  mesajlı şiirlere güzel bir gönderme.


Son dönemde fazla pskolojk gerilim ve polisiye gerilim okuduğumdan mıdır bu romanın da sonunu tahmin etmede pek zorlanmadım. Doktor Lewis’in mavi Volvosu ile kaza yapmadığını öğrendiğimde; romanın başlarında intihar eden Zimmerman’ın ölümünden de şüphelenmiştim. Bunun yanında evlatlık verilen çocukların 3 kardeş olduğu ve kardeşlerden birinin de kız olduğu bilgisine ulaşınca, intikam mangasındaki Virgil ve Merlin’in Rumplestiltskin ile kardeş olduklarını tahmin ettim. Romanın sonunda şüphelerimde haklı çıktığımı gördüm. Umarım sonunu tahmin edemeyeceğim bir roman okurum yakın zamanda… Tavsiyelerinizi beklerim…

Romanın sonunu ve sona giden basamakların çıkılış sırası ve biçimi bence yazarın gerilim zekasını öne çıkaran unsurlardandı. Ancak Rumplestiltskin’in yaralandıktan sonra hastanede ölüp ölmediği ve Ricky’nin adına nasıl kavuştuğu açıklanmaması bende soru işareti bıraktı.

Sonuç olarak beğendiğim ve tavsiye edebileceğim bir kitap oldu.

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE….



30 Kasım 2014 Pazar

UMBERTO ECO - GÜLÜN ADI


“Başlangıçta Söz vardı ve Söz tanrı katındaydı ve Söz Tanrı’ydı.” (Sayfa 33, Öndeyiş’ten…)

“ Adıyla var bir zamanlar gül olan; salt adlar kalır elimizde” (Sayfa, 686)


“Şeytan’ın varlığının tek gerçek kanıtı, belki o anda herkesin onun işbaşında olduğunu bilmek için duyduğu tutkunun yoğunluğudur.” (Sayfa, 61)


ARKA KAPAK

Umberto Eco’nun 1980’de yayımlanan dev romanı Gülün Adı, çağdaş klasikler arasında yerini çoktan aldı. Çok katmanlı bir yapıt olan bu romanda, 1327’de İtalya’daki bir manastırda geçen bir cinayet soruşturması anlatılıyor. Dünyanın belli başlı tüm dillerine çevrilen Gülün Adı,yayımlanışının üzerinden 21 yıl geçtikten sonra, yazarın tarafından yeniden ele alındı; bazı bölümler eklendi, bazı bölümler çıkarıldı. Gülün Adı’nın bu yeni soluk kazanmış olan formunda, yine kendinizi XIV. Yüzyıl Avrupası’nın dinsel entrikalarının ortasında bulacak, gizemli bir öykünün labirentlerinde din ve bilimin çatışmanı izleyeceksiniz.

Günümüz edebiyatına bambaşka bir soluk getiren, yepyeni bir türün kapılarını açan Gülün Adı, hem Ortaçağ Hıristiyan dünyasını derinliğine irdeleyen bir tarihsel roman hem de büyük bir ustalıkla kurulmuş, soluk soluğa okunan bir polisiye öykü. 1986’da başrolünü Sean Connery’nin üstlendiği film, çok daha geniş okur kitlesini romana yöneltmişti. 



ÖZET

Melk Manastırı’nda genç bir Benedikten çömezi olan kitabımızın anlatıcısı Dom Adso, ailesi tarafından Fransisken’in, Baskerville’li Rahip William’ın yanına verilir. Kendisi William’ın hem yazmanı hem de öğrencisi olur. Onunla yaşadıkları hayatının en unutulmaz anlarıdır. Ve zamanı geldiğinde anlatacaktır. 7 gün devam eden; Tansökümü, Sabah, Öğle, İkindi, Akşamüzeri, Günbatımı, Akşam olmak üzere; günün 7 zaman dilimini içeren cinayetlerle ve gizlerle dolu öyküsünü…

İtalya’nın kuzeyinde yüksek bir tepenin üzerine kurulmuş, büyük bir Manastırda, nasıl olduğu tam olarak anlaşılmayan bir ölüm olayı olur. Eski bir sorgucu rahip olan William olayı araştırmak üzere görevlendirilir. William ve çömezi Dom Adso, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Manastıra varırlar.  


Manastır; Aedificium, Ağıl ve Ahırlar, Avlu, Demirhane, Hamam, Kilise, Revir, Toplantı Salonu ve Yatakhaneden oluşan büyük bir yapıdır. William ve Dom Adso manastırın başrahibi Abonne tarafından karşılanır. Kısa bir süre dinlendikten sonra aldığı bilgilerin ışığında William ölüm olayını araştırmaya başlar.

Minyatür ustası Otranto'lu Adelmo Aedificium'un doğu kulesinin altında ölü bulunmuştur. Aedificium’un Birinci katı mutfak ve yemekhane, üst iki kat yazı salonu ve kitaplıktır. Adelmo üst kattaki yazıhanede kitap kopyalamada görevli rahiplerden biridir. 


Başrahip, soruşturmayı yöneten William’a Manastırda serbestçe dolaşma ve rahipleri sorgulama hakkı tanır. William’ın serbestçe dolaşamayacağı tek yer kütüphanedir. Manastırda en iyi korunan yer de kütüphanedir. Kütüphaneci ve yardımcısı dışında, diğerlerinin okuma salonu dışındaki bölümlere girişi yasaktır. Diğerleri tarafından istenen ya da kopyalanan kitap, ancak kütüphaneci uygun görürse isteyen kişiye verilebilir. Kişilerin labirent gibi düzenlenmiş kütüphanede istedikleri kitabı izinsiz almaları imkansız gibidir. 

“…kadın Şeytan’ın arabasıdır.” (Sayfa, 318)

“Şeytan erkeklerin yüreğine kadın kılığında girer!” (Sayfa, 320)

“Sevgi nedir? Dünyada bana sevgi kadar anlaşılmaz gelen hiçbir şey yoktur; ne insan ne Şeytan ne de başka bir şey, çünkü sevgi her şeyden daha çok işler ruha. Yüreği böylesine kaplayan, böylesine bağlayan hiçbir şey yoktur. Bu nedenle, onu yöneten silahlar olmayınca, ruh, derin bir uçuruma atılırcasına sevgiye atılır.” (Sayfa, 327)


Kütüphaneye sadece, kütüphaneci rahip yaşlı ve kör bir rahip olan Burgos’lu Jorge


ve yetiştirdiği çömezi Hildesheim’li Malachi, girebilmekte ve sadece kütüphaneci, kitapları nasıl düzenleyeceğini, nereye koyacağını, nerede bulacağını,kime verilebileceğini, gizlilik derecesini bilmekte ve kendinden önceki kütüphaneciden öğrendiği gibi kütüphaneyi korumaktadır.



“Tinsel bir labirent olduğu kadar, dünyasal bir labirenttir o. İçeri girebilirsiniz, ama dışarı çıkamazsınız.” (Sayfa, 61)


Kitap kopyalamada görevli rahipler yazı salonunda çalışırlarken çalışmalarına yardımcı olması açısından bazı ciltleri okuyabilmektedirler. Sıradan rahiplerin kitaplığın tüm bölümlerine girmeleri de yasaktır. Labirenti andıran kitaplık, herkese açık değildir. Bu duruma neden olarak, bazı kitapların sapkın ve yalan bilgiler içermesi gösterilmektedir. (Yasaklı kitapların arasında Kuran-ı Kerim de vardır.)


William’ın kütüphane çevresinde yoğunlaşan merakı ve şüphesi artarken, Adelmo’nun intihar mı cinayet mi olduğu hala soru işareti olan ölümünü Yunanca-Arapça çevirmeni Venantius’un, retorikle uğraşan Benno’nun, kütüphane yardımcısı Brengar’ın, yazmaları kopya eden Aymora’nın, kütüphaneci Malachi’nin ve şifalı otlar uzmanı Severinus’un ölümleri izler. Her birinin ölümü birbirinden trajiktir.  

“Bilgi en iğrenç işlemlerden sonra bile fizik bütünlüğünü koruyan bir madeni paraya benzemez; kullanıla kullanıla epriyen çok güzel bir giysiye benzer daha çok.” (Sayfa, 266)


Cinayetlerin kütüphane etrafında döndüğünü hisseden William kütüphaneye gizli giriş yolunu da bulur. Acaba Kütüphanenin içerdiği sır nedir? Neden ölenlerin ellerinde ve dillerinde lekeler vardır? Ölüm tuzaklarını kim neden kurmaktadır? Kitaplığı canı pahasına korumayı görev edinen kör rahip Burgos’lu Jorge’u aşıp sırlara ulaşabilecekler midir?
Soruların yanıtları, Skolastik düşüncenin hüküm sürdüğü Ortaçağ Avrupa’sındaki iktidar ve tarikatlar arası mücadeleler... 

DAHASI KİTABIMIZDA…

“Çoğu kez bir kitap, tehlikeli bir kitapta çiçeklenen zararsız bir tohum gibidir; ya da tam tersine acı bir tohumun tatlı meyvesidir.” (Sayfa, 402)


“Kitabın iyiliği okunmasındandır. Bir kitap imlerden oluşur, bu imler başka imlerden söz ederler. Onu okuyan gözler olmazsa, bir kitap kavram üretmeyen imler taşır; bu nedenle de dilsizdir. Bu kitaplık belki de içinde barındırdığı korumak için doğdu, ama şimdi onları gömmek için yaşıyor.” (Sayfa, 547)


KİTAPTAN NOTLAR:

Kitapla ilgili ilk yapacağım yorum romandaki katille ilgili kitabın başında ilk şüphe uyandıran kişinin katil çıkması kurgunun en zayıf kısmı idi benim için. Asıl sürpriz yasak kitap oldu doğrusu. Yunanca-Arapça çevirmeni Venantius’un ölümünden sonra ve Kuran ile ilgili satır aralarında söylenenlerin ardından aklıma acaba Kuran mı yasak kitap diye düşündüm. Galiba inancım gereği öyle olması gerektiğini istediğimden ya da o dönemin inanç sisteminde neler yasaktır çok kestiremediğimden öyle düşündüm.

Romanda bazı tasvirler özellikle Dom Adso’nun bir kilise tasviri vardı sanırım son derece sıkıldım okurken. 

Bazen de diyaloglarda dönemin Papalık tartışmaları, Hristiyan mezhepleri arasındaki farklar, açıklamalar da bu konuda bilgim de sınırlı olduğundandır belki de çok sıktı beni. Birçok ismi araştırmak zorunda kaldım. Ama isimleri araştırdıkça kafam tamamen karıştı elbette.

Bunun yanında romanın tam zamanlı kurgusu en beğendiğim kısmı oldu. Heyecanı ve gerilimi yükseltti bu satırlar benim için. İlk başlarda William ve Dom Adso kütüphaneye gizlice girdiklerinde tasvirler kütüphanenin yapısını anlamama yetmemişti. Kitabın 449. Sayfasında verilen çizim anlamadığım kısımların kafamda oturmasını sağlarken, yazara hayranlığımı arttırdı. Acaba kitaptaki manastır gerçekte hangi manastır ve böyle bir kütüphane gerçekten var mıdır? diye sordum kendime.


Kitabın sonu da yine beni şaşırtmayan unsurlardandı. Malum o dönemlerde yanan kütüphaneler pek çok kitapta yerini alan unsurlardandır.

Kitabı ilk istediğimde Kitap Okumak İster Misin? bana çok uzun isterseniz filmini izleyin demişlerdi. Okurken pek fazla yorulmadım ancak bu denli sayfa barındıran tuğla bir kitabı okumaya değdi mi bilmiyorum.

YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE...

SEVGİLER... 

Not. Kitabın başındaki manastır krokisini fotoğraflamayı unutmuşum. Kitabı geri gönderdikten sonra fark ettim. Krokinin de kitabı takipte önemli olduğunu söylemeden edemeyeceğim.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...