17 Mayıs 2016 Salı

CEZMİ ERSÖZ - ŞİZOFREN AŞKA MEKTUP

MERHABALAR,

2000'li yılların başında kitapseverler arasında yayılan romantik akımın öncülerindendi benim için Cezmi Ersöz. O dönemde gaza gelip kitaplarını set olarak almıştım. Hemen hemen de bir çok kitabını okumuştum. Ama beni en çok etkileyen "Şizofren Aşka Mektup" olmuştu. Hatta bu kitaptan öyle etkilenmiştim ki, bir çok arkadaşıma da hediye almıştım bu kitaptan. 


Kitaptan beni en çok etkileyen kısımları paylaşmak istiyorum sizlerle... 

"'Yalnızım...'
Bunca acı tek bir söze nasıl sığabiliyordu...
Aldım bu sözü dudaklarınızdan, saplayıp kalbimi onunla parçaladım...
O söz ki;
rengi yarım kalmış aşkların tarifsiz esmerliğine kaçıyordu...
O söz ki;
saplandıkça kalbimin her parçasına yüzünüzü yeniden çiziyordu...
Şimdi içimde binlerce yüz oldunuz...
Şimdi içimde binlerce siz oldunuz..." (Sayfa 5)

"Şimdi burda değilsin.ama beni duyuyorsun,biliyorum. Kapat gözlerini benim için ve dinle n'olur: Bak yoksun... Bunun anlamını biliyor musun? Yokluğun, yüreğimdeki bu yıldızsız, bu dipsiz, karanlık gece...  Yokluğun, odamın duvarlarına astığım suretlerine bakarken, 
unuttuğum dalgın gözlerim.... Yokluğun yastığımda bıraktığın bu kimsesiz saç tellerin... 
Yokluğun, gönül bahçenden kopartıp verdiğin için soldurmayıp, kuruttuğum ve tıpkı sevdam gibi sonsuzluğa mahkum ettiğim bu kırmızı güllerin... Sırf kalemini değdirdiğin için atmaya kıyamadığım bu kağıtlar... Her an gözümün önünde sakladığım mektupların, 
peçetelere yazdığın şiirlerin, hediyelerini sardığın paket kağıtların... Sen gidince, hala sen kokuyordur, diye üzerime giydiğim ve derin derin soluduğum giysilerin.... 

Yokluğun, elinin, kokunun, soluğunun değdiği her şeyi dünyanın en kıymetli hazinesi gibi saklayan, bu yarı deli, bu hayattan kopuk ruhum... Kapat gözlerini ve bana bak : 
Ben ne diye varsa gördüğün, işte o senin yokluğun..." 
(Sayfa 75-76)



ARKA KAPAK

Bir şizofrendim artık... Yalanlar söylüyordum, hem sana hem de ona... Kendimi tanıyamaz olmuştum.Hangisi bendim?İçimdeki, o güzelliğiyle dünyayı elde etmeye kışkırtılmış, karanlık ve ilgi tutsağı kadın mıydım; yoksa uğruna hayatından vazgeçmeye hazır olduğu aşkına mahkum, ezilmiş, kapılarda bırakılmış, verdiği güven ve taşıdığı masumiyetle sana cazip gelmeyen o sevdalı kadın mı? İkisi de olmak istemiyordum.Ama ikisinden de vazgeçemiyordum. Sanki biri olmazsa diğeri yıkılacak gibiydi.Birbirinden nefret eden ve birbirinin varlığına tahammül edemeyen bu iki benlikle yalnız kaldığımda çıldıracak gibi oluyor, ağır ağır ruhumu öldürüyordum.Artık yalnız kalmak dayanılmaz olmuştu benim için.Seni göremediğim zamanlar ona gidiyor, onu göremediğim zamanlar sana sığınıyordum.İçimdeki bu birbirinden aykırı iki kadın beni durmadan diplere çekiyordu.

2 Mayıs 2016 Pazartesi

PAULO COELHO – SİMYACI

MERHABALAR

İlk çıktığı yıllarda okuduğum ve blogumda yer vermek adına geçtiğimiz hafta yeniden okuduğum SİMYACI'yı paylaşmak istiyorum sizlerle... 


ARKA KAPAK
Simyacı, Brezilyalı eski şarkı sözü yazarı Paulo Coelho'nun, yayınlandığı 1988 yılından bu yana dünyayı birbirine katan, eleştirmenler tarafından bir `fenomen' olarak değerlendirilen üçüncü romanı. Simyacı, altı yılda kırk iki ülkede yedi milyondan fazla sattı. Bu, Gabriel Garcia Marquez'den bu yana görülmemiş bir olay. Yüreğinde, çocukluğunu yitirmemiş olan okurlar için bir `klasik' kimliği kazanan Simyacı'yı Saint-Exupery'nin Küçük Prens'i ve Richard Bach'ın Martı Jonathan Livingston'u ile karşılaştıranlar var (Publishers Weekly). Simyacı, İspanya'dan kalkıp Mısır Piramitlerinin eteklerinde hazinesini aramaya giden Endülüslü çoban Santiago'nun masalsı yaşamının felsefi öyküsü. Sanki bir “nasihatnâme”: `Yazgına nasıl egemen olacaksın, mutluluğunu nasıl kuracaksın?' sorularına yanıt arayan bir hayat ve ahlak kılavuzu. Mistik bir peri masalına benzeyen romanın altı yılda, yedi milyondan fazla okur bulmasının gizi, kuşkusuz, onun bu kılavuzluk niteliğinden kaynaklanıyor. Simyacı'yı okumak, herkes daha uykudayken, güneşin doğuşunu seyretmek için şafak vakti uyanmaya benziyor.


KİTABIN ÖZETİ

Romanımız, kervancının getirdiği kapağı olmayan bir kitabı okuyan simyacı ile başlamakta ve Simyacı tekrar sahneye çıkana kadar sahne kahramanımız Santiago’ya kalmaktadır.
Santiago, güneş batmak üzereyken sürüsüyle birlikte eski, terk edilmiş kilisenin önüne gelir. Kilisenin çatısı çoktandır çökmüş, bir zamanlar ayin eşyalarının olduğu yerde bir firavuninciri büyümüştür. Geceyi burada geçireceklerdir. Santiago, koyunlarını içeri aldıktan sonra kendisine uyumak için yer hazırlar. Altına yamçısını yarar başının altına kitabını yastık niyetine koyar. Gecenin karanlığında uyanır. Daha önce de gördüğü düşü tekrar gördüğünü ayrımsar.
Koyunlarını da toplayarak yola çıkmaya hazırlanır. Niyeti Tarifa kentine gitmek orada koyunlarının yünlerini satmak ve geçen yıl gördüğü tüccarın kızını belki bir daha görmektir. Bu umutla yola çıkar, önünde dört günlük bir yol vardır.


Santiago aslında anne ve babası tarafından rahip olması için papaz okuluna gönderilmiştir. On altı yaşına geldiğinde; gezmek, dünyayı dolaşmak fikri ona rahip olmaktan daha cazip gelmiştir. Bu isteğini babasıyla paylaştığında; babası da, oğluna içinde üç adet altın İspanyol parası olan bir kese vererek oğluna “git, kendine bir sürü al ve en iyi şatonun bizim şatomuz ve en güzel kadınların bizim kadınlarımız olduğunu öğreninceye kadar dünyayı dolaş” demiş ve oğlunu kutsamıştır. 


Santiago, babasının verdiği parayla bir koyun sürüsü alır ve yaşamının büyük düşünü gerçekleştirmeye başlar; artık geziyordur. Gördüğü rüyalar her şeyi daha da ilginçleştirir. Rüyasında Mısır Piramitlerini ve burada bulacağı hazineyi görmektedir. Düşünü falcı bir kadına yorumlatmak ister. Kadın yorumuna karşılık para yerine hazinenin onda birini ister. 
Ardından Santiago kendini Salem kralı olarak tanıtan, altından bir göğüslük giyen yaşlı adamla konuşur. Yaşlı adam, hayatın gizemleri hakkındaki bilgiye karşılık Santiago’dan sürüsünün onda birini vermesini ister. Yaşlı adam, Santiago’ya biri beyaz diğeri siyah olmak üzere iki adet gizemli taş verir. Taşların adı Urin ile Tummini’dir  ve siyah olanı “evet”, beyaz olanı “hayır” anlamını taşıyan bu taşları “zora düştüğün zamanlarda kullanırsın ancak kendi kararını kendin vermeye çalış” der.

 Mısır’a gitmek için önce koyun sürüsünü satar ve parasını cebine koyarak yola çıkar. Tarifa’dan Afrika’ya geçtiğinde Mısır piramitlerine gitmek için yardım ister. Tüm parasını vererek bir rehber bulur. Birlikte deve almak için pazara çıktıklarında rehber Santiago’nun tüm parasını da alarak ortadan kaybolur. 


Santiago bilmediği bir şehirde beş parasız kalmıştır. Bir iş bulmalı ve çalışmalıdır. Yolun sonundaki billuriye dükkânında kristal satmak üzere işe başlar.santiago’nun işe girmesiyle ve yeni fikirleriyle dükkan eski iyi iş yapan günlerine döner ve bir yıl geçtikten sonra mısır piramitlerine gidecek parayı biriktirir. Piramitlere gitmek isteyen pek çok insan gibi kervancıyla anlaşır. Kervan Vaha’ya kadar ilerler. Ancak kabileler arası savaştan dolayı kervan bura konaklamak zorunda kalır. Yolculuk esnasında tanıştığı bir İngiliz ile arkadaşlık eder Santiago. İngiliz’in amacı Simyacı’yı bulmak ve ondan Simya ilmini öğrenmektir. Ancak simyacı herkesin kolayca tanışacağı biri değildir.

Vahada yaşayan Simyacı, kabile reislerinin bile çok zor ulaştığı güçlü biridir. Vahada kaldığı günlerde Santiago, isminin Fatima olduğunu öğrendiği kıza aşık olur. Santiago, gökyüzünü izlerken gördüğü iki şahinin hareketlerini yorumlayarak vahaya saldırılacağını söyler. Saldırının gerçekleşmesi ve vahadakilerin saldırıya hazırlanmalarını Santiago’nun sağlaması üzerine vahada yaşayan “Simyacı” Santiago’yla konuşur. Çöl yolculuğuna birlikte devam ederler. Kişisel menkıbesinin peşinde yol alan Santiago’nun bir yoldaşı vardır artık.    
DEVAMI KİTABIMIZDA...


KİTAPTAN NOTLAR

Simyacı ile 1999’da üniversiteye ilk başladığım dönemde tanıştım. Elimdeki kitabın 59. Baskısı. Hakkında yazılan bu kadar yazının üzerine kitap ile ilgili söylenecek pek fazla şey yok aslında. Uzun bir aradan sonra ne okusam diye düşünürken bir daha okuyayım dedim ve birkaç saatte okudum. Eski bir dost ile yeniden karşılaşmak, sohbet etmek gibiydi. İyi geldi doğrusu. Okumuşken de blogumda yer vereyim istedim.

Sade dili, bir çemberi andıran kurgusuyla, hayata dair dersler veren güzel bir eser. Bazen verilmek istenen mesajları süslü cümlelere sığınmadan da verilebileceğini kanıtlıyor sanki.
Bunun yanında romanın kahraman kadrosu da çok kalabalık değil. Olay Santiago ve simyacı çevresinde geçmekte. 


ALINTILAR


“Hayatımızın belli bir anında, yaşamımızın denetimini elimizden kaçırırız ve bunun sonucu olarak hayatımızın denetimi yazgının eline geçer. Dünyanın en büyük yalanı budur.”(s. 31)
“Düşümü gerçekleştirmekten korkuyorum, çünkü o zaman yaşamak için sebebim kalmayacak.”(s.61)
şler, Tanrı’nın diliyle konuşurlar. Tanrı dünyanın diliyle konuşursa bunun yorumunu yapabilirim. Ama senin ruhunun diliyle konuştuğu zaman bunu yalnızca sen anlayabilirsin. (s.26)
“Öyle zamanlar vardır ki, insan hayat ırmağının akış yönünü değiştiremez.” (s.61)
“Bir şeyi gerçekten istediğin zaman, arzunu gerçekleştirmeni sağlamak için bütün evren işbirliği yapar.” (s.74)
“Kumullar rüzgarın etkisiyle değişirler ama çöl hep aynı kalır.” (s.106)
“Kötülük, dedi Simyacı, insanın ağzından giren şeyde değildir. Kötülük oradan çıkandadır.” (s.121)
“En karanlık an, şafak sökmeden önceki andır.” (s.137)

11 Nisan 2016 Pazartesi

ORHAN PAMUK – KAFAMDA BİR TUHAFLIK

MERHABALAR,

Orhan Pamuk'un 2014'de yayımladığı kitabı Kafamda Bir Tuhaflık'ı paylaşmak istiyorum sizlerle... Aslında Yaşar Kemal, Dağın Öte Yüzü serisinin son kitabı "Ölmez Otu"nu paylaşmak istiyordum; ancak bu kitap elime geçince paylaşmadan edemedim. 

KAFAMDA BİR TUHAFLIK

“Boza satıcısı Mevlut Karataş’ın hayatı, maceraları, hayalleri ve arkadaşlarının hikâyesi
ve
1969 ile 2012 yılları arasında İstanbul hayatının pek çok kişinin gözünden anlatılmış bir resmidir



ARKA KAPAK

Kafamda Bir Tuhaflık hem bir aşk hikâyesi hem de modern bir destan. Orhan Pamuk'un üzerinde altı yıl çalıştığı roman, bozacı Mevlut ile üç yıl aşk mektupları yazdığı sevgilisinin İstanbul'daki hayatlarını hikâye ediyor.

1969 ile 2012 arasında, kırk yılı aşkın bir süre Mevlut, İstanbul sokaklarında yoğurtçuluk, pilavcılık, otopark bekçiliği gibi pek çok iş yapar. Bir yandan sokakların çeşit çeşit insanla dolmasını, şehrin büyük bölümünün yıkılıp yeniden inşa edilmesini, Anadolu'dan gelip zengin olanları izler; diğer yandan ülkenin içinden geçtiği dönüşümlere, siyasi çatışmalara, darbelere tanık olur. Onu başkalarından farklı kılan şeyin, kafasındaki tuhaflığın kaynağını hep merak eder. Ama kış akşamları boza satmaktan ve sevgilisinin aslında kim olduğunu düşünmekten hiç vazgeçmez. 

Aşkta insanın niyeti mi daha önemlidir, kısmeti mi? Mutluluk veya mutsuzluğumuz bizim seçimlerimize mi bağlıdır, yoksa bizim dışımızda mı gelişip başımıza gelirler? Kafamda Bir Tuhaflık bu sorulara cevap ararken aile hayatıyla şehir hayatının çatışmasını, kadınların ev içlerindeki öfke ve çaresizliklerini resmediyor.



Kitaba başlarken;
Kafamda bir tuhaflık vardı. İçimde de ne o zamana ne de o mekâna aitmişim duygusu...      William Wordsworth, Prelüd


ÖZET

Kahramanımız Mevlüt Karataş, 1963’de İstanbul’a gelip abisi Hasan Aktaş ile sokaklarda boza ve yoğurt satan babasını yanına 1969’da henüz 12 yaşındayken gelir. Babasının amcası ile çevirdikleri arsaya yaptıkları tek göz odada babası ile kalırlar. Amcası ve babası birlikte çevirdikleri arsa yüzünden sürekli tartışmaktadır. 

Amcası bir bakkal dükkanı açmış, oğulları Korkut ve Süleyman’ın da yardımıyla İstanbul’da tutunmanın bir yolunu bulmuştur. Bunun üzerine Amcası Hasan hem yengesi hem de öz teyzesi olan Safiye’yi köyden İstanbul’a getirmiştir. Ama şans Mevlut’ün babasının yüzüne bir türlü gülmemştir. Her ne kadar Mevlüt İstanbul’a gelse de bir babası annesi ve kız kardeşlerini bir türlü İstanbul’a getiremez. Mevlüt bir yandan okula devam ederken, bir yandan da gündüzleri yoğurt, geceleri boza satarken babasına yardım eder. 


Mevlüt’ün Ferhat ile tanışması da okul yıllarına rastlar. Ferhat ile tanışıp, kısa sğrede kaynaşırlar. Birlikte “kısmet” satmaya da başlarlar. Ferhat Mevlüt’e amcaoğullarından da yakın olur. Ancak Süleyman ve Korkut Alevi olduğu için Mevlüt’ün Ferhat ile arkadaş olmasını istemezler. Mevlüt bir yandan geceleri Ferhat  ile duvarlara sloganlar yazıp, afişler asarken, bir yandan da Korkut ve Süleyman tarafından gece sloganlar yazmaya zorlanır. Aslında Mevlüt her iki görüşle de yakından uzaktan alakalı değildir. O ekmeğinin derdindedir. Bazen olayları evinin penceresinden izlemekle yetinir.
Yaşı ilerledikçe okula ilgisini tamamen kaybeden Mevlüt, müdür yardımcısının öğütlerine rağmen okulu bırakır. Bu esnada 21 yaşında ve okulun en yaşlı öğrencisidir. Mevlüt babasının tüm itirazlarına rağmen Korkut’un düğününe gider. O esnada yıl 1978’dir. Mevlüt amcasının oğlu Korkut’un düğününde gördüğü gelinin kız kardeşine âşık olur. Amcasının oğlu Süleyman’dan kızın adının Rahiya olduğunu öğrenir ve yıllarca kıza mektuplar yazar. Okuldan kaydı silinen Mevlüt çok geçmeden askere çağrılır. Mevlüt askerliğini Kars’ta yapar. Askerdeyken babasının ölüm haberini alan Mevlüt, İstanbul’a gelerek babasını defneder. Ardından birliğine geri döner. Mevlüt askerden geldikten sonra Rahiya’yı kaçırmaya karar verir. 


Mevlut’ün Rahiya’yı Beyşehir’in Gümüşdere köyünden amcasının oğlu Süleyman’ın da yardımıyla kaçırır. Her ne kadar Mevlüt kaçırdığı kızı ilk gördüğü anda yıllardır mektup yazdığı kız olmadığını fark etse de kaderine razı olur. Süleyman kendisine oyun oynamıştır ve Mevlut başta ne yapacağını bilemez. Sonunda Rayiha ile evlenirler ve Mevlut, Rayiha’ya giderek aşık olduğunu anlar.
Evlilikleri boyunca Rayiha, Mevlut’un en yakını,sırdaşı,hayat arkadaşı kısacası her şeyi olur. İki de kızları olur. Kızlarına Fatma ve Rahiya’nın dördüncü çocuğunu doğururken ölen annesi Fevziye’nin adını verirler. Eskisi kadar yoğurt satamayan Mevlüt pilavcılık, yazın da dondurmacılık yaparak geçimini sağlamaya çalışır. 


Aynı dönemlerde Süleyman ise, Samiha’nın babasına ve Samiha’ya hediyeler alarak, kendisini Samiha ile sözlü sayarken; Samiha Mevlüt’ün arkadaşı Ferhat ile kaçar. Samiha ile Ferhat da Mevlüt’ün Samiha’yı gördüğü düğünde karşılaşmışlardır ilk.
80’li yıllarda çıkan olaylardan sonra Duttepe’de yaşayamayan birçok doğulu ve Alevi ailenin yaptığı gibi Ferhat da Gazi Mahallesi’ne yerleşmiştir. Samiha ile Ferhat Gazi Mahallesi’ne yerleşirler. Süleyman’ın öfkesi ve Samiha’ya olan aşkı bu kaçışla daha da artar. Bu nedenle bir süre Ferhat ile Samiha ortalarda görünmezler. Ferhat’a destek olmak için Samiha, zengin evlerine gündeliğe de gitmeye başlar. Samiha ile evliliğinden dolayı Mevlüt, Ferhat ile görüşmeyi de keser.

DEVAMI KİTABIMIZDA... 


“Şehre söylemek, duvarlara yazmak istediği şey şimdi aklına gelmişti işte. Bu hem resmi, hem şahsi görüşüydü; hem kalbinin hem de dilinin niyetiydi:
-Ben bu alemde en çok Rayiha'yı sevdim," dedi Mevlut kendi kendine.”
“Bozayı sattıran satıcının yanık sesidir,”
-“Hiç vazgeçme bozacı. Bu kuleler, betonlar arasında kim alır deme. Sen hep geç sokaklardan”. 
-“Ben kıyamete kadar boza satacağım” dedi Mevlut.”



KİTAPTAN NOTLAR

Kitabımız farklı sayılarda alt bölümler içeren 7 kısımdan oluşmaktadır.  Her kısım farklı sayılarda bölümler içermektedir. Bölümler adlarını bölümün içinde geçen bir olaydan ya da cümleden almaktadırlar.

Kitabın tamamı Mevlüt’ün çalışmak için İstanbul’ geldiği 1969’dan 2012’ye kadar ki süreci kapsamaktadır. Elbette olaylar kronolojik sırayla değil de; olaylar ve tarihler arasında gelgitlerle devam etmektedir. Kitabımız Mevlüt’ün Rahiya’yı kaçırdığı akşam başlayarak, Mevlüt’ün okul yıllarından, askerliğine, Rahiya ile evliliğine olaylar verilmektedir. Tüm bu olayların arka fonunda günden güne ve hızla değişen değişen İstanbul yer almaktadır.
Romandaki olaylar bir anlatıcı tarafından üçüncü tekil kişi ile anlatılmaktadır ancak Orhan Pamuk’un pek çok romanında yaptığı gibi - özellikle ben bu üslubu “Benim Adım Kırmızı”da çok sevmiştim. – romanın çeşitli karakterlerini birinci tekil kişi ağzından konuşturmuş ve böylece karakterin olay ve durum ile ilgili duygu düşünce ve izlenimlerini bu şekilde aktarmıştır. Birinci tekilden üçüncü tekile her geçişte okuyucuyu uyarmak için bozacının küçük bir resmi yer alır. bu resim Ara Güler tarafından çekilen fotoğrafın bir illüstrasyonudur. 

Kitap konunun akışı olarak fazla inişli çıkışlı bir anlatıma sahip değil. Bir de kitabın pek çok bölümünde olacak olaylara göndermeler satır aralarında verildiğinden kitapta merak unsurlarına çok da yer verilmemekte diyebiliriz. Yazar merak unsurlarını daha canlı tutabilirdi diye düşünüyorum.
 Bir de Mevlüt’ün roman boyunca hâkim olan boyun eğmiş, her şeyi kolayca kabul eden ve mücadeleden kaçan hali bazen beni sinirlendirmedi desem yalan olur. Âşık olduğu kız yerine ablasını kaçırdığında, hakkı yendiğinde başkalarının seçimlerini bu denli kolay kabullenişi… Herhalde uğruna mücadele ettiği tek şey; tüm olumsuzluklara rağmen boza satmaktaki ısrarı…
Romanda en sevdiğim karakter Rahiya oldu nedense. Şartlara kolay uyumu, elinden geleni, yapmadaki çabası, samimiyeti, doğumda ölen annesinin kaderini yaşaması… Keşke gencecik ölmeseydi de, birlikte yaşlansalardı Mevlüt’le…

3 Mart 2016 Perşembe

YAŞAR KEMAL - YER DEMİR GÖK BAKIR - DAĞIN ÖTE YÜZÜ - 2

MERHABALAR,

Türkiye'nin gelmiş geçmiş en usta kalemlerinden, büyük usta Yaşar Kemal'in "DAĞIN ÖTE YÜZÜ" üçlemesinin ikinci kitabını "YER DEMİR GÖK BAKIR"ı paylaşmak üzere karşınızdayım. 

Yazarın " Bu seri benim tanıklığımdır" dediği, okurken çaresizlikle umudu aynı anda hissedeceğiniz kitabın arka kapağı ile başlayalım.  


ARKA KAPAK

Başı dara düşenler, yarattıkları düş dünyasında bulurlar yollarını. Ayakta kalabilmek için sığındıkları bu dünya bir yandan onları yaşatırken, bir yandan da hikayelerini örer. Dağın Öte Yüzü üçlüsü darda kalanların yarattıkları düş dünyasının büyük ve görkemli hikayesidir.
Üçlünün ikinci kitabı Yer Demir Gök Bakır bütün mümkünlerini yitirmiş köylülerin kendi yarattıkları ermişin işaret ettiklerine bakarak hayatta kalmalarını anlatır. Roman kendi mitini yaratmanın tanığı, düş dünyasının gücünün kanıtıdır.
Fransız Eleştirmenler Derneği’nce, “Yılın En Güzel Romanı” seçildi. 

"Birden bu barok kişilerin harikulade serüvenine kapılırsınız, acımasız gerçekle efsane arasında gider gelirsiniz. Yaşar Kemal ya da bir halkın dehası."
-Martine Bauer,Le Matin de Paris,(Fransa)

"Yaşar Kemal'in özgün ya da bilge bir anlatıcıdan çok daha başka bir şey olduğunu bir kez daha kabul etmek gerekir.(...) Yazar ve halkı sanki gerçekten tek bir bütünmüş gibi, kişileri de anlatımı da aynı şiirsel imgelemi ve aynı büyüleyici çekiciliği taşır."-Journal de Centre, (Fransa)

"Toprağa ve gökyüzüne kenetlenmiş köylünün sert yaşamını düşleyebilenler, bir gemiye biner gibi binsin bu demirden toprağa bizlere sonsuza dek yasak edilmiş bu serüveni yaşasınlar."-MN. Rieux, Que Lire, (Fransa)

"İnsanlara karşı acımasız bir toprağın temposu..."


Romana başlarken;

“Ortalık kar içindeydi. Kar dereleri tepeleri silme doldurmuştu. Dünya yalnız bir aklıktı. Bu aklığın üstünde en küçük bir leke bile yoktu. Bir kuş, bir sinek lekesi bile. Gökyüzü de apaktı. Yalnızca uzakta, güneyde, Toros’un ormanlığının üstünde sıcacık yeşile kaçan bir mavilik balkıyordu. Bu duruluk sonsuz aklığın üstüne serilmiş küçücük bir mendile benziyordu. Bir de uzaktan Hasan’la Ummahan’a bakınca yuvadan düşmüş, yuvarlanan, uçmak için kanat çırpan, çabalayan kırlangıç yavrularını görür gibi oluyordu insan. ( Sayfa 7) 


ÖZET

Yalak köylüleri Çukurova’dan pamuktan köylerine eli boş dönmüştür. Köye dönerken de her yıl yaptıklarının aksine Adil’e borçlarını ödeyememiş, yeni ürünler de alamamışlardır. Çetin bir kış onları beklemektedir. Bir taraftan pamuktan para kazanamamaları, bir yandan Adil’in köye gelip borcuna karşılık donlarına kadar alacağı korkusu sarar köylüyü. Köye gelen herkesi Adil sanırlar.

Bir yandan Adil Efendi’nin mallarına el koyacağından korkan köylüler çareler düşünmeye başlarlar. Muhtar Sefer’in önerisiyle tüm mallarını köyün yakınındaki mağaraya saklarlar. Böylece Adil Efendi onların fakirliklerini görecek, acıyacak ve affedecektir. Tüm köyün aksine Çukurova’ya indiklerinde Muhtar Sefer’e de karşı koyan Taşbaşoğlu mallarını saklamaz. Bir taraftan Adil Efendi beklenir ama Adil efendi gelmez. 

Adil Efendi de köye gelirse; köylüler tarafından saldırıya uğrayacağı korkusuyla yaşar. Bu arada evlerin ısı kaynağı da olan hayvanlar mağaraya gidince evler buz gibi olur. İnsanlar nefesleri ile ısınırlar. Kış çetindir. Mallar mağaradayken Adil Efendi’nin gelmeyişini Muhtar Sefer Taşbaşoğlu’nun Adil’e köylüyü ihbar etmesine bağlar. Köylüyü ona karşı kışkırtmaya çalışır. Ancak köylü buna ihtimal vermez. Bekleyiş köylüye ıstırap vermektedir. Köyden üç kişinin Adil Efendi’ye gitmesine ve köylünün nesi varsa vermesine karar verilir. Böylece bekleyiş bitecektir. 



“Köylü insanı canavara benzer. Az önce göklere çıkarıp Tanrıya eş ettiğini, işine gelmeyince, biraz sonra çamura batırır. Batırır da gözünün yaşına bakmaz. İnsan, bu kadar yüceltip, arkasına top top ışıklardan bir ışık ormanı takıp göklere salıverdiği ermişin yakasını bir iki sözle bırakıverir mi ? Velev bu sözleri söyleyen ermişin ta kendisi olsa…” (Sayfa 302)


Bu arada köylünün öldü sandığı hatta oğlunun mevlüt okuttuğu Koca Halil, köylünün pamuğa geç inmesinden ve köylünün eli boş dönmesinden kendini sorumlu tutmakta ve köylünün kendisini öldüreceğini düşünmektedir. Bu yüzden de evinin ahırında saklanır. Çok geçmeden köylü Koca Halil’in yaşadığını öğrenir. Ancak köylünün onu öldürmek gibi bir niyeti yoktur.

Bir taraftan da Taşbaş’ın köylüye duyduğu nefret artar. İçinde bulundukları durumun aslında en büyük suçlusu olan Muhtar Sefer’le bir olmaları, tutarsız davranışları, Sefer’in mantıksız planlarına ortak olmaları Taşbaşoğlu’nu çılgına çevirir. Köylüye sürekli beddualar eder. Taşbaşoğlu, karısının bir kavgada yaralanmasından sonra küfür ve beddualarının dozunu iyice arttırır. 


Köyde bunlar yaşanırken; Hüsne ve Recep Hüsne’nin evine yakın bir samanlıkta gizlice buluşurlar. Hüsne köyün başına gelen felaketlerden kendilerinin yasak ilişkisinin sebep olduğunu düşünmektedir. Recep’le kaçmaya karar verirler. Karda kıyamette köyden kaçan sevgililere kar geçit vermez. İkisi de donarak ölürler.  

Köyün delisi Vurgun Ahmet, âşıkların karlar altında öldüğünü bildirmek için köye geldiğinde tüm kapıları çalar. Köylülere sitemlerde bulunur. Köylü tarafından aynı zamanda kutsal sayıların Vurgun Ahmet’in Taşbaş’ı yüceltmesi, Taşbaş’ın köylülerin gözündeki yerini değiştirir.  Taşbaşoğlu; Muhtar Sefer’in tüm çabalarına rağmen git gide evliya rütbesine yükselir. Taşbaşoğlu köylüyü ikna etmeye çalışsa da bir türlü onları evliya olmadığına inandıramaz. Köylülerin gördüğü rüyalar ve Taşbaş’a atfedilen olaylar köylünün inancını daha da güçlendirir.  


KİTAPTAN NOTLAR

“ Yer Demir, Gök Bakır” deyimi çalınan kapıların açılmadığı zamanları anlatmak için kullanılan bir deyim olarak kitabın içeriğini anlatmaya ancak bu kadar uygun olabilirdi. Yaşar Kemal’in ustalığı kitaba verdiği isimde bile kendini ortaya çıkarmakta.

Serinin ikinci kitabı “Yer Demir Gök Bakır”da mekân olarak Yalak köyü seçilmiştir. Köylüler Çukurova’dan eli boş dönmüş, çetin kış şartlarına karşı savaşmaya çalışmaktadırlar. Bir taraftan Adil Efendi’nin korkusu, bir taraftan çetin geçen kış sıkışıp kalmışlardır. Bu sırada kendi söylediği yalana kendi inanan insanların psikolojisiyle ve Vurgun Ahmet’in de etkisiyle bir ermişe; Taşbaşoğlu’na sarılırlar. Olaylar bundan sonra Taşbaşoğlu ve Muhtar çevresinde gelişir.

Konuşmamaya yemin eden Meryemce iç sesi  ve uzun monologları kitapta bolca yer alır. Benim üçleme boyunca zaman zaman sevimli bulsam da beni en çok yoran karakter Meryemce oldu, bitmek bilmez öfkesi, memnuniyetsizliği, oğluna, gelinine davranışları… Satır aralarında Memed’in Hürü Ana’sından bahsetmesi, hem romanın geçtiği zamanı kestirmek ve hem de romanı daha iyi anlamak bakımından benim açımdan etkili oldu.

“Bir insan konuşmazsa, o insan ölü demektir. Şu Meryemcenin şimdi ölüden ne farkı var.” (Sayfa 33)

Serinin bu kitabı Zülfü Livaneli yönetmenliğinde filme de çekilmiş. Onu da izlemek istiyorum. Ancak kafamda canlandırdığım karakterlerle örtüşmezlerse hayal kırıklığı yaşarım diye de korkuyorum. 


“Bozkırın baharı geç gelir. Çiçekleri de daha geç açar. Çiçeklerin sapları bir parmak boyunda var yok, kısa, küt olur. Bozkır çiçeklerinin renkleri alabildiğine parlaktır. Kırmızıysa, böyle bir kırmızı hiçbir yerde görülmüş değildir. Sarısı, mavisi, turuncusu da öyledir. Gece karanlığında bile gözükürler. Kokuları keskindir. Bu yüzden de, üstünde çiçek olsun olmasın, eğil, bozkır toprağını kokla mis gibi kokar.” (Sayfa 378)   

11 Ocak 2016 Pazartesi

YAŞAR KEMAL – ORTA DİREK – DAĞIN ÖTE YÜZÜ – 1

MERHABALAR,

Türkiye'nin gelmiş geçmiş en güçlü kalemlerinden Yaşar Kemal'in "DAĞIN ÖTE YÜZÜ" üçlemesini paylaşmak istiyorum sizlerle... İlk olarak üçlemenin ilk kitabı "ORTADİREK" ile başlayalım. 

“Bu üçlü benim yaşantım ve tanıklığımdır.” YAŞAR KEMAL


ARKA KAPAK

Başı dara düşenler, yarattıkları düş dünyasında bulurlar yollarını. Ayakta kalabilmek için sığındıkları bu dünya bir yandan onları yaşatırken, bir yandan da hikâyelerini örer. Dağın Öte Yüzü üçlüsü darda kalanların yarattıkları düş dünyasının büyük ve görkemli hikâyesidir.


Üçlünün ilk kitabı Ortadirek’te uzun ve zorlu yolda yürüyenler anlatılır. Bir çile yürüyüşüdür bu; varacakları yerde sadece ayakta kalmak mücadelesi onları bekliyor olsa da, her yürüyüş bir umuttur. Pamuklar toplanmadan Çukurova’ya ulaşmak, çileye ve umuda da ulaşmaktır.


“Türk romancısı Yaşar Kemal in Ortadirek romanı edebiyatın büyük insan manzaralarından biridir. Bu roman aslında Savaş ve Barış ve Moby Dick boyutlarında bir yapıttır.”          Michel Cournot, Le Monde, (Fransa)

“Buna dikkat çekici bir eser değil, bir şaheser demek daha doğru olur.” 

                                                    Bulletin Critique du Livre Français, (Fransa)


“Yaşar Kemal in romanı Tolstoy un çapına ve Dickens ın canlılığına sahiptir.”                                 Lena Jeger, Manchester Guardian, (İngiltere)

“Sofokles in trajedilerini besleyen o çok görmüş geçirmiş yaşlıların deneylerle dolu sesidir bu. Anadolu’nun sesi.”  Ceyhun Atuf Kansu, Varlık

“Bugüne kadar okuduğum en mükemmel Türk romanıdır Ortadirek.”
                                                               Fethi Naci, Bir romancı: Yaşar Kemal


ÖZET

“Döngele geldi kapıya dayandı. Al götür döngeleyi.”
“Yok” dedi kendi kendine, “yok. Bu döngele şaşkın döngele. Çukurovada pamuğun açmasına daha çok var. Bu yıl döngelelerin kökünde bir şey var. Köklerini kurt yemesin zıkkımların? Sıçan yemesin? Kopup kopup geliyorlar.” (Sayfa 9)

Yalak köyü köylüleri geçimini pamuk zamanı Çukurova’ya inerek, pamuk toplayarak sağlarlar. Pamuk zamanını köylülere eski bir at hırsızı olan Koca Halil verir. Koca Halil döngele dikeninin köküne bakarak, köyün Çukurova’ya inme tarihini söyler. Koca Halil’in döngeleyi Muhtar Sefer’e götürmesinden üç gün sonra köylü yola koyulur. 

Çukura inen köylüler Muhtar Sefer’in kendilerine bulduğu tarlalarda çalışırlar. Kazandıklarıyla bir yandan Adil’in borcunu öderlerken bir yandan da kış için alışveriş yaparlar. Bu düzen yıllarca böyle sürüp gider. Köylüler, kasabada Adil Efendi diye bir tüccardan alışveriş yapmaktadırlar. Muhtar köylüleri alış verişe Adil Efendi’ye götürdüğü için de pay almaktadır. Tüccardan veresiye mal alan köylüler, borçlarını pamuktan dönüşte kazandıkları paralar ile yapmaktadırlar.  


Her ne kadar Koca Halil döngeleyi görse de muhtara götürmez. Çok yaşlı olan Çukurova’ya giderken üstüne bineceği bir atı ya da eşeği de olmayan Koca Halil köylünün kendisini köyde bırakıp gideceğinden korkar. Çukurova’ya gidiş yolu yayadır. Çok fakir olan köyde sadece dört kişide at vardır. Bunlardan biri de Uzun Ali’dir.

Bu esnada Uzun Ali, Taşbaşoğlu önderliğinde Öksüzoğlan’ın evinde köylüler toplanır. Taşbaşoğlu,  Çukurova’ya pamuk toplamaya inecek köylüsünü Muhtar Sefer’e karşı uyarır. Muhtarın kendi çıkarları için çiftlik sahiplerinden rüşvet alarak, köylüyü verimsiz tarlalara sürdüğünü, diğer köylüler günde yüz kilo pamuk toplarken kendilerinin yirmi beş kilo pamuk topladığı için ancak Adil borcuna yetiştiğini söyler. Bu sene muhtarın bulduğu tarlaya değil de kendi buldukları daha verimli tarlalara girecekler ve daha çok para kazanacaklardır. Köylüler bunun için anlaşır yemin ederler. Her ne kadar anlaşma yapılmış olsa da Taşbaşoğlu, Uzun Ali ve Öksüzoğlu köylüye güvenemezler. 


Çok geçmeden Koca Halil, Uzunca Ali’den yardım ister. Koca Halil’in niyeti Ali’nin babasından kalma cılız ve yaşlı bir ata binerek Çukura inmektir. Ali’nin yanına gelip defalarca dil döker. Ancak Uzunca Ali’nin annesi Meryemce hem at yaşlı ve cılız olduğu hem de geçmişte kocası İbrahim’i yoldan çıkarttığını, ona kötülük ettiğini düşündüğü için buna şiddetle karşıdır. Her ne kadar Uzun Ali yufka yürekli olsa da annesine karşı gelmek de istemez.

Göç hazırlıkları başlar. Denkler hazırlanır. Köylü yola düzülür. Ali annesi Meryemce’yi ata bindirir. Daha yolun başında at halsiz düşmeye ot yememeye başlar. Uzun Ali Koca Halil’e kıyamaz. Annesinin tüm karşı çıkmalarına rağmen Halil’i ata bindirir. Meryemce öfkesinden çılgına döner. Atın üzerindeki Halil’e öfkesini kinini kusar. Koca Halil, Meryemce’nin söylediklerini duymazlıktan gelmek zorunda kalır. 

Zaten yükün altında ezilen zayıf ve yaşlı at büsbütün tökezler ve çok geçmeden yere yığılır. Her ne kadar atlardan iyi anlayan Yemen Ağa, atın öleceğini söylese de; Meryemce ve  Ali atın iyileşeceğini umudunu taşırlar. Taşbaşoğlu Ali’ye geride kalmaması için yalvarır. Ama Uzun Ali annesi Meryemce’nin atın başında bekleme inadını kıramaz ve köylüden ayrılırlar. Çok geçmeden at ölür. Ali’nin yükünün üstüne bir de annesinin inat ederek, Çukurova’da sattırmak için yüzdürdüğü atın derisi de eklenir. 


Uzunca Ali ve ailesi için asıl yol bundan sonra başlar. Uzun Ali ve karısı önce yükleri götürdükten sonra Ali geri dönüp yolun gerisinde bıraktığı annesini sırtına alarak yüklerini bıraktıkları yere yetiştirmeye çalışır. Yani aynı yolu üç kere kat eder. Hatta oğlu ve gelinin kendisini ölüme terk ettiğini sanan Meryemce’nin köye doğru gitmesiyle aynı yolu beş defa kat eder. Meryemce köyde bir başına kalmaktan, bir başına ölmekten korksa da köylünün ermiş mertebesinde gördüğü Ahmet’in onu koruyacağı düşüncesiyle köye doğru yol alır. Ali onu yolda yorgun düşmüş bulur.   

Annesini alarak ailesine yetişir Uzunca Ali. Çocukları annesiyle bıraktığı zaman karısını, karısıyla çocuklarını götürüp geri döndüğü sürede de annesini yalnız bırakarak yol almaya devam ederler. Bir taraftan annesinin inadıyla, bitmeyen bedduaları ve atı öldürdüğü suçlamalarıyla uğraşırken bir yandan yara içinde kalan sırtı ve ayaklarının ağrısına dayanamaz ve yalnız bıraktığı karısının başına bir şey gelmesinden korkar. Ali sırtında taşısa da bir türlü annesine yaranamaz. Meryemce’nin inadı, kini tükenmek bilmez.


Yürü bre fıkaralık elinden
Dolanıp belime kuşak olmuşsun
                     GÜNDEŞLİOĞLU 


KİTAPTAN NOTLAR

Yaşar Kemal gibi büyük bir usta ile ilgili yorum yapmak benim haddime değil elbette. Sadece kitap ile ilgili izlenimlerimi paylaşmak istiyorum sizlerle. 

Dağın Öte Yüzü üçlemesinin ilk kitabı Ortadirek’te Yalak köylülerinin pamuk toplama amacıyla Çukurova’ya inişleri ve bu iniş sırasında yaşanan sıkıntılar Uzun Ali annesi Meryemce, Karısı Elif ve çocukları Hasan ile Ummuhan üzerinden anlatılır.
Ortadirek on sekiz bölümden oluşmaktadır. İlk bölümden itibaren yol hikâyesi anlatılmaktadır.


Anlatıcı, kronolojik olarak ilerleyen eserin on üçüncü bölümünde, Koca Halil ile İbrahim’in askerliğine ve sonrasına yer verir. Burada  Meryemce’nin Halil’e duyduğu nefretin cevabını buluruz. 

Halil ve Meryemce’nin kocası İbrahim, Yemen’de asker ocağındadır. Yedi yıldır askerlik görevini yapan Halil ve İbrahim, zorlu savaş şartlarına dayanamayarak firar etmeye karar verirler. Köye dönen ikili yakalanmaktan dolayısıyla ölüm cezasından kurtulmak amacıyla Aslan Ağa isminde bir çete reisine sığınırlar. Aslan Ağa, adamlarını boğaz tokluğuna çalıştırır. Vatana ihanet suçuyla yargılanacak olan firariler asılmaktan korktukları için Aslan Ağa’nın himayesinden çıkmak istemezler. Zaman ilerledikçe Aslan Ağa’nın nüfuzu azalmaya başlar. Gâvur Dağları’nda jandarmaya yakalanan kaçaklar tutuklanır. Halil, mahkemede bütün suçu İbrahim’e atar. Fakat hâkim, Halil’i suçlu bulur. Halil, Dursun ve İdris ikişer yıl hüküm giyer. Adana Hapisanesi’nde yatarlar. Halil’in bütün yaptıklarına rağmen İbrahim, ceza evindeki Halil’e sürekli yardım eder. 

Aradan zaman geçer. Başından geçen olayları köylülere anlatan ikilinin anlattıkları birbirini tutmaz. Halil’in İbrahim hakkında anlattıkları övgü dolu hikâyeler İbrahim’in hoşuna gider. Bundan dolayı İbrahim, Halil’in anlattıklarını sessizce dinler, onu yalanlamaz. İbrahim, Koca Halil’in aklına uyarak yine Aslan Ağa’ya sığınmış, Adana’da iki yıl boyunca hapisteki arkadaşına bakmıştır. Yedi yıl sonra kocasına kavuşan Meryemce bu sebeplerden ötürü eşinden tekrar uzun bir süre ayrı kalmıştır. Koca Halil’in İbrahim’i her zaman ayarttığını ve kendisinden uzaklaştırdığını düşünen Meryemce,Halil’den nefret eder. 

Bu bölümler kitap boyunca kitabın geçtiği dönemi gözler önüne sermek bakımından güzel bir fon oluşturmuş bence. Meryemce'nin İnce Memed ve Hürü Ana'dan bahsettiği satır aralarından yola çıkarak serinin İnce Memed ile aynı dönemlere ve çok yakın bir coğrafyada yaşandığını söyleyebiliriz. 


Kitap boyunca okuduğumuz hikayesinde insanın doğa ile müthiş mücadelesi vardır. Bu mücadeleyi okurken kah umutlandım, kah Uzun Ali'nin korkusunu, öfkesini hissettim. Muhtar Sefer'in oyunları karşısında  köylülerin çaresizliklerine yeri geldi acıdım, yeri geldi öfkelendim. Ancak kitapta Muhtar Sefer kadar öfkelendiğim diğer karakter de Meryemce oldu. Uzunca Ali'nin tüm gayretine rağmen bitmek bilmez inadı, "Sana Demiyorum... " diye başlayan öfke kusan uzun monologları bana İnce Memed'teki Hürü Ana'yı hatırlattı. Bazen bu bölümleri okurken sıkılmadım desem yalan olur. 

Bir de Arka kapakta yer alan "En Mükemmel Türk Romanı" tanımı bana biraz abartı geldi. Elbette yazar ve kurgu anlamında bir eleştiri yapmak mümkün değil ama İnce Memed kadar da etkilemedi beni. 

Yine de son derece etkileyici, akılda kalıcı karakterleri ve muhteşem diliyle harika bir seri diyebilirim. Henüz okumamış, okumak isteyen kitap dostlarına şiddetle tavsiye edebilirim. 

Serinin devamı ile en kısa sürede görüşmek üzere...

SEVGİLER. 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...