12 Mart 2013 Salı

AHMET ÜMİT - SULTANI ÖLDÜRMEK

MERHABALAR

Tekirdağ sahiline nazır bir çay bahçesinde deniz kokusu eşliğinde çay içerken; en keyif verecek şeylerden biri elbette kitap okumaktır. Hele bir de kitap hediye ise...
Kitabımız Ahmet Ümit'in son romanı 

SULTANI ÖLDÜRMEK (Gün Akşamlıdır Devletlum !)  


ARKA KAPAK:

Yıllardır aynı kadını bekleyen bir adam. Serhazinlerin son temsilcisi Müştak Serhazin. Şahane bir aşk için harcanmış bir hayat. Ve hayatını Osmanlı Tarihine adamış hırslı bir kadın… başarılarla dolu bir kariyer. Sapında Fatih Sultan Mehmed’in tuğrası bulunan mektup açacağıyla öldürülmüş bir tarih profesörü… Bir aşk cinayeti mi? Yoksa kökleri “Ulu Hakan”ın şüpheli ölümüne uzanan bir entrika mı? Osmanlı devletinin bir imparatorluğa dönüştüğü o zaferler ve ihanetlerle dolu günlere yapılan sıradışı bir yolculuk. Ve bu heyecan verici yolculuk boyunca kulaklardan eksik olmayan o kadim soru: Tarih, geçmişte yaşananlar mıdır, yoksa tarihçilerin anlattıkları mı?

“…Ve Sultan Mehmed Han. Mehmed Han oğlu Murad Han oğlu Fatih Sultan Mehmed Han. İki karanın ve iki denizin hâkimi. Allahın yeryüzündeki gölgesi. Kostantiniyyeyi zapt eden padişah. Roma İmparatorluğunun doğal varisi, farklı dinlerden, farklı dillerden, farklı ırklardan yepyeni bir millet yaratma aşkıyla yanıp tutuşan kudretli hükümdar. Uçsuz bucaksız ovalarda at koşturan ordular. Kılıç sesleri, savaş naraları, korku çığlıkları. Ardı ardına düşen şehirler, ardı ardına yıkılan devletler, ardı ardına el değiştiren kaleler. Kırk dokuz yaşında dünyaya nam salmış bir hükümdar. Ve değişmez kader. Akşama kavuşan gün. Ecel şerbetini içen insan. Ve Fatih Sultan Mehmedin şüpheli ölümü. Ve onun iki şehzadesi. İkiye bölünen saray, ikiye bölünen devlet, hiçbir şeyden haberi olmayan bir halk. Ve iki şehzadenin kanlı boğazlaşması sürerken saray odasında unutulan Fatih Sultan Mehmed Hanın cansız bedeni…”



“Biri, sizi cinayet işlemekle suçladığında deliller bulur, tanıklar gösterir, bunun bir iftira olduğunu kanıtlamaya çalışırsınız, ama sizi itham eden kişi bizzat kendinizseniz, ne yaparsınız?” (S.1, Romanın Başlangıç Cümlesi )



GELELİM ÖZETİMİZE;

Müştak Serhazin, mesleğinde başarılı olması yanında kendi halinde yaşayan bir tarih profesörüdür. Karlı bir kış gününde, kendisini yirmi sene önce terk ederek, kariyeri için Amerika’ya giden ve kendisini bir daha asla aramayan gönlünün tek sultanı Nüzhet’ten bir telefon alır. Ertesi gün Nüzhet’in daha önce de buluştukları Şişli’nin Hanımefendi Sokağı’ndaki Sahtiyan Apartmanı’ndaki evinde buluşmak üzere anlaşırlar. 



Ertesi gün Tarih profesörü Müştak Serhazin; kendini eski bir apartmanın merdivenlerinde, biri kendine seslenmiş gibi bulur. Burada daha önce de yaşadıklarına benzer bir kriz yaşadığını anlar. Daha önceki krizlerinden biri Nüzhet’in kendini ilk terk ettiğinde, diğerini de annesinin ölümünde yaşamıştır. Teyzesinin kızı psikiyatr Şaziye; rahatsızlığına Psikojenik Füg, teşhisi koymuştur. Müştak bey kriz geçirdiği saatlerle ilgili hafıza kaybı yaşamaktadır.

Bulunduğu yerden kalkarak Nüzhet’in evine yönelir.  Daire ulaştığında kapıyı açık bulur ve Nüzhet’in yakın bir yere gittiğini düşünerek içeri girer. Orada Nüzhet’in boynunda bir eşi de Müştak beyde de olan mektup açacağının saplandığını ve Nüzhet’in öldüğünü görür. 

Dahası Kitabımızda..




KİTAPTAN NOTLAR;

SULTANI ÖLDÜRMEK; uzun yıllardır kendini terk edip giden kadına aşık ve onu bekleyen bir tarihçinin hikâyesi.  Yazarın deyimiyle; “Şahane bir aşk için harcanmış bir ömrün hikâyesi”... Serhazinlerin son temsilcisi Müştak Serhazin'in başından geçen dört günlük son derece tuhaf bir serüven.

     Öncelikle kitabımızın arka kapak yazısı son derece ilgi uyandırıcı ve dozunda hazırlanmış. İlk paragraf romanımızın kahramanı aslında pek de kahraman sayılmaz ama Müştak Serhazin’e diğer paragraf ise; romanımızın fonunda yer alan diğer kahramanımız Fatih Sultan Mehmet’e ait. 


Romanın kapağından gülümseyen Ahmet Ümit'ten sonra yazılan ithaf cümlesinden bahsetmeden geçemeyeceğim. Yazar Maraş olaylarında 1978 yılında öldürülen Eddebiyat öğretmenini unutmayarak çok güzel bir vefa örneği göstermiş. Öğretmenine gösterdiği vefadan dolayı kendisini kutluyorum. 


Kitapta Nüzhet’in öldürülmesi ve katilin aranması yanında, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u Fethi, taht kavgaları ekseninde “Tarih ne kadar gerçekleri anlatır” kavramı üzerinde de durmakta. Ulu Hakan’ın ölümü de irdelenmektedir. Kitapta bu kadar ilgi çekici konu ve Nüzhet’in ölümü ile ilgili pek çok renkli teori varken Nüzhet’in ölüm sebebi ve katili son derce sıradan oluyor maalesef… Romanın sonunu pek beğenmedim doğrusu…

“Sahi kimdik biz? Orta Asya steplerinden gelip, bu toprakların uygarlıklar kurmuş halklarıyla karışarak yeni bir imparatorluk kurmuş bir milletin kendini kaybetmiş çocukları… Kendini kaybetmiş… Şu kaybettiğimiz kendimiz neydi acaba? Irkımız mı? Dinimiz mi? Onurumuz mu? Aklımız mı? Hafızamız mı? Toplumsal Psikojenik Füg… Bir toplumun geçici olarak hafıza kaybı… Geçici olduğundan pek emin değildim ama bir hafıza kaybımız olduğu muhakkaktı. Çünkü her gelen hükümdar, her gelen iktidar, tarihi kendi çıkarına göre yeniden yazdırıyordu. Çıkarlara göre yazılan tarihin gerçeklerle hiçbir ilgisi yoktu.” (s.171)



Kitabı tamamen beğenmedim diyemem ama polisiye – gerilim okumayı çok seven bir okur olarak; hissetmeyi beklediğim gerilim Müştak Serhazin’in iç sesiyle konuşmasıyla zaman zaman sıkıntıya dönüştü, kitap akmadı. Neyse ki Tahir Hakkı’nın İstanbul’un Fethi turu benim adıma kurtarıcı oldu. Kitabın en sevdiğim kısmı bu bölümleri oldu.

Yazarın karakter yaratmada da bazen kısır bir döngüye girdiğini de düşünmedim değil doğrusu. Müştak Serhazin; yazarın "Kukla" adlı eserindeki Adnan Sözmen’e neredeyse kardeşi kadar benziyor. Bir kere her ikisinin de iç sesi hiç susmuyor. Her ikisi de silik karakterler ve her ikisi de kendilerini terk eden kadınları hala seviyorlar. 

BLOGUMDAKİ KUKLA ÖZET İÇİN BURAYA..



Müştak’ın iç sesine tekrar değinecek olursak elbette Psikojenig Füg gibi bir rahatsızlığa sahip olan ve Nüzhet’in apartmanının girişinde kendini baygın bulan ve bakkalın çırağı tarafından görüldüğünü bilen bir insan kendinden şüphelenir ama aynı düşünceleri kitapta benzer cümlelerle sayısız kez tekrarlarsa elbette durum bir süre sonra sıkıcı olabiliyor. Bir de keşke yazar Müştak’ın hastalığını romanın ilk sayfalarında açıklamasaydı. Bu şekilde merak ve gerilim öğeleri daha yoğun olabilirdi.

Romanda Müştak’ın romanın bir bölümünde Tahir Hakkı’dan şüphelenmesi konuyu biraz dağıtmış bence. Kendi kendine Tahir Hoca’nın katil olmayacağını tekrarlamasına rağmen şüphelenmesi gereksiz olmuş. Katil olma ihtimali daha yüksek olan şüphelilerin üzerine daha çok gidilebilirdi. Yine de yazar romandaki merak öğesini beslemeyi başarmış.


       Elbette romanımızda bir kahraman var ki ; Ahmet Ümit okuyanların artık kanıksadığı karakter Başkomiser Nevzat… Sahneye çıktığı anlarda eski bir dostu görmüş gibi oldum. Okurken zaman zaman keşke başkahraman o olsaydı dediğim anlar da olmadı değil. Ben Ahmet Ümit’in başkahramanı Başkomiser Nevzat olan kitaplarını daha çok seviyorum sanırım. 


Roman boyunca tıpkı İstanbul Hatırası’nda olduğu gibi İstanbul’dan hayranlıkla ve hayranlık uyandıracak şekilde bahsedildiğini söylemeden de geçemeyeceğim. İstanbul romana mükemmel bir fon oluşturmuş.

Kitabın bazı yerlerinde adından söz ettiren Tolstoy’un Kreutzer Sonat adlı kitabını da okumanızı tavsiye ederim. Krreutzer Sonat’ı uzun zaman önce okumuştum ve Sultanı Öldürmek’ten sonra bir defa daha okudum. İkisini ard arda okumak romanda hatırlamadığım bazı ayrıntıları yerine oturtmak bakımından iyi oldu.

Sonuç olarak romanda daha önceki Ahmet Ümit romanlarında alıştığım tadı bulamadım maalesef... İstanbul Hatırası, Patasana, Şems ile ilgili farklı yorumuna rağmen Bab-ı Esrar’ın kurguları ve anlatımları daha başarılıydı.  



YENİ PAYLAŞIMLARDA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE..

BLOGUMDAKİ DİĞER AHMET ÜMİT KİTAPLARI 

1 Mart 2013 Cuma

MARC LEVY - GÖLGE HIRSIZI


MERHABALAR, Fransız Edebiyatından bir örnek ile karşınızdayım. 

Marc Levy - Gölge Hırsızı


ARKA KAPAK:
“Sen benim gölge hırsızımsın; nerede olursan ol, seni bulacağım."Babası tarafından terk edilmiş, çocukluğu boyunca annesiyle birlikte sıradan bir kasabada yaşayan kahramanımızın özel bir yeteneği vardır: Peşine gölgeler takılır, ona hep bir şeyler fısıldar...
Yıllar geçmiş, bahçesindeki kestane ağaçlarının altında oturduğu okulunu, babasıyla annesinin birbirlerini sevdikleri zamandan kalma o soluk fotoğrafları ardında bırakarak yeni bir hayata başlamıştır. Ne var ki tekdüze hayatı ve bir türlü ismini koyamadığı ilişkisiyle içindeki özlemi dindirememekte, ona fısıldayıp duran gölgelerden bir türlü kurtulamamaktadır.
Bir kıyı kasabasına yolunun düştüğü bir gün, hüzün dolu geçmişinin, peşini bırakmayan gölgelerin sırrı yavaş yavaş çözülmeye başlar. Yıllar önce geldiği bu kumsalda, gölgelerinin birbirine karıştığı ilk aşkının izini bulacak ve onun peşine takılacaktır.
Belki de, bir sandığın içine sakladıkları o uçurtmayı yerinden çıkarmanın zamanı gelmiştir artık...
Gölge Hırsızı, ardımızda bırakamadığımız anları, anıları ve aşkları anlatıyor. Yani peşimize takılan, kurtulamadığımız gölgeleri...”


“Kimi insan gölgeleri kucaklar durur; sonunda senin gibi mutluluğun gölgesini bulur.” (William SHAKESPEARE)


“Aşk, en çok hayal gücüne ihtiyaç duyar, biliyor musun? Her birimiz, olanca hayal gücüyle, bütün gücüyle öbürünü yaratmalı ve gerçekliğe ufacık da olsa yer bırakmamalıyız; işte o zaman, o iki hayal gücü karşılaştığında… Dünyanın en güzel şeyi olur.”( Romain GARY)


Marc Levy

“ Geceden, akşamın gölgelerinin yarattığı, perdelerin katları arsında, duvar kâğıdının üzerinde dans eden şekillerden korkardım. Zamanla kendiliğinden kayboldular. Ama çocukluğum aklıma gelir gelmez yeniden beliriveriyorlar; hem ürkünç hem de tehditkârlar.
Bir Çin atasözü, kibar bir adam komşusunun gölgesine basmaz, der; yeni okuluma başladığım gün bu sözü bilmiyordum. Çocukluğum burada, bu okulun avlusundaydı. Onu kovmak, yetişkin olmak istiyordum; bana göre çok kısa ve çelimsiz olan bu bedene yapışmış, bir türlü gitmiyordu.” (s.15)





ÖZET
Roman kitabın baş kahramanının yeni taşındıkları küçük kasabadaki okulun 6/C sınıfındaki ilk günü ile başlıyor. Roman kahramanımız arkadaşlarından çelimsiz görüntüsünü, gözlüğünü kendince sorun eden küçük bir çocuktur.
Okuldaki en büyük sıkıntısı; aynı kızla Elisabeth’le ilgilendikleri için kendisinden 20 santim uzun ve 2 yaş büyük olan Marquez’in düşmanlığıdır. Kahramanımız derste yaptığı espri yüzünden bahçedeki yaprakları süpürme cezası alır.

Bu esnada yanına gelen hademe Yves ile konuşurken arkalarından vuran güneşin de etkisiyle hademenin gölgesi çocuğun gölgesine düşünce, çocuk gölgesinin boyunun uzadığını onunkinin ise kısaldığını fark eder. O esnada daha önce hiçbir yerden öğrenmediği, nereden bildiğini açıklayamadığı hademenin bir sırrını söyler.

Aynı gün küçük çocuk babası ile annesinin boşanacağını ve babasının kasabadan ayrılacağını öğrenir. Babasının evden ayrılması çocuk üzerinde derin etkiler bırakır. Zaman zaman kendisini suçlamasına bile sebep olur.

Yves ile yaşadıklarından sonra kahramanımız sıklıkla başkasının gölgesiyle üst üste gelince kendine ait olmayan görüntüler ve sesler duymaya devam eder. Bu şekilde istemeden pek çok kişinin sırrına da ortaklık eder. Birçok kez de bu şekilde insanlara yardımcı olur.

Çocuğun hayatının dönüm noktası tatil başladığında annesiyle birlikte bir sahil kasabasına tatile gitmesi ve orada hem duymayan hem de konuşamayan bir arkadaş bulması olur. Kızın adı Clea’dır. Clea ile geçirdiği günler boyunca kahramanımız çok mutludur. Clea onun gerçek aşkıdır. Ayrılırlarken buluşmak üzere söz vererek ayrılırlar. Yıllar geçse de kahramanımız Clea’yı unutmaz. Yıllar sonra aşıkların yolları son derece güzel bir biçimde kesişir. Bu kısım da kitabımızda…



KİTAPTAN NOTLAR

Kitabın son derece sade ve anlaşılır bir dili var. Yazar uzun tasvirlerden ve söz sanatlarından kaçınmış ama bu onun zaman zaman şiir gibi cümleler yazmasına engel olmamış. Bu bakımdan roman için her yaşa hitap ediyor diyebiliriz

“İnsanın ardında bıraktığı küçücük şeyler vardır, toz tutan zamanın içine demir atmış duran yaşanmış anlardır bunlar. Onları görmezden gelebiliriz am uç uca eklenen bu küçücük anlar sizi geçmişe bağlayan bir zincir oluştururlar.” (s. 171)

“Ergenlikte, anne babasını terk edeceği günün hayalini kurar insan, gün gelir onlar sizi terk ediverir. İşte o zaman, bir an için de olsa, yine onların çatısı altında yaşayan çocuk olabilmenin hayalini kurarsınız; onlara sarılmaktan, hiç çekinmeden onları sevdiğinizi söylemekten ve sizi bir kez daha terk etsinler diye onları kucaklamaktan başka bir şey hayal edemez olursunuz.” (s. 197)

Roman yazılırken kahramanları gerçeğe çok yakın karakterler olmuş. Sanki yarın işe giderken romanımızın kahramanı küçük çocukla, annesiyle, Luc ile…. karşılaşıverecekmişsiniz gibi geliyor.


Romanın sonunu okuduğumda iki çocuğun büyük aşkına hayran olurken; kahramanımızın babasından gelen okunmamış mektuplar da içimi burktu. Keşke sonu biraz daha açıklayıcı olabilseydi.

Romanda tek eleştirilecek kısım bence kahramanımızın kitaba adının veren “Gölge Hırsızı” özelliğinin kitabın bir çok bölümünde geri planda kalması olmuş. Böyle ilginç bir özelliğin romanda daha çok üzerine gidilebilirdi.

YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE...

MARC LEVY GÖRSELİ


15 Şubat 2013 Cuma

2 DEFA MİMLENDİM..(Liebster Blog Award)


LİEBSTER AWARD ETKİNLİĞİ:

 

Etkinliğe Katılmak İçin Kurallar;

1. İlk olarak Liebster Award (Favori Kitap Blogu) logosunu kullanmak.
2. Seni mimleyenin 11 sorusuna cevap vermek.
3. Kendinle ilgili 11 gerçeği açıklamak.
4. Takipçisi 200 altı olan 11 tane blogu mimlemek ve onlara 11 soru sormak.

BİRAZ YAZALIM BLOGU tarafından Bana Sorulan Sorulara Verdiğim Yanıtlar:

1. Blog yazmaya nasıl karar verdin?

KIZIMIN CİCİLERİ’NİN 2010,Eylülde açtıktan sonra; Hobi blogumda paylaştığım kitapları farklı bir blogda paylaşma fikrinden doğdu kitap blogum. 2011’in Aralık ayından beri çok düzenli olmasa da KİTAPLARIM OLMADAN ASLA’da okuduğum kitapları paylaşıyorum.   


2. Blogunun ismini nasıl seçtin?

Blogun adı ağabeyimin benden önce açmış olduğu ŞİİR OLMADAN ASLA blogunun ismine gönderme olarak ortaya çıktı.

3. Kaç adet blogta yazmaya devam ediyorsun?           

 KIZIMIN CİCİLERİ ve KİTAPLARIM OLMADAN ASLA olmak üzere 2 blog yazıyorum.

4. Blogunda yazmaktan hoşlandığın konular?

Okuduğum kitaplar, ilgilendiğim hobiler, ara ara güncel konular…

5. Hobilerin nelerdir?

Kitap okumak, örgü örmek, blog yazmak,kişisel gelişim….

6. Kitap okumayı sever misiniz? Hangi tür kitapları okursun?

Çok severim… Çalışan bir anne olarak zaman ayırmak zor olsa da elimden geldiğince zaman ayırmaya çalışırım kitaplara.Tarih (Özellikle; Osmanlı Tarihi ), Klasik romanların yanında; Polisiye- Gerilim, Macera okumaktan hoşlanırım….

7. Bilgisayar ve internet başında ne kadar zaman geçirirsin?

Çok standart bir zaman yok aslında. Bazen fazlaca vakit ayırıyorum, bazen de günlerce unuttuğum oluyor. Ama hayatımdaki yeri elbette tartışılmaz…

8. Kitap okumaya ne kadar zaman ayırırsın?

Ortalama günde birkaç saat….

9. En yaratıcı bulduğun reklam?

İş Bankası’nın Cem Yılmaz’lı reklamları
İşler Güçler ekibinin Turkcell reklamları
TOYOTA Auris’in oyuncaklı reklamı

10. En son gittiğin film? Film ile ilgili yorumun nedir?


Uzun Hikaye… Genel olarak çok sıcak bulduğum bir hikayesi vardı. Kenan İmirzalıoğlu’nun jön rollerinden aile babalığına geçişi de çok yakışmış doğrusu…

11. Tercih etmek zorunda kalan cep telefonu mu, bilgisayar mı, televizyon mu?

Cep Telefonu…

 MOR BAYKUŞ BLOGUNUN Sorduğu Sorular ve Benim Yanıtlarım

1.                 İlk ve son aldığınız albüm kimindir, nedir?

İlk aldığım albüm Serdar Ortaç’ın 1994’de çıkardığı ilk albümü KARABİBERİM.. ve son olarak da Orhan Gencebay’ın “BİR ÖMÜR” Orhan Gencebay günlük hayatta pek dinlediğim bir sanatçı değildir ama 32 sanatçının eserlere yaptığı katkıyı çok beğendim… özelillikle Hayko Cepkin'in YA EVDE YOKSAN yorumuna bayıldım....       

2.                İlk ve son aldığınız kitap nedir, yazarı kimdir?

İlk aldığım kitap ise Ömer Seyfettin’in AND, Son aldığım kitap İHSAN OKTAY ANAR’ın YEDİNCİ GÜN’ü

3.                Yaşadığınız şehir hakkındaki fikirleriniz?

Tekirdağ’da yaşıyorum. Öncelikle hem denizi hem ormanı çok kısa mesafelerde barındırmasını ve kış aylarında bile yeşil olmasını çok seviyorum. Genel olarak Trakya insanını çok seviyorum ve canayakın buluyorum. Bir Eskişehir’li olarak kendimi buraya çok yabancı hissetmiyorum.
 
4.                Varolmayı nasıl tanımlarsınız?

Müsadenizle beni çok etkileyen bir Muratham Mungan romanından alıntıyla tanımlamak istiyorum “varoluşu”. Okuduğumda yazar sanki bu cümleleri benim için yazmış demiştim..
Bilge Şair Bendag; Şairin Romanı’nda “Varoluşu şöyle açıklar;

“Varoluşa ağlıyorum. En büyük çaresizlik varoluştur. Niye varolduğunu anlamadan varolursun çünkü. … İyi  ya da kötü bir şey olduğunu söylemiyorum yalnızca bazen ağır geldiğini söylüyorum.” (sayfa 388)

5.                Blog tutmak sizin için ne ifade ediyor?

Önceleri bir arşiv oluşturma çabasıydı blog tutmak benim için. Ardından paylaşımlarla birlikte blog arkadaşlıkları da doğunca, tabi ki daha fazla önem kazandı…  Her iki blogum da benim için çok kıymetli.

6.                En çok etkilendiğiniz kitap ve film?

Etkilendiğim üç kitap var. İlki Murathan Mungan’ın Şairin Romanı 2.’si İhsan Oktay Anar’ın Suskunlar’ı, ve 3.’sü Buket Uzuner’in Kumral Ada& Mavi Tuna’sı…

Filmler de Esaretin Bedeli (The Shawshank Redemption), Yeşil Yol ve Ulak

Esaretin Bedeli      
7.                 Sevdiğiniz bir kitap alıntısı var mı?

Bazı romanlardan sayfalarca alıntılar yapıyorum ama en sevdiklerimi değil de aklıma ilk gelenleri paylaşmak istiyorum.

“Sen de fark ettin mi? Az dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi...( Hakan Günday AZ’dan…)”

“..Şimdi önünde iki seçenek var. Ya atlayacaksın denize, dalgaları filan unutup, sen de bir katre olacaksın onun içinde. Ya da kıyıda durup, bekleyeceksin. Dalgaların kıyıya vurup, parçalanmasını seyreyleyeceksin. O zaman da onlar birer katre olacak gözlerinin önünde. İki türlü yaşanır hayat eğer bir şeye benzeyecekse. Ya kendini yok edeceksin hayatın içinde, ya da hayatı yok edeceksin kendinde. ” (Elif ŞAFAK, BİTPALAS, s. 165)

8.                Sevdiğiniz bir resim(tablo) var mı? 
Rönesans Dönemi eserlerini bazı tablolardaki bebek ve çocuk tasvirleri beni ürkütse de çok seviyorum. Da Vinci’nin tüm tablolarını seviyorum. Bir çok insan gibi Mona Lisa’yı çok özel bulurum.

 9.                Şu anda hangi dizileri takip ediyorsunuz, hangi kitabı beyaz perdeye aktarmak isterdiniz?

Karadayı, Seksenler, İntikam, Şubat

İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası, beyaz perdeye aktarılsa nasıl olurdu diye düşünmüşümdür hep…

10.            Herhangi yeteneğiniz var mı, varsa bu yetenek sizce doğuştan mı yoksa bir çalışmanın ürünü mü?

El işleri, özellikle; örgü ile ilgili tasarım yapma konusunda kendimi yetenekli bulurum. KIZIMIN CİCİLERİ’nde tamamen bana ait olan ya da bir yerlerden esinlenerek yeniden yorumladığım pek çok çalışma mevcut. Ayrıca amatör öyküler de yazıyorum. Öykülerimi bir öğretmenim hariç kimseyle paylaşmadım şimdiye dek. Teknik konuları sonradan öğrensem de bunlar doğuştan verilmiş hediyeler bana…

11.             Sizce okuyan mı, gezen mi çok bilir? Hem gezip hem de üzerine okuduğumuz bir mekan var mı?

Okuyanla gezenin bildikleri farklı olur bence. Ancak gezmek  hem görsel hem de işitsel hafızaya hitap ettiği için; bilgiler daha kalıcı olur diye düşünüyorum…

Selimiye Camii önce gezip sonra da hakkında ayrıntılı incelemeler yaptığım bir mekan…


 Benimle İlgili -Hem Okuma Zevkim Hem De Hayata Bakışımla- İlgili 11 Tane Gerçek;

1.      Kızımla ilgili konular haricinde aldığım kararların büyük bölümünde mantığımı ön plana çıkartırım.

2.     Hobilerim benim için terapi niteliğinde, onlar olmasa bazen hayata katlanmak zor olurdu diye düşünürüm.


3.     Görsel hafızam işitsel hafızamdan daha iyidir.

4.     Öğretmenlik mesleği gereği ailemden uzakta yaşıyorum…. En çok onlara özlem duyuyorum.


5.     Kozmetik ürünleri satın almayı, kullanmaktan daha çok seviyorum.  

6.     Kahve&Çikolata ikilisini çok seviyorum ama çay vazgeçilmezim…


7.     Bazen geçmişe takılmaktan “an” ı kaçırıyorum. Bu benim en sevmediğim özelliğim.

8.    Kontrolümü yitirmekten çok korkarım.


9.     Şiir okumayı çok severim ancak İçinde öyküler olan şiirleri okumayı daha çok severim. M. Akif Ersoy’un KÜFE, Atilla İlhan’ın ÜÇÜNCÜ ŞAHSIN ŞİİRİ, ve Murathan Mungan’ın YALNIZ BİR OPERA şiirleri bu bakımdan beni çok etkiler. 

10.Mutsuz olduğum dönemlerde öykü kitapları okumak dikkatimi toplamam yardımcı olur. Olay öykülerini,  durum öykülerinden daha çok severim. O’Henry, Maupassant ve Gogol öyküleri benim için ayrıca kıymetlidir. 


11.  Paylaştıklarımdan daha çok üretiyorum. Bazen fotoğraflamaya üşendiğimden bazen bilgisayara notlarımı geçirmeye vakit bulamadığımdan blog paylaşımlarım çok sık ve düzenli değil maalesef. Bu durum bazen üzerimde baskı oluşturuyor. 

MİMLEDİĞİM ARKADAŞLARIM İÇİN HAZIRLADIĞIM SORULAR:

  • Biraz klasik bir soru olacak ama blog yazmaya nasıl ve ne zaman karar verdiniz? Blog isminiz nereden geliyor? 
  • Blog “İZLE”rken nelere dikkat edersiniz? Hangi alanlarda yazan bloglar sizin için önceliklidir? Ne tür paylaşımların olduğu blogları izlemeyi düşünmezsiniz? 
  • Kitap seçimlerinizde hangi türler öne çıkar? Kitap türü seçimleriniz neye göre değişiklik gösterir? Favori yazarlarınız kimler? 
  • Kitap okumaya eşlik edecek olmasa olmazınız var mıdır? Nerede ve ne şekilde okumaktan daha çok hoşlanırsınız?
  • Bir kitabı almadan önce hakkında araştırma yapar mısınız? Kitaplar hakkında yapılan yorumlar sizi ne kadar etkiler? 
  • Kitaplarını gözünüz kapalı alacağınız ve kitaplarını asla okumayacağınız yazarlar kimler? Neden? 
  • Kütüphanenizin sizce en değerli kitap ya da kitapları hangileridir? Neden? 
  • En sevdiğiniz üç roman karakterini nedenleriyle paylaşır mısınız?
  • Aklınızda kalan, sıklıkla kullandığınız kitap cümleleri var mı?  Varsa paylaşabilir misiniz?
  •  Kitaplarda okuyarak etkilendiğiniz ve ardından görmeye gittiğiniz mekanlar oldu mu? Varsa nereleri bu şekilde gördünüz?
  •  Kitapların beyaz perdeye aktarılması konusunda ne düşünüyorsunuz? Beğendiğiniz uyarlama var mı? Hangi kitabı ya da kitapları beyaz perdede görmek istersiniz?   
mim
MİMLEDİĞİM BLOGLAR (Eğer kabul ederlerse;)



      ALEM - İ CİHAN

















Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...