ÖTÜKEN NEŞRİYAT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÖTÜKEN NEŞRİYAT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2019 Cuma

PEYAMİ SAFA – FATİH HARBİYE

       MERHABALAR, KİTAPLARIM OLMADAN ASLA BLOGU DEĞERLİ TAKİPÇİLERİ;

        “Büyük eserler, büyük ruhların enginliğinde yoğrulur ve doğar” (Kitaba başlarken…)

  

ARKA KAPAK

Darülelhan'ın (Konservatuvarın) alaturka kısmında ud eğitimi alan Neriman, mensup olmakla iftihar ettiği Doğu kültürünü çok seven babası Faiz Bey'le on beş yaşından beri Fatih semtinde oturmaktadır. Yine bu semtte tanıştığı, babasına çok benzeyen ve Darülelhan'da kemençe eğitimi alan Şinasi ile yedi yıldır nişanlıdır. Bütün mahalle, tahammül sınırlarını zorlayan bu nişanlılık ilişkisinin evlilikle bitmesini beklemektedir. Ancak Neriman'ın Darülelhan'da tanıştığı Macit, onun içinde yer etmiş Batılı bir hayat yaşama isteğini uyandırır. Neriman, Beyoğlu'nda, Harbiye'de yaşanan ışıltılı hayat tarzına imrenerek yaşadığı muhitten, evlerinden, babasından, Şinasi'den ve hatta doğuyu temsil ettiğini düşündüğü kedisinden bile nefret etmeye başlar. Tramvay yoluyla birbirine bağlanan ama birbiriyle bağdaşması mümkün olmayan iki semt, Fatih ve Harbiye, aynı coğrafyada yaşanan bir kültür ve zihin geriliminin cepheleridir. Türk edebiyatının en üretken kalemi Peyami Safa, televizyon dizilerine de konu olan Fatih-Harbiye romanında toplumumuzun yaşadığı asrîleşme (çağdaşlaşma) sancılarına eşyalar, şahıslar, kurumlar ve mekânlar üzerinden ayna tutmaktadır


ÖZET

127 Sayfadan oluşmakta olan romanımızın özeti arka kapakta büyük ölçüde verildiğinden dolayı, uzun uzadıya özet yapmadan kitap hakkındaki görüşlerime geçmek istiyorum.

“Annesi babası ona halis bir şarklı itiyatları vermişlerdi; anadolu’da, bir çok memuriyetlerde gezen Faiz bey, Neriman’ı yedi yaşına kadar saf Türk muhitlerinde büyütmüştü. fakat İstanbul’a yerleştikten sonra, Neriman’ın akrabalarından, bilhassa büyük dayısının ailesinden aldığı tesirler bambaşkadır. Galatasaray’dan çıkan ve tahsilini Avrupa’da bitiren büyük dayısı ve kızları, Neriman’da garp hayatına karşı incizap uyandırmışlardı. Bu iştiyak, ekseriya Neriman’ın da haberi olmadan, ruhunda gizli gizli yaşamış ve memleketteki asrileşme cereyanlarından gıda almış, fakat ne şuur, ne de irade halinde ortaya çıkmak için fırsat bulamamıştı. Lozan sulhundan sonra, resmi Türkiye’nin de kanunla herkese kabul ettirdiği bu asrileşme, Neriman’ın ruhunda gizli gizli yaşayan bu iştiyaka en kuvvetli gıdasını vermişti.”​ ( Sayfa 58)


KİTAPTAN NOTLAR

Kitapta olaylar kitabın başkahramanı Neriman, üzerinden anlatılmaktadır. Neriman, Darülelhan'ın (Konservatuvarın) alaturka kısmında ud eğitimi almaktadır. Yaşadığı semt Fatih, eğitimini aldığı Ud ve babası Faiz Efendi’nin hayata bakış tarzından yola çıkarak, eskiyi alaturkalığı temsil etmektedir. Ancak Nerima’nın  gönlünü hayatına giren Macit ile birlikte alafranga yaşam çelmiştir. 

“Fakat uyuyamadı. Hep dalıp dalıp uyanıyordu. Ara sıra, uykusu derinleştiği halde, yattığı yerden fersahlarca uzak bir yere gitmiş de iki dakikada geriye dönmüş gibi, baş döndürücü bir sürat hissiyle gözlerini açıyor ve küçük seslere dikkat ediyordu.”( Sayfa 17)

Neriman Fatih ve Harbiye kadar farklı iki semt arasında iki farklı yaşamın arasında kalmıştır. Bu arada kalmışlık etkisini zaman zaman kendinden bile nefret etmeye kadar gitmektedir.  Yazarın kitapta kullandığı ruh tahlillerine bakacak olursak Neriman’ın hal, tavır ve sinir nöbetlerini öylesine güzel anlatmış ki, insan Neriman’ı tanımakta zorluk çekmediği gibi anlamaya da başlıyor.


“Türk musikisi her şeyden evvel Avrupalılaşmaktan sakınmaya mecburdur.” ( Sayfa 118)

Diğer tarafta Faiz Bey ile birlikte Doğu’yu temsil eden Neriman’ın nişanlısı Şinasi de vardır. Şinasi de Fatih’te yaşamaktadır. O da Darülelhan’da müzik eğitimi almaktadır. Kemençe çalmaktadır. Yazarın davranış tahlilleri ve ruh dünyasını yansıtması bakımından Şinasi’ye de bolca  yer vermiş, seven ve sevdiğini de kaybetmek üzere olan bir gencin duygularını başarılı bir biçimde aktarmıştır.

“Kimi adam vardır ki sabahtan akşama kadar oturur ve düşünür. Onun bir hazine-i efkarı vardır, yani fikir cihetinden zengindir; kimi adam da vardır ki sabahtan akşama kadar ayaküstü çalışır, mesela bir rençper, fakat yaptığı iş dört tuğlayı üst üste koymaktan ibarettir. Evvelki insan tembel görünür velakin çalışkandır, diğer insan çalışkan görünür velakin yaptığı iş sudandır. Zira birisi maneviyat ile zihin gayretiyle yapılan iştir; öbürü vücut ile bedenle yapılan iştir. Maneviyat daima alidir, vücut sefildir. Yapılan işlerin farkı da bundandır.” ( Sayfa 49)

Kitapta Batı’yı temsil etme anlamında karşı taraf olsa da Macit’ e diğer karakterler kadar yer verilmemiştir. Macit bir süre Darülelhan’da müzik eğitimi almış ve keman çalan biridir. Neriman’ın Şinasi’den uzaklaşmasına yol açan kişidir. Ancak Macit’in Neriman’a karşı hisleri Şinasi kadar yoğun değildir. Belki de yazar Macit’e kitapta fazla yer vermeyerek ve Nerman’ı kitabın sonunda Macit’ten uzaklaştırarak sadece Şinasi’den yana değil Doğu’dan yana da yapmıştır.


Yazarın Neriman’ın ağzından yaptığı benzetmeleri de çok beğendiğimi söylemeden geçemeyeceğim. Şark toplumlarını “kedi” garp toplumlarını ise “köpek” ile özdeşleştirmesini beğendim.

“Hristiyan evlerinde köpek ve Müslüman evlerinde kedi bolluğu şundandı: Şarklılar kediye, garplılar köpeğe benziyorlar..! Kedi yer, içer, yatar, uyur, doğurur ; hayatı hep minder üstünde ve rüya içinde geçer; gözleri bazı uyanıkken bile rüya görüyormuş gibidir; lapacı, tembel ve hayalperest mahluk çalışmayı hiç sevmez.  Köpek diri, çevik, atılgandır. İşe yarar ; birçok işlere yarar. Uyurken bile uyanıktır. En küçük sesleri bile duyar, sıçrar, bağırır.” ( Sayfa 46)

Kitapta analizler ve konuyu beğenmiş olsam da bana biraz kısa geldi. Olayı Macit açısından değerlendirmemiş olması da bir eksiklik gibi geldi bana. Eğer Macit üzerinden Batı kültürüne özentiyi kötülemek gibi bir amacı varsa yazarın Macit’in davranışlarının altını biraz daha çizmesi gerektiği kanısındayım.


Bir de yazarken bile beni etkisine alan dile gelelim. Kitapta bolca eski kelime bulunmakta. Kelimelerin günümüze göre karşılıkları da sayfa altında verilmiş. Yayınevinin kitabın aslına sadık kalma özeni elbette takdir edilesi. 

“Ah efendim, dedi, bizi bizden daha iyi biliyorlar; Mesnevi'yi de, Rubaiyat'ı da, Gazali'yi de, Farabi'yi de bizden daha çok okuyorlar; bizim bizden daha büyük düşmanımız yoktur efendim, yoktur.” (Sayfa 119)

Ancak bazı sayfaların altında çok fazla kelime açıklaması olması okumayı sıkıcı hale getirebiliyor. Okuduğum bir paragrafı kelimelerin anlamlarını da koyarak defalarca okumak sıkıcı bir hal alabiliyor. Kitaba yönelik yapabileceğim tek olumsuz eleştiri bu diyebilirim. Aynı yorumu Halide Edib’in Mor SalkımlıEv’i için de yapmıştım.

“Evet, ölüme mahkûm olduğu için, her şey boştur. Bu cihanın kaşanesi, kum üzerine yapılmıştır.” ( Sayfa 127)

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE...
SEVGİLER...

14 Haziran 2019 Cuma

CENGİZ AYTMATOV – TOPRAK ANA


MERHABALAR, KİTAPLARIM OLMADAN ASLA BLOGU DEĞERLİ OKUYUCULARI;


Sizlerle Kırgız yazar Cengiz Aytmatov‘un 1963’te yayınlanan ve Lenin Ödülü‘ne layık görülen romanı Toprak Ana’yı paylaşmak istiyorum. Eser pek çok dile çevrilerek ödülü hak ettiğini de göstermiştir bence. 


KİTABA BAŞLARKEN;
Babam Törekul Aytmatov,
Bilmiyorum mezarın nerededir
Bunu sana sunuyorum.
Anam Nahima Aytmatova,
Biz dört kardeşi sen yetiştirdin,
Bunu sana sunuyorum.


ARKA KAPAK
Cengiz Aytmatov, Toprak Ana romanında Erkekleri askere alınan bozkırın ortasındaki bir Kırgız köyünde geride kalanların çektiği sıkıntıları anlatıyor. Eldeki yetersiz yiyeceğin muhtaç olandan başlanarak dağıtılması, dört gözle beklenen hasat zamanları, umutların hasat zamanına ertelenmesi, savaş yüzünden ürünün hemen hepsinin merkezden istenmesi, boşa çıkan umutlar, yine açlık, sefalet, bir yandan cepheden gelen ölüm haberleri, umutsuz bekleyişler, savaşın uzun sürmesi üzerine aşağı çekilen cepheye çağrılma yaşı, anaların evlatlarını bir bir askere göndermesi, ayrılıklar, gözyaşları... Yani tek kelimeyle ve bütün zulmetiyle; savaş. Cengiz Aytmatov, o her zamanki berrak ve akıcı üslubuyla bizleri, adeta insanları öğütür gibi harcayan savaş düzeneğinin yarattığı trajedilerle sarsıyor.


ÖZET
135 sayfalık kısa romanımızda olaylar toprağını ailesi kadar seven romanımızın başkahramanı Tolgonay'ın ağzından anlatılmaktadır. Roman boyunca Tolgonay, acı tatlı tüm yaşadıklarını Toprak Ana’ya anlatır. Tolgonay'ın toprakla yarenliği henüz küçücük bir çocukken başlamıştır. Tolgonay, tıpkı ailesi gibi ataları gibi geçimini topraktan sağlamaktadır. Büyüyüp serpildiğinde, kendisi gibi toprak işçisi olan Suvankul'a aşık olur ve çok geçmeden evlenirler. Üç oğulları olur. Tarlalarda çalışarak geçimlerini sağlarlar.

Oğullarının en büyükleri babasına benzeyen Kasım’dır. İkinci evlatları Maysalbek, de babasına benzeyen öğretmen olmak isteyen bir gençtir. Üçüncü oğulları Caynak ise annesine benzeyen bir gençtir. Suvankul, kendini geliştirir, okuma öğrenir. Köye ilk traktörü getiren ekip başıdır.  
Aradan yıllar geçer. Çocuklar büyür. Kasım babasının izinden giderek biçerdöver sürücüsü olur. Çok güzel bir dağ kızı olan Aliman’ı eve gelin getirir. Aliman eşine çok düşkündür. Tolgonay da gelinini sahip olamadığı kızı gibi sahiplenir ve çok sever. Maysalbek öğretmen olmak için, köy okulunu bitirince kente gider ve en küçükleri Caynak da Gençlik Kolu Kulübü'nün başkanı olur. Her şey yolundadır.

Köyde buğday hasatı zamanı geldiğinde ansızın köye gelen bir Rus askerinden savaş çıktığı haberini alırlar. Köydeki erkekler birer birer askere çağrılır. 

DEVAMI KİTABIMIZDA... 


KİTAPTAN NOTLAR

Nora yayınlarından okuduğum, yazarın Beyaz Gemi’si ve Ötüken Yayınlarından çıkan Cemile’nin ardından okumak üzere seçtiğim üçüncü Aytmatov kitabı yine Ötüken yayınlarından çıkan Refik Özdek tarafından çevrilen Toprak Ana oldu. Her ne kadar Cemile ve Toprak Ana’yı severek okusam da Beyaz Gemi’nin benim için bambaşka bir yere sahip olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.
Biçimsel özelliklere gelecek olursak; kitap isminin ve editör bilgilerinin yer aldığı iki sayfadan sonra bölümler halinde yazılmış kitabımıza Aytmatov’un babasına ve annesine ithafen yazdığı şiir ile giriş yapılıyor. Kitap on sekiz bölümden oluşmakta.  


Toprak Ana ve Cemile aynı dönemleri konu alan II. Dünya Savaşı yıllarını, savaşın şiddetini, savaş yıllarında insanların yaşadığı sefalet, açlık, acı, ölümü anlatmakta. Bu nedenle ister istemez kitapları ve karakterleri kıyaslıyor okuyucu.
Cemile ve Aliman savaşın genç kadınları her ikisi de kocalarını cepheye göndermiş, kendileri de cephenin gerisinde, savaşa destek olan kadınlar. Tolgonay da evlatlarını kaybeden güçlü bir kadın. Her şeye rağmen  gelinine sahip çıkan güçlü bir kadın. Bu yüzden de eli öpülesi bir kadın.

Bu güne dek, “savaş” konulu pek çok kitap okudum. Filmler izledim. Toprak Ana’yı bunlardan ayıran en önemli özellik, tank, tüfek göstermeden olayları savaş tüm şiddeti ile devam ederken; geride kalanların üzerinden anlatması. Bunu yaparken de eski ve yeni nesli temsil eden iki güçlü kadını seçmesi. 


Acılarla savaşan Tolgonay, ile acılarına teslim olan Aliman.
Tüm bunları yaparken de duyguları okuyucuya geçirme bakımından yazarın başarısı tartışılmaz. Küçük bir Kırgız köyünün sahne olarak seçildiği bir savaş kesitinden yola çıkarak, açlığı, sefaleti, ölümü… tüm şiddeti hissediyorsunuz.
Hayattan aslında pek de büyük beklentileri olmayan Kırgız köylülerinin elindeki ufacık mutlulukları da kaybı ayrıca beni en çok etkileyen durum oldu. Suvankul’un cümleleri özetliyor olayı. Ancak bu ufacık mutluluk bile çok görülüyor romanımızdaki kahramanlara…

“Toprak ve su insanlar arasında eşit olarak paylaştırılınca, kendi tarlamız olunca, kendi tarlamızı sürüp eker, kendi ürünümüzü kaldırınca, biz de mutlu olacağız. İnsanın çok büyük mutluluğa ihtiyacı yoktur Tolgonay. Bir çiftçi için mutluluk, kendi tarlasını sürüp ekmek ve ürün almaktır.” (Sayfa 13)

Kitabın diline gelecek olursak. Yazarın kullandığı dil çok sade ve akıcı. Elinize almanızla bitirmeniz ve bitirirken de içinizde büyük bir burukluk hissetmeniz aynı anda oluyor neredeyse. Kitabı bu kadar hızlı okumaktan bahsetmişken aklınıza derinliği olmayan okuyup geçtiğiniz bir kitap olarak düşünmeyin. Kitap bittikten sonra etkisinden çıkması zor oluyor insanın. Bu anlamda kitabı okumanızı tavsiye ederim.


Okuduğum üç kitaptan da çıkardığım sonuç şu ki; yazarın kendi yaşantısından dolayı mıdır bilmem; kitaplarının mutlu sonla bitmemesi. Beyaz Gemi’nin boğazımda bıraktığı düğüm hala etkisini korurken; Toprak Ana ikinci düğüm etkisini yarattı.  Tek teselli Canbolat oldu. Ölümün içinden sıyrılan yaşam olarak…

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE…

24 Mayıs 2019 Cuma

CENGİZ AYTMATOV – CEMİLE


MERHABALAR, 
KİTAPLARIM OLMADAN ASLA BLOGU DEĞERLİ TAKİPÇİLERİ;



Okuduğum ikinci Aytmatov kitabı olan "CEMİLE" yi paylaşmak istiyorum sizlerle... 


“Şimdi onlara bakıyor ve Danyar’ın sesini işitiyorum. Beni de yola çağırıyor: Demek ki bavulumu alıp gitmenin zamanı geldi. Ben de bozkıra, kendi köyümüze döneceğim ve orada yeni renkler arayacağım.
Fırçayı her vuruşumda danyar’ın türküsü çınlasın ! Fırçayı her vuruşumda Cemile’nin yüreği çarpsın!” (Sayfa 80)

ARKA KAPAK 

Aytmatov’a ilk büyük şöhretini kazandıran Cemile, bir çoklarınca en güzel aşk hikâyesi olarak değerlendirilmiştir. Gerçekten de Cemile, aşk ve tabiatın çocuk dikkat ve masumiyetiyle sunulduğu şahâne bir duygu tablosudur. Ayrıca töre ve çevre şartlarının insan unsurlarıyla ilişkileri açısından da olağanüstü bir hikâyedir.

“İşte şimdi burada, Villon'un, Hugo'nun, Baudelaire'nin Paris'inde, kralların ve devrimlerin Paris'inde, ressamların yüzyıllık Paris'i olmakla övünen her taşı ya bir tarihi, ya bir efsaneyi hatırlatan şu Paris'te Werther, Bérénice, Antoine ve Kleopatra, Manon Lescaut, Education Sentimentale, Dominique, hepsi birdenbire gözümden düşüverdi. Çünkü ben Cemile'yi okudum. Roméo Juliette, Paolo ve Francesca, Hernani ve Dona Sol, artık bunların hiçbiri gözümde değil, çünkü ben ikinci dünya savaşının üçüncü yılı yazında, 1943 yılının o Ağustos gecesinde Kurkureu vadisinde bir yerde Zahire arabaları ile giden Danyar ve Cemile'ye, bunların hikâyesini anlatan küçük Seyit'e rastladım.” Louis Aragon


YAZARA DAİR;

Cengiz Aytmatov, 1928 yılında Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’e bağlı olan ve Talas vadisinde yer alan Şeker Köyünde doğmuştur. Babası Törekul Aytmatov, annesi Nagima Hamzayevna Aytmatov’adır. Babası Törekul Aytmatov at yetiştiricisi, Tatar kızı olan annesi Nagima Hamziyevna ise Abdulvaliyeva tiyatro aktrisiydi.  Yazarın asıl ve tam  adı ise Cengiz Törekuloviç Aytmatov'dur.

Cemile adlı roman daha çok ülkemizde sevilmiş bir romancı olan Cengiz Aytmatov’un   “ Sosyalist idare altındaki Türk insanları  geleneklerini, destanlarını  ve atalarının anılarını yaşamak istiyorlar.” mesajını vermeye çalıştığı romanlarından biridir.   Bu romanı da Aytmatov’un çocukluk yıllarını geçirdiği   Talas Vadisinin tarihi öğelerini ve kültürünü aktarmaktadır. Yazarın bu eserinde de folklorik unsurlar, masal kahramanları, geleneğin taşıdığı tecrübelerle doludur. (ALINTIDIR)
 


ÖZET
Olaylar ergenliğe yeni girmiş 15 yaşlarındaki Seyit’in ağzından anlatılmaktadır. Kurkurcu köyünde geçmektedir. Seyit romana adını veren Cemile’nin üvey abisi Sadık’ın eşidir. O yörenin gelenekleri gereğince Seyit’in babası, Sadık’ın babası öldüğünde, Sadık’ın annesi ile evlenmiştir. Seyit’in babası yaşlı bir dülgerdir. Büyük Ev ve Küçük Ev dedikleri iki ev bir bahçede yaşamaktadır. Büyük Ev’de annesi ve yaşlı babası ile Seyit yaşarken, Küçük Ev’de Küçük anne ve gelini Cemile yaşamaktadır.


 II. Dünya Savaşı devam etmekte ve Seyit’in iki ağabeyi ile Sadık ve Sadık’ın kardeşi de Kursk ve Orel bölgesinde üç yıldır savaşmaktadır. Erkekler cephede olduğundan tüm işler kadınların ve ergenliğe yeni girmiş henüz askerlik yaşına gelmemiş gençlerin omuzlarına verilmiştir.

“... savaşın öyle lâf olsun diye anlatılacak bir konu olmadığını, uyumak için bir peri masalı dinler gibi dinleyemeyeceğini çok açık bir şekilde anlatmış oluyordu. (Sayfa 33)

Güzel ve alımlı bir kız olan Cemile; bu ailenin tek gelinidir. Cemile, erkek gibi serbest yetişmiş, lafını esirgemeyen, çalışkan güçlü bir kadındır. Kocasının evlenmelerinden kısa bir süre sonra askere gitmiş, Cemile’ye onun yolunu gözlemek kalmıştır.


Savaşın devam ettiği günlerde köylerine Ozmat adında bir komutan gelir. İstasyona tahıl taşıma görevi için evin annesinden Cemile’yi ister. At arabaları ile istasyona buğday taşınacaktır. 

 “Hem konuşmaya ne gerek vardi? Insan her seyi anlatamaz, zaten kelimelerde her şeyi anlatmaya yetmez...” (Sayfa 51)


Kayınvalidesi bu olaya başlarda sıcak bakmasa da oğlu askerde olduğundan ve Seyit’in de Cemile’nin yanında gidecek olunca razı olur.  Yaralandığı için cepheden dönüp, köye yerleşen köyle uzaktan bağı olan Danyar da onlarla birlikte çalışacaktır. Danyar, kendi halinde,  içine kapanık ve çalışkan işini iyi yapan eski bir askerdir.


Tahıl taşıma görevi böylece başlar. Seyit ve Cemile çok yorulsalar da bu işi severek yaparlar. Bu sırada Cemile’ye sarkıntılık emeye çalışanlar da yok değildir. Özellikle Osman isimli bir genç musallat olsa da Cemile ona yüz vermez.

“Tabii o gün, bu işin nasıl sona ereceğini ne annem biliyordu ne de ben.” (Sayfa 15)
DEVAMI KİTABIMIZDA….


KİTAPTAN NOTLAR

Daha önce Cengiz Aytmatov’un Beyaz Gemi’sini okumuş çok da beğenmiştim. Bunun üzerine yazarın kitaplarının bir bölümünü almıştım. Okuduğum birkaç sayfa sayısı fazla kitabın ardından (Sahilde Kafka ve Kumandanı Öldürmek) dinlenmelik kısa bir kitap okuyayım dedim. Elime Zweig’in Gömülü Şamdan’ı ve Aytmatov’un Cemile’sini aldığımda arka kapak yazısı nedeniyle Cemile’de karar kıldım. 


Ancak Aragon’un en güzel aşk hikâyesi dediği hikâyeyi ararken; savaştaki kocasının ardından yine savaşta sakat kalmış bir adamla giden Cemile’yi buldum. Nedense; aşktan çok içimde Cemile’nin ihanet burukluğu kaldı. Kaldı ki; Sadık da o dönemler savaşta yaralanmış ve hastanededir. Bir de Cemile’yi haklı göstermek adına Sadık’ın kaba, geleneklerine bağlı yapısının, Cemile’ye ayrıca mektup yazmamasının gösterilmesi de hoşuma gitmedi. İnsanların babasının yanında saygıdan kendi çocuklarını bile sevmediği dönemleri düşünürsek bu gerekçe haklı gelmedi bana. 


“- Seni ona değişir miyim hiç! Sen öyle mi sandın? Hayır, hayır asla! O beni hiç sevmedi. Mektubunun en sonunda bana bir tek selâm söylüyordu, o kadar. Bundan sonra sevse de istemem. Kim ne derse desin. Sevgilim, kimsesiz sevgilim benim! Uzun zamandan beri seviyorum seni…Bilmediğim zamanlardan beri seni sevmiş, seni beklemişim ben. Ve işte geldin, seni beklediğimi biliyormuş gibi geldin!” (Sayfa 71)

Belki de bu yorumu yapmamın nedeni yaşımla ilgili de olabilir. Üniversite yıllarında Anna Karenina’yı, ya da Madam Bovary’yi okuduğumda kadın karakterleri bu kadar yadırgamamıştım ve aşk kazansın istemiştim. Ama aynı kitapları 35’den sonra okuyunca ilk okumalarımdaki gibi düşünmüyor insan.  Belki de Alyazmalım’daki Aysel’i aradığım içindir. Bir de buna ek olarak Cemile’nin köy içindeki davranışları, serbestliği, -hele suya atıldığı sahne- şimdilerde bile hoş karşılanmayabilir pek çok kesimde. 


Elbette Seyit’in pastoral tablosu insana sempatik gelebilir ama Sadık tarafından bakılınca resim aynı güzellikte serilmiyor karşıma. Cemile-Danyar aşkı meşru kılınmak için Sadık’ın kötü gösterilmesi de gereksiz olmuş. Keşke Sadık askerde şehit olsaydı. Ya da Sadık ile Cemile zorla evlendirilmiş olsalardı. Bu şekilde hikayeye bakışım değişebilirdi.  Kaldı ki, Cemile kaçtıktan sonra Sadık'ın kötü gösterilmesi gereksiz olmuş. Çünkü evliliklerinin içerisinde bu durumdan bahsedilmiyor. 

“Aklımı kaybetmiştim sanki. Dereye dalıp, suların içinde arkalarından koşmaya başladım. Hızla giderken birden düşüp yuvarlandım. Gözlerimden çeşme gibi yaş akıyordu. İşte o zaman yerde uzanıp yattığım o anlarda, birden anladım Cemile’yi sevdiğimi. Evet, sevmiştim ve bu benim ilk çocukluk, ilk gençlik aşkımdı an ben yalnız Cemile'den ve Danyar’dan değil, çocukluğumdan da ayrılmıştım.” (Sayfa 75)

Gelelim kitabın kurgusuna. Kitap uzun öykü uzunluğunda 80 sayfadan oluşmakta. Yazılış sırasına bakılacak olursa Aytmatov'un ilk eserlerinden. Olay ergenliğe yeni adım atmış Seyit’in ağzından anlatılmakta. Cemile, Seyit’in üvey ağabeyinin karısıdır. Küçük Seyit aslında kendisinin bile aşık olduğu bu güzel kadının, o toprakların sevdalı türkülerini söyleyen; hisli ve sevdalı Danyar’la olan aşklarının da tek şahididir.

Başlarda karakterler ayrıntılı anlatılırken; sonraları hiç yoklarmış gibi kurgu Cemile, Danyar, Seyit üzerinden ilerliyor. Evin annesinin daha fazla yer almasını isterdim doğrusu. Belki de bu yüzden bana yarım bırakılmış gibi geldi. Yazarın diğer kitabı Beyaz Gemi ile kıyaslayacak olursak, Beyaz Gemi kurgu olarak daha başarılı gelmişti bana.

“Fırtına, güçlü ve büyük bir ağacı devirirse, o ağaç bir daha doğrulamaz” (Sayfa 76)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...