13 Ağustos 2013 Salı

AYŞE KULİN - VEDA - ESİR ŞEHİRDE BİR KONAK

MERHABALAR
Sevgili Kitap Dostları; 

Son dönemlerde okuyup paylaştığım Fantastik romanların ardından gerçek dünyaya, Realist bir romanla dönüyorum.Sizlerle paylaşmak istediğim roman; 
Ayşe KULİN'in "VEDA - ESİR ŞEHİRDE BİR KONAK" adlı eseri. 


ARKA KAPAK

Ayşe Kulin, Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerinde, işgal altındaki İsianbul’da bir konakta yaşananları anlatıyor bu kez. Son Maliye Nazırı ve ailesi aracılığıyla o dönemin resmini çizen Veda, çökmekte olan bir tarih ile yeni bir gelecek arayan Milliciler arasında sıkışan o dönem Osmanlı aydınının da öyküsünü dile getiriyor.

Ayşe Kulin’in her zamanki ustalıklı ve sürükleyici üslubu ile okurlarının elinden bırakamayacakları bir kitap bu. Günümüz Türk edebiyatında neredeyse eşsiz olan, biyografik veriler ile roman tekniğini birleştirmekteki ustalığını bir kez daha sergileyen Kulin, bu kez bir İstanbul öyküsü ile bir imparatorluk tarihini birlikte ele alıyor.


GELELİM ÖZETİMİZE...

ÖZET
İlk defa Ekim 2007’de Everest Yayınları tarafından basılan, 24 bölümden ve 390 sayfadan oluşan romanımız, İstanbul’da vakitsiz yağan bir kar manzarası ile başlar. 

“Kar, mevsimi geçtikten sonra yağdı mıydı, haşmetini kaybederdi. Uzun ve zorlu bir kışın sonunda, çiçeklerin açması beklenirken zamansız gelen kar, İstanbul’u sedef rengi masal şehre dönüştüreceğine, çamurlu yolların ve boyası aşınmış ahşap evlerin üzerinde toz şekeri serpiştirilmiş gibi eğreti duruyordu.”

Osmanlı imparatorluğunun son günlerinde, Mondros Ateşkesi’nin imzalanmasının ardından işgal altındaki İstanbul’da son Maliye Nazırı Ahmet Reşat Bey’in sahibi olduğu Beyazıt’taki bir konakta yaşananlar anlatılmaktadır romanda.

Konakta; ailesi nesillerdir saraya sadakatle hizmet etmiş olan Ahmet Reşat Bey, eşi Behice Hanım, kızları Leman ve Suat, Ahmet Reşat Bey’i yetiştirmiş olan yaşlı teyzesi Saraylı Hanım, çocukların bakımıyla ilgilenen, uzaktan akrabaları Mehpare ve evdeki diğer görevliler yaşamaktadır.

Aynı zamanda Ahmet Reşat Bey’in izni ve haberi olmaksızın Saraylı Hanımın Sarıkamış gazisi torunu Kemal de çatı katında hasta bir biçimde yaşamaktadır. Kemal’in varlığından Ahmet Reşat’a haber verilmeme sebebi; Kemal’in önce İttihatçılarla ardından Milliciler’e katıldığı için İşgal kuvvetlerinin arananlar listesinde olmasından kaynaklanmaktadır. Arama sırasında evde bulunması Ahmet Reşat ve ailesi için tehlike arz etmektedir.

Ahmet Reşat Bey vekâleten “Maliye Nazırlığı” gibi dönemin önemli mevkilerinden birinde bulunmaktadır. Ahmet Reşat’ın gönülden bağlı olduğu memleketinin başkenti güzel İstanbul iki yıldır işgal altındadır. Ankara’daki hükümetin ise başarılı olup olamayacağı belli değildir.

Tüm bunlar olup sürerken konaktaki hayat da elbette İstanbul’un içinde bulunduğu durumdan etkilenmektedir. Ahmet Reşat’ın karısı Behice bu sıkıntılı dönemde bir taraftan kocasına destek olmaya çalışırken bir taraftan da kocasıyla yaşadığı eski mesut günlerin özlemini çekmektedir. Aynı zamanda İşgal Kuvvetleri tarafından da aranan Kemal’in evde kalışının Ahmet Reşat tarafından da öğrenilmesiyle evdeki sıkıntı daha da artmıştır.    

Aynı dönemlerde Kemal’e bakmakla görevli olan Mehpare arasında yakınlaşma başlamaktadır. Bu dönemde Kemal hasta olduğu için Milli mücadeleye eve sıklıkla girip çıkan Doktor Mahir’in getirdiği yazıları tercüme etmekle hizmet etmektedir. Kemal’in gözüne girmeye çalışan Mehpare de zaman zaman Kemal’e yardım etmektedir.

Bu sırada Ahmet Reşat Bey; Maliye Nazırlığına asaleten atanır. Bu evde geçici de olsa sevinç hâkim olur. Ev halkı Ahmet Reşat’ın görevini kutlamaya gelenlerle meşgul olur. Konağa yapılan tebrik ziyaretleri, özellikle de Ziya Paşa’nın eşinin ve kızı Azra’nın ziyaret öne çıkar.

Azra’nın vefat eden ağabeyi ile Kemal yakın arkadaştırlar. Aynı zamanda Azra Hanım ve Kemal vatanı kurtarmak için aynı görüşleri paylaşmaktadırlar. Aynı dönemlerde Mehpare ile Kemal’in arasındaki ilişki tutkulu bir aşka dönüşür.

Konakta bunlar olup giderken; Meclis basılır ve tutuklamalar başlar. Kemal’in konakta bulunması ev halkı ve özellikle de Ahmet Reşat için tehlike arz etmektedir. Kemal’e kadın kıyafetleri giydirilerek Ziya Paşa’nın konağına götürülür. Mehpare için bir taraftan Kemal’i kurtarma düşüncesi varken, bir taraftan da Azra Hanım’ı kıskanır. İlerleyen dönemde Kemal’le Azra’nın sadece arkadaş olmaları Mehpare ile Azra’nın iyi birer dost olmalarını sağlar. 


 Ardından Ahmet Reşat Bey yeni kurulan Damat Ferit hükümetinde görev alır. Hal böyleyken; evde de Ankara Hükümetini destekleyen Kemal ile İstanbul Hükümeti’nde görevli olan Ahmet Reşat Bey arasındaki siyasi tartışmalar tüm hızıyla devam etmektedir.

Kemal ile Mehpare arasındaki tutkulu aşk bu sıralarda meyvesini verir ve Mehpare hamile kalır. Saraylıhanım da bu durumu fark eder. Kemal ise artık iyileştiği için Milli Mücadelede daha etkin bir görev almak üzere arkadaşı Doktor Mahir'in yardımıyla Anadolu'ya geçer ama gitmeden önce dayısından izin alarak Mehpare ile evlenir. Evlerine İşgal Kuvvetleri tarafından konulduktan sonra Azra da Kemal’le aynı dönemde Anadolu’ya geçer. Ardından Antep’te görev alır.

Mehpare ile aynı dönemde Behice de üçüncü çocuğuna hamiledir. Behice’nin de Sabahat ismini verdikleri üçüncü bir kızı olur. Mehpare’nin hamileliğinin son dönemine ulaşıldığında Kemal’in telgraf ağı kurmak görevi ile Eskişehir'e gidişinden bir süre sonra konağa şehit olduğu haberi ulaşır. Bunun üzerine Mehpare erken doğum yapar. Bir oğlu olur. Adını Halim koyar. Saraylı Hanım torunun ölümün kabullenmez ve akli dengesini kaybeder. Hala Kemal yaşıyormuş gibi davranır.

Milli mücadele, ülkenin işgalden kurtuluşu ile sonlanır, Padişah Vahdettin’in son selamlığını yapmasıyla bir devir kapanır. Padişah ülkeyi terk eder. Ankara Hükümeti zaferini ilan eder. Savaşta Milli Ordunun yanında yer almayanlar Ankara hükümeti tarafından vatan haini ilan edilir. Ahmet Reşat Efendi de vatan haini ilan edilme tehlikesiyle karşılaşır ve sürgüne gitmek zorunda kalır. İstanbul’dan ayrılırken ailesini Doktor Mahir’e emanet etmek istemektedir. Bunun üzerine Mahir uzun süredir sakladığı duygularını açıklar. Ahmet Reşat’ın büyük kızı Leman’a talip olur. Hemen akşamı nikâhları kıyılır. Ahmet Reşat Bey’in İstanbul’dan “Elveda Şehrim” sözleriyle ayrılır.

Roman Ahmet Reşat Bey’in Behice’ye Bükreş’ten gidişinden iki yıl sonra yazdığı bir mektupla sonlanır. Mektupta Leman’ın kızı Sitare’nin doğumuna çok mutlu olduğu ancak yanında olamadığı için de üzüntüsünü belirtmekte, vatan hasretini dile getirmektedir.

 KİTAPTAN NOTLAR:
Ayşe Kulin'in aile hikâyesini üç nesil öncesinden başlayarak annesinin dedesinden başlayarak aktarmaya başladığı dörtlemesinin ilk romanıdır VEDA “ESİR ŞEHİRDE BİRKONAK”.  Yazarın büyük dedesi Ahmet Reşat Bey’e ve annesi Sitare Hanım’a ithaf ettiği roman, yazarın ailesine yönelik biyografik özellikler taşımaktadır.
Romanın üçüncü tekil kişi ağzından anlatılmaktadır. Roman boyunca bazı bölümlerde Ahmet Reşat Bey öne çıkarken; sırasıyla hemen hemen tüm karakterler öne çıkmaktadır.

Azra’nın evine kaçış sırasında Kemal, bir süre bir tünelde soğuk zeminde yatmak, saklanmak zorunda kalır. Bu esnada Sarıkamış’ta yaşanan kötü günlerin acı hatıralarına sürüklenir. Romanda  “Beyaz Ölüm” adı verilen bölüm Kemal’in Sarıkamış ile ilgili kötü anılarını son derece canlı bir biçimde anlatmaktadır. Bir ara benim de içim titremedi desem yalan olur. 110- 119 sayfaları arasında devam eden bu bölümden en beğendiğim kısımları paylaşmak istiyorum sizlerle.. Gözyaşları içinde okuduğumu bilmem söylememe gerek var mı?

Beyaz Ölüm

“Uyumak, ölmeye yatmak demekti Sarıkamış’ta. Askerlerin böyle yüzükoyun karın üzerine yan yana uzandıklarında, uyumamak için sürekli birbirlerini dürtükledikleri, lafa tuttukları günleri, geceleri hatırladı Kemal. Kar altında uykuya dalmak, dünyanın en güzel, en tatlı, en keyifli ölümüydü. Acısız, sızısızdı. Sessiz sedasızdı. Kendini uykuya çabuk bırakana, beyaz bir kedi gibi yumuşacık gelir, incitmeden alırdı canı. Uykuya direnenin karşısına ise gelinliğini giymiş, duvağını takmış, dünya güzeli bir kız suretinde belirirdi beyaz ölüm. El ederdi göz kırpardı duvağını aralar muhteşem kara gözlerini, eteğini kaldırır; diri bacaklarını; yakasını indirir, dolgun memelerini gösterirdi. Karşı koyamaz, şehvetle koşarlardı gencecik canlar bu beyaz gelinin kollarına.
Uyumamayı becerebilmek kafa tutmaktı, direnmekti beyaz ölüme.
Çok az insan başarabilmişti karşı koymayı.” (110-111)

“Ne kadar anlatsam yüreğimdeki yarayı göremezsin, isyanımı anlayamazsın. Arkadaşlarımın donarak öldüğü, aç kurtlara ve Ermeni çetelere yem olduğu o seferden beri, beni acıtan bambaşka bir şeydir Mehpare. Vatan için donaydık, vatan için öleydik gam yemeyecektim. Bizler, o karlı dağlara tırmandık, bilir misin? Ruslarla savaşan Almanların hatırı için. Rus kuvvetlerini peşimize düşürelim de Alman askerleri rahatlasın diye bir Şark cephesi açması için baskı yapıldı Osmanlı’ya. Enver delisi sürdü bizleri beyaz cehenneme, doksan bin genç adamı, gözünü kırpmadan sürdü dağlara. Arap çöllerinden gelenler üzerlerinde incecik kumaştan üniformalarla, bizler ayağımızda kösele postallarla karın üzerinde günlerce yürüdük. Rüzgârda buzdan kalıplara dönmüş kaputlarımızın içinde, kollarımızı kıpırdatamıyorduk. Buz tabutlara konmuş gibiydik. Eldivenlerimizin içinde, parmaklarımız önce üşüdü, sonra yandı acıdan, daha sonra hissizleşip dondu. Dövüşmeden, bir kurşun atmadan teker teker dondurdu bizi. Öldürdü bizi Enver” (111-112).


 Roman aynı isimle ekranda yerini almış, reyting canavarına kurban gitmeden öncede sanırım 7-8 bölüm kadar da yayınlanmıştı. Benim yazara tek eleştirim bu yönde olacak. Ayşe Kulin kurgu da ailesinin romandakinden farklı gösterilmesine neden izin vermiştir. Örneğin; dedesinin dizide yabancı bir kadınla birlikte olduğunun gösterilmesine neden izin vermiştir. Bu şekliyle romanda gözümüzde canlanan Ahmet Reşat görüntüsü ile tezatlık oluşturulmuştur.

Ayrıca yapımcı kastı seçerken sanki piyasada hiç oyuncu yokmuş gibi romandaki fiziksel özelliklere zıt karakterler seçmede ısrarcı olmuştur. Örneğin; sarışın olduğu sıklıkla belirtilen Behice ve kızlarını özellikle daha esmer seçmesi gereksiz olmuş. Romanı okuduktan sonra doğrusu dizinin ekrandan kalkmasına üzülmedim.

Roman yeterince sürükleyici ve konusu etkileyici iken; dizilerde konu yaratmak adına ısrarla karakterleri değiştirmek ve kişiliklerini daha izlenir hale sokma çabasını özellikle de klasik olma yolunda ilerleyen bir eserde yapılmasını gereksiz görüyorum. Bence orijinal haliyle roman daha izlenir olurdu. 

YENİ PAYLAŞIMLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE...

11 Ağustos 2013 Pazar

GÜLŞAH ELİKBANK - GÜNEBAKAN ÜÇLEMESİ - KIZIL ÖLÜM


MERHABALAR 
SEVGİLİ BLOG DOSTLARIM;

Daha önce ilk iki kitabını paylaştığım Gülşah ELİKBANK'ın Günebakan Üçlemesinin üçüncü ve son kitabını paylaşmak istiyorum sizlerle... 

"KIZIL ÖLÜM"







ARKA KAPAK:

Fantastik Edebiyatın Genç ve Güçlü Kalemlerinden Gülşah Elikbank'ın hayat verdiği ve gençler arasında kısa sürede efsaneleşen Günebakan Üçlemesi son buluyor.


Kararsızlık kör bir bıçak gibidir, kestiği her şeyi parçalar ve yırtar.
Öyleyse bir karar vermeliydi Nil! Aşkı ve yaşamı arasında ya da belki kaderi ve ailesi arasında...


Nil ve arkadaşları kasabadaki laneti ortadan kaldırmayı başarabildi mi?


Nil'in kalbinin yaptığı seçim, onları nasıl etkileyecek? Fimes'in aşkında geri adım atmaması işleri nasıl değiştirecek?
Aydınlığın Şövalyesinin kılıcı Supay'ın karanlık gücü karşısında yeterince güçlü olacak mı?


Kızıl Ülke'nin kapıları lanetlenen ırklara açılacak mı?
Siyah Gül, Supay'la olan yüz elli yıllık hesabını kapatabilecek mi?


Geç kalınmış pişmanlık,
Ana rahmindeki yalnızlık,
Dile gelmiş işte; sonsuz ayrılık...


Unutmayın!
Her şeyin, küçük bir başlangıcı vardır.



ÖZET:

Siyah Nefes romanıyla başlayan Günebakan Üçlemesi, Mavi Dağ’ın ardından son kitap Kızıl Ölüm ile sona eriyor. Nil ailesinin sırlarıyla yüzleşmiş, ağabey Rodin yani Aydınlığın Şövalyesi bedenine kavuşmuştur.

Nil’in tüm arkadaşları İdmonlar tarafından Çelik Kule’ye kaçırılmıştır. İdmonların lideri Levitson arkadaşlarına karşılık Nil ile evlenmek ve Nil’in sahip olduğu Kızıl Ülkenin Anahtarına sahip olmak istemektedir.

Nil, Rodin, Nisa ve daha önce gruptan ayrılmak zorunda kalan Logis; Levitson’dan arkadaşlarını kurtarmak için bir plan yaparlar. Nil evlenmeyi kabul etmiş gibi yapacak, düğün esnasında da arkadaşlarını kurtaracaklardır. Plan başarılı olur. Çelik Kule’den kaçarlarken onlara Levitson’un babalarından nefret eden iki kızı da katılır.

Bu şekilde kasabaya ulaşırlar. Ölüm melekleri tarafından canlandırılan Sumara da Nil ve arkadaşlarına katılır.  Artık gerçek düşmanları Supay’la yüzleşmeleri gerekmektedir. Ancak yüzleşecekleri başka bir gerçek daha vardır. Miranda, Supay ve Sumara ile ilgili gerçek çok farklıdır.

Kıyasıya savaşı Nil ve arkadaşları kazanır.  Nil savaş sonunda gerçek annesine de kavuşur. Ama Kayra’yı kaybeder. Ama roman burada bitmez…



Dahası romanımızda…



KİTAPTAN NOTLAR:
Kızıl Ölüm Günebakan Üçlemesi’nin son kitabı. Kızıl Ölüm’de serinin ilk kitabı Siyah Nefes’ten bu yana ortaya çıkan sırlar yavaş yavaş çözüme ulaşır.  Kızıl Ölüm’de Nil annesi ve babasıyla, Aneko Annesi Miranda ve babası Supay’la, kasabanın lanetlenmesine sebep olan Miranda; Supay, Sumara kızı Aneko ve diğerleriyle yüzleşmek zorunda kalır.

Romanda pek çok insanın gerçek yüzü ortaya çıkar. Soru işretleri yanıt bulur.

Sonuç olarak dil ve anlatım bakımından beğendiğim, kısa sürede tamamladığım bir seri oldu. 

Okuduğum ilk Fantastik edebiyat ürününü beğendiğimi söyleyebilirim ve Fantastik Edebiyat türünü seven arkadaşlarıma tavsiye edebilirim.



3 Ağustos 2013 Cumartesi

GÜLŞAH ELİKBANK - GÜNEBAKAN ÜÇLEMESİ - MAVİ DAĞ

MERHABALAR;

Sevgili Kitap Dostları, 


ARKA KAPAK

Türk Fantastik Edebiyatının güçlü kalemi Gülşah Elikbank yine kendine has bir dünya yaratmış, Mavi Dağ’da

Kasabaya çöken lanetten kurtulamadan gözlerini “gerçek” hayatta açan Nil ve Kayra’nın macerası sizleri de Mavi Dağ’a sürükleyecek.

Siyah Nefes isminin gizemi çözülürken, bambaşka gizemler serpilecek yolunuza, Supay’ın karanlık güçleri çoğalırken Günebakan Nil ve arkadaşları Ruhlar Konseyinin karşısında.
Üstelik Nil ve Kayra’nın efsaneleşe aşkı hiç beklemediği bir tehtidin pençesinde.
Kader, ayağımızdaki pranga mıdır? Aşk, savaşmanın en yalın haliyse eğer; kim karşısında durabilir bu savaşın?

Birini kaybetmek, onsuz yarım kalmak mıdır yoksa asıl olan onsuz yok olmak mıdır? Her sayfasını merakla çevireceğiniz Mavi Dağ’da heyecan hiç bitmeyecek. 


ÖZET

Günebakan Üçlemesinin ilk kitabı Siyah Nefes’in sonunda Nil’in laneti kaldırmak uğruna yaptığı fedakârlığın ardından; lanetin ortadan kalkmaması bir yana Nil ve arkadaşları kendilerini gerçek hayatta bulurlar.

Nil ailesinin yanındadır ve tüm arkadaşlarının da bir ailesi vardır. Her biri sanki doğduğundan beri aileleri ile birlikte gibidirler. Aneko bir huzur evindedir, Kayra bir üniversite’de öğretim görevlisidir. Fimes Aneko’nun yaşadığı huzur evinde çalışmaktadır. Noran ve Sofis de evlenmek üzeredir.

Noran ve Sofis’in nikah akşamı Supay harekete geçmiş ve Nil ve arkadaşlarının ailelerini kaçırıp kasabaya götürmüştür. Kasabaya girişin tek yolu Mavi Dağ’dan geçmektedir.

Nil ve arkadaşları Mavi Dağ’a doğru yola çıkarlar.  Nil  bu yolculuk sırasında uzun zamandır haber almadığı babası ve öldüğünü sandığı kardeşi ile karşılaşır.  Kasabanın kurtuluşu için onlara Aydınlığın Şövalyesi de katılır. 

Aşkına karşılık bulamayan Fimes, Nil’den vaz geçmek niyetinde değildir. Ancak Nil Kayra aşkı birçok yeni olaya gebedir. 


KİTAPTAN NOTLAR

Fantastik tür daha önce de paylaştığım gibi ilk defa okuduğum bir tür. Her ne kadar okuduğum bazı romanlarda fantastik unsurlar aralara serpiştirilse de tamamen fantastik bir dünyanın ve fantastik kahramanların yer aldığı okuduğum ilk roman. 

Serinin ikinci kitabında da heyecan ve gerilim devam etmekte. Ve ilk kitabın adı olan “Siyah Nefes” açıklanmakta. Ben Siyah Nefes’in Supay’ın gölge bulutuna benzer bir yaratık ya da buna benzer bir canlı olduğunu düşünmüştüm ilkin. Ancak “Siyah Nefes”in Nil’in yakalandığı bir hastalık olması ilginç olmuş.

Fantastik ögeler yine çok yerinde ve güzel kullanılmış. Bu ögelerden en çok  “Ruhlar Konseyi” ilgimi çekti doğrusu.

Bir de yazarın cinsel ögeler olmadan da tutkulu bir aşkı çok güzel anlatması çok hoşuma gitti. Bu durumun romanın akışına olumlu etkilediği görüşündeyim... 

Kendi adıma yazın sıcak günlerinde okumak için uygun olduğunu düşünüyorum. Zaten elinize alınca romanının akıcılığından dolayı elinizden bırakamıyorsunuz... 



Serinin üçüncü kitabı KIZIL ÖLÜM'le yakında görüşmek dileğiyle...

SEVGİLER...



31 Temmuz 2013 Çarşamba

GÜLŞAH ELİKBANK - GÜNEBAKAN ÜÇLEMESİ - SİYAH NEFES

MERHABALAR;

Sevgili Dostlar;

Bundan önceki yazımda çekiliş haberi paylaşmıştım, sizler de kayıtsız kalmamış, katılımlarınızla beni desteklemiştiniz, şimdiye kadar katılan tüm blog dostlarıma teşekkür ediyorum ve çekilişin 30 Ağustos'a kadar devam edeceğini hatırlatmak istiyorum. ÇEKİLİŞ İÇİN BURADAN..


Çekiliş ile vereceğim GÜLŞAH ELİKBANK'A ait, GÜNEBAKAN ÜÇLEMESİ'ni çekiliş bitmeden okuyup yorumlayacağımı bildirmiştim. Kısa sürede tamamladığım serinin ilk kitabını elimden geldiğince Spoiler vermeden paylaşıp, yorumlamaya çalışacağım...

Gelelim ilk kitabımıza...SİYAH NEFES

Gülşah Elikbank Profili resim

ARKA KAPAKLA BAŞLAYALIM...

ARKA KAPAK

On sekiz yaşındaki Nil’in yolu lanetlenmiş bir kasabaya düşer. O bu kasabaya dışarıdan gelebilen tek kişidir. Nil orada aşkı Kayra’yı bulacaktır. Uyku tozları serpen Fimes, kara kediye dönüşen Aneko, yetenekleri kopyalayabilen Nilve Kayra kötülüğü altedebilmek için amansız bir mücadele veriyor. Karşılarına habis bir Kader Bulutu ve diğer zorluklar dikilmiş durumda.

Aşk için her şeyden vazgeçer miydin? Yoksa sorumluluklar mı ağır basardı? Karşılıklı aşkın gözü kör olabilir mi? Nil’in sadık koruyucusu Fimes kızın aşkına niye şaşar? Yüz elli yıllık laneti sonlandırmada bu aşkın rolü olacak mıdır?

Laneti başlatan şey bir aşksa, diğer bir aşk çözüm sunabilecek midir? Her aşık gerçekten bir savaşçı mıdır? Bu sorular Siyah Gül ile Gelincik arasına gerilmiş incecik altın bir iplik. Nil ile Siyah Nefes’in sırrını çözmek üzere Mavi Dağ’a doğru yolculuğa çıkarken aklımızdan geçenler bunlar.



ÖZET
Her şey Nil’in on sekizinci yaş gününde annesinin aldığı arabayla kaza geçirip bu garip kasabaya gelmesiyle başlar.  Kasabanın ilk göze çarpan özelliği çok sessiz olmasıdır. Görünürde de pek kimse yoktur.

Çok geçmeden Nil yaşlı bir kadınla karşılaşır. Yaşlı kadın ona kasabadan çıkış yolunu tarif eder ve bu yolu karanlık çökmeden tamamlamasını öğütler. Ancak Nil karanlık çökmeden kasabadan çıkmayı başaramaz. Ve çok ilginç bir sahneye şahit olur. Kasabanın üzerinde bulunduğu toprak parçasının büyük bir gürültü ile ayrıldığını görür ve çok korkar. Bu sahnenin ardından Nil kendini bir yer yatağında bulur.  Çevresindekiler onun hakkında konuşuyorlardır. Nil Temen Kabilesi ile bu biçimde tanışır ve zaman içinde kasabanın lanetini de öğrenmiş olur.

Lanetin hikâyesi şöyledir; Bundan yüz elli yıl önce kasabada yaşayan iki kabile vardır; Temen’ler ve Süfenk’ler. Birbirinden yaşayış ve inanış olarak farklı olan bu iki kabilenin tek ortak noktası aynı nehrin suyunu içmeleridir. Bu nehir kasabayı ikiye ayıran Tusa Nehri’dir. Nehir öyle büyüktür ki; nesiller boyu kabileleri suyuyla ve balıklarıyla bakmıştır. Tek tanrıya tapan Temenler ile suya tapan Süfenk’lerin nehri kullanım günleri de farklıdır. Çok geçmeden bu iki kabile arsında su yüzünden anlaşmazlık çıkmaya başlar. Suya tapan Süfenk’ler tanrılarının Temen’lerin suyu kullanması istemediklerini söyleyerek suyu kullandırmak istemezler. İşin aslı farklıdır. Savaşçı ve avcı olan Süfenk’ler Temen’lerin yaşadığı verimli toprakları istemeleridir. Bir de inanışları gereği hayvan eti yemeyen Temen’lerin sahip olduğu büyük sürü Süfenk’ler için cazibe kaynağıdır.
Bu yüzden Temen’ler her gece köyün iki delikanlısını sürünün başına nöbetçi koyarlardı. Bunun üzerine Süfenk’ler, Temen’lerin kullanım günleri dışında nehrin başına nöbetçi koymaya başlarlar. Tek fark Süfenk’lerin nehrin başına kabilenin en güzel kadınlarını koymalarıdır.

Ardından Süfenk’lerin lideri Supay kadın nöbetçilerden Temen’lerin nöbetçilerini kendi taraflarına çekip öldürmelerini ister. Supay’ın planı başta istediği gibi gitse de Süfenk’lerden Miranda; Temen’lerden Sumara’ya âşık olur. Ve onu öldüremez. Ancak Süfenk’ler nöbetçilerden birini öldürmelerine rağmen; Tanrıları kabul ettikleri nehri kirlettiklerini söyleyerek Temen’lere savaş açarlar. Miranda’nın aşkını kendisi de isteyen Supay, Sumara’yı öldürür. Bu acıya dayanamayan Miranda canına kıyar. Bu olaydan sonra kasabanın üzerine lanet çöker.

Lanetin kasabayı ele geçirmesinden sonra kasabaya dışarıdan girebilen tek kişi Nil’dir. Kabile üyeleri baştan şüpheyle yaklaşsa da umutlarını Nil’e bağlarlar. 

Dahası romanımızda.....


KİTAPTAN NOTLAR

Gülşah Elikbank’ın Günebakan Üçlemesi Fantastik Edebiyat ürünü olması bakımından;  ilk defa okuduğum bir tür. Her ne kadar okuduğum bazı romanlarda fantastik unsurlar aralara serpiştirilse de tamamen fantastik bir dünyanın ve fantastik kahramanların yer aldığı okuduğum ilk roman. İlk olmasına rağmen okurken keyif aldığımı söylemeden geçemeyeceğim. 

Serinin ilk kitabında Nil’in kasabaya gelişiyle başlayan macerada bir taraftan karakterleri, bulunulan mekânı, olayları tanıtırken bir taraftan da heyecan ve gerilim öğeleri işin içine hemen giriyor.

Sırası gelmişken değinmeden geçemeyeceğim romandaki hemen hemen tüm karakterlere günlük hayatta kullanılmayan isimler verilirken örneğin; Logis, Noran, Sofis, Fimes, Aneko… gibi, Nil ve Kayra günlük hayatta seçilen isimler olmuş. Nil için bu durum dış dünyadan gelmesi bakımından normal görünse de Kayra’nın ismi bence Süfenk topluluğu içinde sırıtmış. Keşke yazar Kayra’ya farklı bir isim verseymiş.

İlk kitabın adı olan “Siyah Nefes” maalesef ikinci kitapta açıklandığı için diğer kitabı okuyana kadar soru işareti olarak kalıyor.

SERİNİN İKİNCİ KİTABIYLA ÇOK YAKINDA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE...






18 Temmuz 2013 Perşembe

İLK KİTAP ÇEKİLİŞİM BAŞLASIN....

MERHABALAR; 

Tatil, Ramazan derken üzerime çöken rehavetten dolayı ilgilenemedim blogumla... Yazlık okuma listemi hazırlarken; Mayıs ayında İzmit Kitap Fuarından aldığım ve unuttuğum kitaplar geçti elime. 

Hazır elime geçmişken kitaplar bir çekilişle blog arkadaşlarımla paylaşayım dedim. 

Çekilişle vermek istediğim kitaplar; 

Gülşah Elikbank'ın Günebakan Üçlemesi...  


Fantastik Edebiyat pek ilgimi çekmez ama stant görevlisinin tavsiyesi üzerine almıştım bu kitapları. Çekiliş sonucunda sahibini bulana kadar okuyup yorumlamayı düşünüyorum ben de. 

Tek tek görelim kitapları...

SİYAH NEFES; serinin ilk kitabı..


MAVİ DAĞ; serinin ikinci kitabı


KIZIL ÖLÜM; serinin üçüncü ve son kitabı....


Gelelim şartlarımıza..

1- Blogumun izleyicisi olmanız,
2- Blogumun Bloglovin'de izleyicisi olmanız,
3- Blogunuzda bir adet fotoğraf ile ile birlikte link vererek paylaşmanız,
4- Paylaşım linkinizi ve mail adresinizi yorum olarak bırakmanız. 
5- Çekiliş klasik yöntemle yani adların yazılıp çekilmesi yöntemiyle yapılacaktır.

Bol şanslar..

Çekiliş 30 Ağustos 2013 tarihine kadar devam edecek, sonucu 31 Ağustos 2013 tarihinde açıklanacak akabinde mümkün olduğunca hızlı bir biçimde kargoya verilecektir. Kargo tarafımdan karşılanacaktır. 

11 Haziran 2013 Salı

JEAN CHRİSTOPHE GRANGE - SİYAH KAN

MERHABALAR;

Yine kan donduran cinayetlere ev sahipliği yapan bir Grange romanını paylaşmak üzere sizlerleyim.. Romanın kitaplığımdaki yerini almasının üzerinden bir hayli zaman geçti ve daha önce de okundu. Geçtiğimiz günlerde okumadığım kitapları ayırırken SİYAH KAN'ı bir defa daha okuyayım dedim ve önceliği ona verdim. 


 ARKA KAPAK

"Güneydoğu Asya'da, Yengeç Dönencesi ile Ekvator çizgisi arasında bir yerlerde bir yol vardır. Siyah kanla çizilmiş bir yol. Korkunun ve ölümün hâkim olduğu bir yol.

PARiS.'ilk temas. KUALA LUMPUR. Hayat Yolu. Uçuşan ve Çoğalan. Sonsuzluğun işaretleri. KAMBOÇYA. Bal ve Fresk. TAYLAND. Arınma Odası. Dünyadan soyutlanmış bu mekânda neler olduğunu anlayacaksınız! BANGKOK. Gerçeğin Rengi aynı zamanda Yalanın da Rengi'dir! Ve PARİS. Her şey sona ermedi, yeni başlıyor.

ÇABUK SAKLAN, BABA GELİYOR!"



ÖZET

Bölüm bir katilin ormanın derindiklerinde, bambuların arasında, tüm delikleri kapatılmış havasız bir kulübe de bir kadını öldürme ritüeli ile başlıyor.
Ardından Limier Gazetesi’nin sözde Kuala Lumpur’daki muhabiri Marc Dupeyrat’ın 7 Şubat 2003 tarihli bir yazısı takip ediyor cinayet ritüelini.  

Yazıda Papan’da, Malezya’nın Güneydoğu kıyısında yer alan Johore Sultanlığı’na ait bir köyde; 1977- 1984 yılları arasında serbest dalış ve limitsiz ağırlıkla dalış şampiyonu , eski bir sporcu olan Jacques Reverdi’nin, öldürdüğü kadınla birlikte bir kulübede Malezyalı balıkçılar tarafından bulunuşuna, balıkçılar tarafından linç edilmekten son anda kurtuluşuna ve cinayet sonrasında Reverdi’nin travma sonrası yaşadığı şoktan dolayı İpoh Akıl Hastanesi’nde bulunduğuna yer verilmektedir.  

 Ayrıca Reverdi’nin daha önce de Kamboçya’da Linda Kreutz isimli alman bir genç turisti öldürmekten tutuklanmasına ancak delil yetersizliğinden serbest bırakılmasına da yer verilmiştir.
Bu kısımdan sonra olayla Marc Dupeyrat merkezli anlatılmaya başlanır. Marc Dupeyrat’ın piyano çaldığı günlerden, arkadaşı d’Amico’nun ölümüyle girdiği komadan, aynı komayı yine sevgilisi Sophie öldürüldüğünde yaşadığından, paparazzilik yapmaktan Lady Diana’nın ölümünden sonra vazgeçip, cinayet davalarının ve katillerin psikolojilerinin peşine düşmesinden uzun uzadıya bahsedilmektedir.

Marc; elbette Reverdi’nin hikayesine de kayıtsız kalamaz. Onunla ilgili araştırmalar yapıp; makaleler yazmak ister. İlk araştırmasında Marc; Reverdi’nin çocukluğu ile ilgili bilgilere ulaşır.

Reverdi 1954'te Val-d'oise'ın taşrasında Epinay-sur-Seine'de doğmuştur. Sosyal yardım kuruluşunda çalışan annesinin tek çocuğudur. Babası ile hiç tanışmamıştır. Annesi Monique Reverdi 1968’de intihar etmiştir. Bundan sonra Sosyal Hizmetlerin korumasında hayatını devam ettiren Reverdi’nin dalış yeteneği ve zekası da annesinin ölümünden sonra keşfedilmiştir.



Bir çok gazeteci ve araştırmacı görüşmek için katilin peşine düşse de; Reverdi İpoh’dan sonra nakledildiği cezaevinde hiçbir görüşme talebini kabul etmez. Marc’ın aklına farklı bir fikir gelir. Reverdi’nin kurbanlarının hepsinin kadın olmasından yola çıkarak; bir kadın ismi ile Reverdi’yle iletişim kurmaya karar verir.

Elizabeth Bremen, adıyla katile bir mektup yollar, Nanterre Fakültesi’nde Psikoloji mastırı yaptığını ve tez konusu için de Reverdi ve cinayetleri ilgili araştırma yaptığını söyleyerek bilgi ister. Başlangıçta Reverdi; Elizabeth ile pek ilgilenmese de ardından aralarında önce mektupla, ardından e-posta yoluyla yazışmalar devam eder.

Katil Elisabeth’in bir fotoğrafını istediğinde Marc paparazzilik günlerinde birlikte çalıştığı fotoğrafçı Vincent’in stüdyosundan fotoğraf çalar. Fotoğraf, yıldızı yeni parlamakta olan bir manken olan Hatica’ya aittir.

Ardından katilin verdiği şifreli ipuçları yardımıyla Marc sırayla tüm cinayetlere ve katilin cinayet ritüelinin, cinayet itkisinin kaynağına ve nedenlerine ulaşmak için Malezya’dan başlayan bir yolculuğa çıkar. 



KİTAPTAN NOTLAR:

Romanın ilk sayfalarını okuduğumda öncelikle biraz şaşırdım. Grange’nin genel tarzından farklı olarak katil ve cinayet ritüeli romanın başında verilmekteydi. Katilin bulunma aşamasındaki takipten mahrum kalacağımı düşündüm ilkin. Ama elbette öyle olmadı. Grange yine kendini yakışır bir biçimde maceranın içine sürükledi beni. 

Yazar; cinayet ritüeli ve Marc’ın gazete yazısından sonra; Marc’ın hayatını uzun uzadıya anlattığı bölümde Marc ile ilgili verilen en yakın arkadaşı ve sevgilisi öldürüldüğünde girdiği komadan bahsetmesi, cesetleri bulmadan önceki birkaç saati hatırlamaması,  bende soru işaretlerini romanın en başında oluşturdu. Hem Marc’ın hayatında işlenen iki cinayette de cesetleri bulan olması ve komaya girmesi, aynı zamanda annesi babası öldüğünde aynı komayı yaşamaması, ayrıca katillerin cinayet işlerken hissettiklerine odaklanması, Marc ile ilgili şüpheleri romanın en başından itibaren güçlendiriyor. (Hiç değilse sevgilisi ve arkadaşı öldüğünde cesetleri bulan Marc olmasaydı.) 


Yazar her romanında küçük ya da büyük roller verdiği gibi bu defa da yine bir Müslümana romanında Hatica kanalı ile rol veriyor. Yine tam olarak belirtilmese de Hatica’nın uyuşturucu bağımlısı anne ve babası ve yaşamları üzerinden bir aşağılama olduğunu düşünüyorum. Yazarın Türkler ve Müslümanlara açıktan ya da ima yoluyla dokundurmaları Grange okurları için sürpriz değil elbette. Aslında iyi Fransızca bilseydim. Kendisine bu konuda sorular sormak istedim doğrusu.

Yazarın kadın kurban takıntısı da yine devamlılığını sürdüren ayrıntılardan...

Grange okurken bazen sıradan hayatı olan; anne babası da normal olan, normal hayatı olabilen hiç kimse romanlarına konu olamaz mı acaba? Her karakterin mutlaka ya kendinde ya da ailesinde bir sorun bulunmakta. Hem de son derece ciddi sorunlar, bu romanda hem en yakın arkadaşı hem de sevgilisi cinayete kurban gitmiş Marc; annesi babası uyuşturucu bağımlısı Hatica, diğer romanlarında da buna pek çok örnek bulunabilir. Örneğin Sisle Gelen Yolcu’da babası işkenceci olan Anais…

Ve bir de Grange romanlarında bolca anti-depresan kullanılıyor ve bunlar isimleri ve bazen de miktarları ile de veriliyor. Açıkçası bu bana son derece gereksiz geliyor.

Marc’ın komaları da akla Şeytan Yemini’ndeki Eric’in sahte komasını da hatırlatmadı değil doğrusu…

Romanın sonlarında katilini öldüğünü öğrendiğimde bir rahatlama hissettim elbette. Ancak daha 50 sayfa kadar vardı romanın bitmesine. Acaba diğer romanlarının aksine yazar bu sayfalarda farklı ya da mutlu bir sona mı yer verecek derken; katilin Testereyi aratmayan bir takipçisi çıkıyor ortaya. Onu yarım bıraktığını tamamlamak için. Romanın başından beri aslında şüpheleri üstüne çeken bazı yönleriyle de itici gelen karakter katilin yerini almaya çalışsa da; Hatica ikinci katilin elinden de kurtulmayı başarıyor.

Sonuç olarak Grange severleri hayal kırıklığına uğratmayacak son derece hareketli bir kurgusu ve hareket basamakları  ile kendine hayran bırakacak cinsten bir kitap… Okumamış kitap dostlarıma şiddetle  tavsiye ederim.

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE...

7 Haziran 2013 Cuma

GARDİYAN

MERHABALAR; Geçtiğimiz haftalarda İzmit Kitap fuarından aldığım (yaptıkları indirimden dolayı Postiga Yayınları'ndan 7 adet kitap aldım.) kitaplardan birini paylaşmak istiyorum sizlerle..

HAMRET BAHA DALYAN'ın kaleme aldığı GARDİYAN

Kitabın genel hatlarıyla başlayalım paylaşımımıza...

Roman kendi içinde iki ana kurgunun birleşmesinden oluşmaktadır. Birinci kurgunun başkahramanı Cemile isimli bir gardiyandır. Aydın Cezaevinde çalışmaktadır. 7. Koğuşun gardiyanıdır.

İkinci kurgunun ve romanımızın başkahramanı Meral’dir. Meral’in koğuşa gelmesiyle koğuştaki kadın sayısı da yediye çıkmıştır. Her bir kadının kendine göre bir hikâyesi, küçük ya da büyük suçu ya da suçları vardır.

Koğuşa yeni katılan Meral sessizliğiyle ve güzelliğiyle Cemile’nin dikkatini çeker. Bir de elinden düşürmediği defterleriyle. Cemile bu defterlerde neler yazıldığını çok merak eder, hatta bir ara koğuştaki kadınlardan birine çaldırmayı bile düşünür.

Koğuşta önce evlat katili Zeynep sonra da Meral Tifo olurlar. Zeynep çok dayanamaz ve ölerek evladına kavuşur. Meral’in ateşler içinde hastalıkla mücadele ettiği gecelerde başında Cemile bekler ve Meral defterlerini okuması için ona izin verir. Meral’in iki tane defteri vardır. Biri kendi hayatını günlük olarak yazmıştır, diğerinde ise kızına yazdıkları vardır.

İlk defter Meral’e 8. doğum gününde arkadaşı Nuran tarafından hediye edilmiştir. Meral’in 8. Yaş günü aynı zamanda hayatını alt üst eden “YAS” günü de olmuştur. Kutlama için bekledikleri babası eve gelmemiş onun yerine ölüm haberi gelmiştir.

Defter bu olayın üzerinden yani 20 Nisan 1943’den 6 yıl geçtikten sonra 20 Nisan 1949’da yazılmaya başlanmıştır. Bundan sonra Meral’in alt üst olan hayatı, yaşadığı acılar sırasıyla defterde yerini sırasıyla alır… Defterin başlangıç bölümlerinde Meral Arkadaşı Nuran’la konuşur gibi yazar defterini. Yıllar sonra Nuran’ın yerini Tijen alır..
Ancak tarihlere çok da yer verilmez ve de bölüm başlarında 3 sene sonra,6 yıl sonra gibi ifadelere yer verilir.

Roman başlandığı gibi gardiyan Cemile tarafından bağlanır.. 


Önce arka kapaktan başlayalım; 

 ARKA KAPAK:

Romanımızın kahramanı Meral'in günlüğünü okurken aşkın en yücesini, fedakârlığın en büyüğünü bulacak, tükenmeyen acılarını, gün be gün ördüğü çilelerini ve günahkâr zevklerini göreceksin. Neşeye, sevgiye, mutluluğa susamışlığı, hasret çeken yoksul gönüllerin yorulan vefalarını, Yaradan'a isyanın şaşkınlığını ve sevgiden soyutlanmışlığını okuyacaksın. 

1940'lı yıllardan başlayan ve 1980'lere uzanan bu yolculuk, aslında siyasal gerilimlerin hem dünyada hem de ülkemizde yaşandığı yıllarda geçiyor. Belki arka planda ihtilâller, toplumsal çalkantılar yaşanıyor ama romanı okurken bunlara tanık olmayacaksın. Sadece insan ilişkilerinin birbirimizi nasıl yoğurduğunu, birbirimize muhtaç olduğumuz halde yalnız kalışımızı ve özellikle de erkek dünyasında kadınların nasıl duygularına ve arzularına hapsedildiğini göreceksin hatta anımsayacak ve düşüneceksin. 

Romandaki olayların yüzyıllardır dünyanın birçok yerinde yaşanmış, yaşanıyor ve yaşanacağını biliyorsun. Çünkü hükümetlerin değişmesi, bir kızın üvey babası tarafından tacize uğramasını engellemiyor. Hiçbir ekonomik sistem, erkeğin kadına uyguladığı şiddete engel olmuyor. Askeri darbelerin olması, bir kadının asılsız dedikodulara maruz kalıp toplumdan soyutlanmasına engel değil. Teknolojik gelişmeler, bazılarımızın sevgiden yoksun büyümemize engel olamıyor. Hiçbir toplumsal olay, henüz kadının kendi içine hapsedilmesine bir çözüm üretebilmiş değil. Gardiyan, kadın sorununa bir çözüm getirmiyor, bunu apaçık ortaya koyuyor. 

Ve belki hâlâ yapabileceğin bir şey vardır...



KİTAPTAN NOTLAR;
Öncelikle romanı yazarı üzerinden değerlendirmek istiyorum Hamret Baha Dalyan 1935 doğumlu, ve romanı aslında kardeşinin başından geçen bir olaydan yola çıkarak yazdığını söylüyor. Yaşından dolayı öncelikle azmini kutluyorum.(Sanırım yazarın bir kitabı daha var. )

Ufak tefek eleştirilerim olacak elbette kitapla ilgili.. Kitap birkaç Yeşilçam melodramının toplamı gibi sanki; ve maalesef Türk Filmleri gibi iyi sonla da bitmiyor. Romanın Başkahramanı Meral’in başına gelmeyen kalmıyor. 8 yaşındayken babasız kalıyor. Ardından üvey babasının tacizine ve çeşitli iftiralara uğruyor.  Küçük yaşta üvey babasından kurtulmak için bir evlilik yapıyor ve orada da mutluluğu bulamıyor. Roman boyunca insanın başına hiç iyi bir şey gelmez mi diye düşündüm durdum.

Meral’in yaşadığı güzel olaylar da uzun süreli olamadı maalesef. Bir süre sonra kadının başına gelenleri okumaktan çok yorulduğumu hissettim ve sırf sonunu merak ettiğimden okudum desem yalan olmaz… Keşke romanda koğuştaki diğer kadınların dramlarına daha fazla yer verilerek; “GARDİYAN” ismi daha da vurgulansaydı. Elbette bu kadar olayı tek başına yaşayan pek çok insan vardır çevremizde. Ama yine de yazar kahramanına çok fazla yüklenmiş…  

Olaylar Meral’in günlüğünden anlatıldığından bakışı açısı olarak Meral dışındaki insanların duygu düşüncelerini anlatmak bakımından roman eksik ve taraflı olmuş. Örneğin; Meral’in kocası Murat’ın düşüncelerini kıskançlığını daha yoğun hissettirebilirdi yazar. Ya da neden kolayca oğlunu Meral’e bırakıp gittiğini…

Ataerkil dünya düzeninde kadının yaşadığı ya da yaşaması muhtemel olayları anlatması bakımında realist olmasına rağmen romanda kafamı kurcalayan çelişkiler de olmadı değil…  Meral’in kardeşi Fuat’ın babasının dayaklarından aptallaştığı yazılırken hatta zihinsel özürlü olduğu ima edildikten sonra daha olumlu bir ortamda yaşamını sürdürmeye başlayınca doktor olmayı başarmasına, üvey babasının Kıbrıs’ta evlendiği zengin kadından sonra çok fazla değişmesine hatta ölmeden önce Meral’den özür dilemesine ve özür kervanına Murat bile eklenirken Turgut’un öfkesine şaşırdım...

Bir de teknik birkaç hatadan söz etmek istiyorum.. Okurken not almamışım sayfaları ve cümleleri ancak dikkatimi çekti. Romanda bir kaç yerde anlatım bozukluklarına ve sözcük tekrarlarına rastlamak mümkün. Editöre duyurulur.

Yeni paylaşımlarla görüşmek dileğiyle...

SEVGİLER..
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...