29 Nisan 2015 Çarşamba

LEV TOLSTOY - ANNA KARENİNA

MERHABALAR,

Uzunca bir aradan sonra karşınızdayım. Aslında okumaya ara vermiş değilim. Ancak, yazmaya fırsat bulamıyorum maalesef. Gelelim Dünya Klasikleri arasında haklı bir yere sahip olan kitabımızı paylaşmaya. 


Klasikler gençken, orta yaşlıyken ve yaşlıyken olmak üzere 3 defa okunmalıdır derler. Ben de orta yaşlara yaklaştığım bu dönemde Lise ve Üniversite yıllarında okumuş olduğum Anna Karenina’yı tekrar okumak istedim. İş Bankası Yayınları mı İletişim Yayınları mı diye ikileme düştüm başlangıçta, elimdekini okumak istemedim. İletişim yayınlarından çıkan ve Vladimir Nabokov’un son sözüyle basılmış 1015 sayfalık eseri tercih ettim.  

Tesadüfe bakın ki, farklı bir yayınevinden okumak isterken elimdeki her iki Anna Karenina’nın da çevirisinin Ergin Altay’a ait olduğunu fark ettim ve ters köşe oldum. Sırası gelmişken çevirinin de çok başarılı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Ama yine de sırf Tolstoy ve Dostoyevski okumak için Rusça bilmeyi çok isterdim doğrusu. 


Gelelim romanımıza; Anna Karenina; Tolstoy’un Savaş ve Barış’tan sonra ikinci büyük şaheseri ve  Rus Habercisi'nin 1873-1877 yılları arasındaki döneminde, bölümler halinde basılmış 8 bölümden oluşan romanıdır.  Ve yazılışının üzerinden bu kadar süre geçmesine rağmen Dünya Edebiyatı’ndaki yerini hala koruyabilen nadir eserlerden biridir. (Vikipedi)


“İçim nefretle dolu, öcümü alacağım.” (Kitaba başlarken…)

ÖZET

Romanımız 8 bölümden meydana gelmektedir. 


I. BÖLÜM

“Mutlu aileler birbirine benzerler, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.”
Oblonskilerin evinde durum kötüydü. Oblonski’nin karısı, kocasının, evlerinde çalışmış eski Fransız mürebbiyesiyle gizli ilişkisini öğrenmiş, artık kocasıyla aynı çatı altında yaşayamayacağını kendisine bildirmişti.” ( S.9)

Prens Stefan Arkadieviç Oblonski - sosyetedeki adıyla Stiva-’nın karısı Prenses Daria Aleksandrovna Şeçerbatski- Dolly-’yi aldatması ve bu durumun karısı tarafından öğrenilmesi üzerine karısı ile aynı evde küs yaşamaktadırlar. Dolly ne yapacağını bilemez halde acısını yaşamaktadır. Her ne kadar girmek istese de beş çocukla bu dileğini gerçekleştirmesi zor görünmektedir. Stiva duruma üzgün olsa da onu üzen karısını aldatmanın pişmanlığı değil, karısının durumu öğrenmesidir. 34 yaşındaki Stiva kendisinden bir yaş küçük, 5 çocuk annesi karısını artık çekici bulmamakta, yaptığını kendine hak görmektedir.

“Bağışlamaz beni, bağışlayamaz. İşin en korkunç yanı, bütün suçun bende olmasına karşın suçsuz olmam. Üzüldüğüm bu…” (S.10)


Aynı günlerde Stiva, üst düzey bir devlet memuru olan Aleksi Aleksandroviç Karenin ile evli olan, St.Petersburg’da yaşayan kız kardeşi Anna Arkadievna Karenina’nın Moskova’ya geleceği haberi gelir. Stiva’nın karısı ile barışmak için umudu kız kardeşindedir.

 Stiva’nın köyde yaşayan zengin ve asil bir toprak sahibi olan arkadaşı Konstantin Dmitriyeviç Levin de Stiva’nın baldızı, Dolly’nin kız kardeşi, Yekaterina Aleksandrovna Şçerbatski – Kity-’ye evlenme teklif etmek üzere çiftliğinde yaşadığı Pokrovski köyünden Moskova’ya gelmiştir. Levin aynı zamanda Kity’nin vefat etmiş abisinin de arkadaşıdır. Levin Moskova’da anneden bir babadan ayrı üvey kardeşi Profesör Sergei İvanoviç Koznişev’in evine iner. Sergei İvanoviç, tanınmış bir bilgin ve yazardır. Niyeti evlilik konusunda ağabeyine de danışmaktır. Koznişev’den öz ağabeyi Nikolai Dimitrieviç Levin’in Moskova’da olduğunu ve çok hasta olduğunu öğrenir. Onu da ziyaret eder. Ağabeyi veremdir.

Anna Moskova’ya trenle gelir. Trende aynı kompartımanı Kontes Vronskaya ile paylaşır. Trenden indiklerinde Anna Kontes Vronski’nin kendisini karşılamaya gelen oğlu Kont Vronski ile de tanışırlar. Aynı anda Anna’nın belleğinden hiç çıkmayacak elim bir olay da yaşanır. Tren garındaki bekçi trenin altında kalıp ölmüştür. 


“Suçlu, bütün felaketin kendi suçundan olduğunu hissediyorsa, suçsuzdan çok acı çeker.” (S.90)

Kont Vronski aynı zamanda Kity’ye kur yapmakta, özellikle Kity’nin annesi Prenses Şeçerbatski kızının Kont’tan bir evlenme teklifi alacağını düşünmekte ve kızının Levin yerine kendince ondan daha üstün gördüğü Kont Vronski ile evlenmesini istemektedir.

Kity hem annesinin hem de Vronski’nin etkisi ile aslında yanında kendini güvende de hissettiği Levin’in evlenme teklifini reddeder. Levin çok geçmeden Moskova’yı terk eder, köye döner. Reddedilmenin verdiği üzüntü ile kendini çiftlik işlerine adeta adar. Böylece Kity’yi unutacağını sanır. 


II. BÖLÜM

Kity’ye kur yapmakla birlikte, aile yaşantısını çok tatmamış, evlenmeye niyeti de olmayan Vronski genç kıza evlenme teklif etmek bir yana, trenden inerken gördüğü Anna’nın etkisine girer. Yapılan baloda Kity yerine Anna ile dans etmesi de bunun kanıtı gibidir. Kont Vronski’den evlilik teklifi almadığı gibi, Levin’i reddetmenin verdiği vicdan azabı Kity’yi bunalıma iter. Ailesi ile birlikte tedavi için Almanya’da bir kaplıcaya giderler.

Stiva ve Dolly’yi barıştıran, aynı zamanda içinde uyanan duygulardan korkmaya başlayan Anna çok geçmeden St. Petersburg’a dönmek için trene biner. Kont Vronski de aynı trenle Anna’nın peşinden gider. Anna St. Petersburg’daki sıradan hayatına geri dönmesine rağmen artık eski Anna değildir. Daha önce kabullendiği sıradan şeyler bile onu rahatsız etmeye başlar. Trenden indiğinde kocasının kulaklarının büyük olduğunu düşünmesi gibi.

Kont Vronski, Anna’nın peşini bırakmaz. Anna da O’na karşı kayıtsız değildir. Çok düşkün olduğu, bütün sevgisini adadığı sekiz yaşındaki oğlu Seryoja da Vronski ve Anna arasındaki tutkuya engel olmaz. 


Vronski ve Anna arasındaki aşk o kadar çabuk gelişir ki, fısıltılar hemen yayılır. Karısının yaptıklarından dolayı şöhretinin lekeleneceğinden çekinen Karenin; Anna'yı, hakkında dedikodulara meydan vermeye­cek şekilde hareket etmesi konusunda uyarır. Anna bu mese­leyi, kocası ile görüşmek dahi istemez ve kendisini bu aşka bırakır. Anna’nın Petergof’taki sayfiyeye gitmesi, Vronski’nin kuzeni Betsy Tverski de buluşmalarına aracılık etmesi ilişkilerini perçinler. Betsy Tverski’nin de benzer bir ilişkisi vardır.

Kısa bir zaman sonra Anna, hamile kalır. Anna, bu haberi,Vronski’ye Krasnoe Selo engelli yarışlarına katılmasından biraz önce verir. Haber, Vronski'de endişe yaratır. Yarış sırasında zamansız harekete zorladığı atından düşer ve ölmesine ramak kalır. Anna'nın olay üzerine verdiği tepki ile dedikodular doğrulanmış olur. Anna kocası Aleksi Aleksandroviç Karenin ile ayrılır yarış alanından. Karısını eve götürürken Anna, kocasına her şeyi itiraf eder.  Kocasının vereceği kararı kabul edeceğini söyler. Anna sayfiyede kalırken kocası St. Petersburg’a döner. Anna ondan haber bekler.

“ …akla dayanan evliliklerin mutluluğu çoğu zaman, yadsınan aşkın ortaya çıkması sonucu sabun köpüğü gibi dağılır gider.” (S. 174)

“Nasıl kaç kafa varsa, o kadar da akıl… varsa dünyada, kalp sayısı kadar da aşk çeşidi vardır…” (S. 175)


“Belki de sahip olduğum şeylere sevindiğim, sahip olmadıklarıma da üzülmediğim için mutluyum.” (S. 203)

“Bu duygu, gittiği yönün gitmesi gerekenden çok ayrı olduğunu pusulada gören, ama bu gidişi durdurmak için elinde bir şeyi olmayan bir denizcinin, gerçeği gördüğü anda hissedeceklerinin aynısıydı. Her geçen dakika uzaklaştırmaktadır onu gideceği yerden, bu uzaklaşışın ölümden farkı yoktur.” (S. 233)

Kaplıcada kendine gelen Vronski’ye duygularından arınan Kity, Rusya’ya iyileşmiş olarak döner. 

DEVAMI KİTABIMIZDA...


KİTAPTAN NOTLAR

İlk okuduğum zamanlarda olayları hep Anna’nın açısından değerlendirdiğimi ve karakterleri Anna’yla ilişkilerine göre değerlendirdiğimi hatırlıyorum. Bu okumamda karakterleri tek tek değerlendirerek ve duygudaşlık kurarak değerlendirmeye çalıştım. Hatta birçok bölümde yazar Levin’i bu kadar öne çıkarırken, romana Anna Karenina adını neden verdiğini bile sorguladım.

“Uzun zamandır ağrıyan dişini çektiren bir insanın o anda hissedeceklerini hissediyordu. Kocaman, başından bile büyük bir şeyin çenesinden korkunç bir ağrıyla koparılıp alındığını hisseder hasta. Sonra, mutluluğuna inanamayarak, onun dünyasını bunca zamandır zehir eden, bütün dikkatini toplayan şeyin artık var olmadığını; eskisi gibi yaşayabileceğini hisseder.” (S. 342)

Romanımız televizyon seyrederken okunacak, kolay sindirilip, değerlendirilecek bir kitap değil. Bu nedenle ilk kez okuyacak olanlara not tutmalarını tavsiye ediyorum. Çünkü karakterler ve olay örgüsü yan yana birbirine paralelmiş gibi okunurken, bir karakter baharı, bir karakter son baharı yaşayabiliyor. Ara ara karakterler bir araya gelip zaman eşitlense de sonra karakterler kendi hayatlarına kendi zamanlarına dönüyorlar.


Romanımız, Anna Arkadievna Karenina, Aleksi Aleksandroviç Karenin, Kont Aleksi Vronski, Prens Stefan Arkadieviç Oblonski - sosyetedeki adıyla Stiva-, Prenses Daria Aleksandrovna Şeçerbatski- Dolly-, Prenses Yekaterina Aleksandrovna Şçerbatski – Kity- ve Konstantin Dmitriyeviç Levin olmak üzere, yedi ana karakter ve bu karakterlerin etrafındaki yüksek sosyetedeki asillerden yüksek mevkili memurlara,   oda hizmetçilerinden köylülere, pek çok insan yelpazesinin hayatından oluşmakta. 

“ Özgürlük mü? Neye yarar özgürlük?  Sevmektir mutluluk. Onun istediği şeyleri istemek, onun düşündüğü şeyleri düşünmektir mutluluk. Özgürlüğün olmamasıdır yani !” (S. 536)

Başlangıçta Kareninler, Oblonskiler ile Kity- Vronski üç çift varken; Levin dışlansa da romanımızın ilerleyişi içinde karakterler ve çiftler değişmekte.  Anna ve Kont Vronski yasak ve tutkulu bir aşka yelken açarken, Kity ve Levin evlilikle kutsanmış meşru aşkın en güzel örneğini sergilemekteler.


Romanı okumadan önce Tolstoy’un hayatının ayrıntılarını okumuştum. Tolstoy’un günlüklerini evlenmeden önce karısına okutması, bu günlüklerin ölümünden sonra bile gündeme gelmesi, Tolstoy’un ağabeyinin veremden ölmesi, Tolstoy’un yaşadığı döngü içerisinde dini inancına kavuşması, köylüler ve toprak reformuyla ilgili düşüncelerinin Levin ile gösterdiği benzerlik yazarın kendi düşüncelerini Levin kanalı ile okuyucuya aktardığı izlenimini yaratmakta. Kitabı okurken ben bu izlenimleri edinmiştim ki, sonsözde de Nabokov aynı konuya değinmiş. Okuyucu olarak Nabokov ile aynı fikirde olmak çok hoşuma gitti doğrusu.

“Yalnız ikisini seviyorum. Ama biri diğerinden uzaklaştırıyor beni. İkisini bir araya getiremem. Oysa benim için gerekli olan tek şey, ikisiyle bir arada bulunmaktadır. Bu olmadıktan sonra hiçbir şeyin önemi yok benim için. Hiçbir şeyi umursamam, hiçbir şeyi.” (S. 770)

Yazarın yaptığı tasvirler, ruh tahlilleri oldukça başarılı. Kendimi Anna’nın yüzüklü beyaz ellerini, siyah buklelerini kolaylıkla gözümde canlandırırken buldum. Bir de bir erkek olarak Anna’nın, Kity’nin ve de Dolly’nin duygularını bu kadar güzel anlatması bence yazarın başarısının başka bir kanıtı. Öyle ki karakterlerin iç dünyalarını, duygularını içimde hissetmekte hiç zorlanmadım doğrusu.

“Bana olan sevgisinin onun özgürlüğüne bir engel olmaması gerektiğini kanıtlamak istiyor bana. Ama kanıt değil benim için gerekli olan. Sevgi istiyorum ben.” ( S.845)

Kitapta en beğendiğim olayların ve duyguların en üst seviyeye çıktığı bölüm 7. Bölüm. Bu bölümde Anna adım adım intihara yaklaşırken; Levin ve Kity’nin bebekleri de dünyaya gelmekte. Ancak bu intihar kısmı ile ilgili tek beğenmediğim nokta şu oldu. Benim en merak ettiğim Vronski’nin intihar ile duygularıydı. Bu kısımları önceki okumamdan hatırlamıyordum da. İntihar sonrasının Vronski’nin annesinin ağzından anlatılması, kocasının ölümünden sonra sosyetede evlilik dışı pek çok gönül macerası yaşayan Kontes  Vronskaya’nın Anna ile ilgili suçlar ifadeleri de o dönemin düşüncelerini yansıtır cinsten.


“Benim aşkım giderek daha tutkulu, daha bencil oluyor. Onunkiyse giderek sönüyor, sönüyor. Ayrılmamızın asıl nedeni bu işte. Bu gidişi düzeltmek olanaksız. Benim için her şey O’dur. Bu yüzden de giderek daha çok vermesini istiyorum kendini bana. O da giderek uzaklaşmak istiyor benden. Başlangıçta gerçekten yaklaşıyorduk birbirimize. Sonra önüne geçilmez bir güç ayrı ayrı yönlere çekmeye başladı bizi. Bunu değiştiremeyiz. Benim anlamsız bir kıskançlık içinde olduğumu söylüyor. Saçma bir kıskançlığımın olduğunu ben de söylüyordum kendime. Ama doğru değildir bu. Kıskançlık değil benimki. İstediğini bulamamanın verdiği bir bunalım. Onun yalnız gecelerini çılgınca paylaşmak istediği bir metresten başka bir şey olabilseydim keşke. Ama bundan başka bir şey olamıyorum. Bu tutkumla tiksinti uyandırıyorum onda. O da bende nefret uyandırıyor. Başka türlüsü de olamaz. Onun beni aldatmaya kalkışmayacağını bilmiyor muyum sanki? Biliyorum. 

Ama içimin rahat olmasına yetmiyor bu. Beni sevmeden sırf görev duygusuyla bana karşı iyi, şefkatli davransa –benim aradığım bu olmasa da-bana besleyeceği nefretten iyidir bu. Bana olan aşkı sona ereli çok oluyor. Aşkın bittiği yerde nefret başlar.”  

Mutlu olmak için ne istediğimi düşünüp bulsam ne olacak? Boşandım diyelim, oğlumu da alabildim diyelim, Vronski ile evlendim diyelim.. 
Ya Vronski ile aramda yeni nasıl bir duygu yaratabileceğim? Mutluluk değil, acı dolu olmayan bir duygu söz konusu olabilir mi artık? Hayır! 
Olmayacak bir şey bu! Yaşam ayırıyor bizi birbirimizden. Ben onun mutsuzluğuna neden oluyorum, o benim ! Üstelik onu da beni de değiştirmek olacak şey değil.Her çareye başvuruldu, ama cıvata yalama olmuş.. 

Bizler yeryüzüne birbirimizden nefret etmek, bundan ötürü de hem kendimize hem de başkalarına acı çektirmek için salıverilmedik mi?
Hem onun cezasını vereceğim, hem de her şeyden de, kendimden de kurtulacağım.” (S.917) 


Kitap ile ilgili gözümden kaçan, yazmak isteyip de unuttuğum bölümler elbette olmuştur. Üzerine sayısız yazılar tezler yazılmış, yazılmasının üzerinden geçen zaman rağmen zamana direnen böyle bir baş yapıt ile ilgili ne söylesem ne yazsam azdır elbette. Ama klasikleri hala okumamış ve okumak isteyen kitap dostları için güzel bir başlangıç olacaktır diye düşünüyorum.


“Böylesine uzun, görünüşte tam bir uzaklaşmadan sonra, Tanrı’ya çocukluğunda, ilk gençlik yıllarında olduğu gibi güvenle, içtenlikle yalvardığını hissediyor durmadan. “Tanrım, bağışla, yardım et bize!” diye yineliyordu.” (S.856)

“Sonra titredi, ışık sönmeye başladı, söndü…” (S.923)

YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE… 

30 Mart 2015 Pazartesi

GABRİEL GARCİA MARQUEZ - KOLERA GÜNLERİNDE AŞK

MERHABALAR,

Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz Büyülü Gerçeklik'in büyük ustası Gabriel Garcia Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık'tan sonra en tanınan ve sevilen, filme de çkilmiş eserini paylaşmak istiyorum sizlerle.

"KOLERA GÜNLERİNDE AŞK"


“Kaçınılmaz bir şeydi: Acıbadem kokusu ona mutsuz aşkların yazgısını hatırlatırdı hep” (S. 13)

ARKA KAPAK

"Kolera Günlerinde Aşk", bırakılmış bir sevgilinin, yeniyetmelik yıllarından başlayarak yaşlılığın alacakaranlığına dek süren yarım yüzyıllık aşkının öyküsü. "Marquez"in, ustalığı, bu öyküyü bir destana dönüştürüyor: aşkın, deli-akıllı, yabanıl-evcil, tensel, romantik tüm biçimlerinin pastoral bir şiirin büyüsüne büründüğü bir destan. On dokuzuncu yüzyılın yirminci yüzyıla dönüştüğü bir zaman dilimini kapsayan bu bitmeyen aşkın gerisinde, çağdaşlaşma çabası içindeki bir toplumun çeşitli yönlerini, özellikle taşra kentsoyluluğunun saçmalıklarını ince bir alayla eleştiriyor yazar. Roman boyunca, aşk acılarının lirik rüzgarlarının esintileri arasında, Marquez'in, insancıl mizahı, sürekli olarak duyuruyor kendini. Bu nitelikleriyle, "Kolera Günlerinde Aşk", Marquez'in başyapıtı sayılan "Yüz Yıllık Yalnızlık"ın yanında tartışılmaz bir biçimde yerini alıyor.


ÖZET
Juvenel Urbino, 80 yaşında saygın, meslek eğitimini Avrupa’da yapmış, Doktor olan babasının ardından babasının da ölmesine sebep olmuş Kolera salgınında eyalette aldığı önlemlerle salgını etkisiz hale getirmiş, eyalette haklı bir ün kazanmış bir doktordur. Fermina Daza ile yarım asırdır evlidir.

“Kim olursa olsun, herkes kendi ölümünün sahibidir; o an gelip de çattığında yapabileceğimiz tek şey, insanların korkusuz ve acısız ölmelerini sağlamaktır.” (S. 22)

Yedinci Pazar Ayinin olduğu ve öğrencisi Lacides Olivella’nın gümüş yılının kutlanacağı gün gelen haberle Jeremiah de Saint-Amour’un evine gider. Antilli göçmen, harp malulü, çocuk fotoğrafçısı ve satrançta en yufka yürekli rakibi altın siyanürü ile intihar etmiştir. Jeremiah de Saint-Amour, hem yatak odası hem de laboratuar olarak kullandığı odada, portatif karyolasında karyolanın bacağına bağlı köpeğiyle beraber ölmüştür.  


Ölünün eşyaları arasında doktora yazılmış uzunca bir mektup çıkar. Mektupta cenaze masrafları için paranın bulunduğu yerden, ölünün gizli sevgilisinden ve Jeremiah de Saint-Amour’a ait ne varsa sevgilisine bıraktığından ve bugüne değin doktordan gizlediği kirli geçmişinden bahsedilmektedir. Doktor aynı gün arkadaşının sevgilisini görmeye gider. Ondan Jeremiah de Saint-Amour’un intiharına kadının da yardım ettiğini ve fotoğrafçının yaşlanma korkusundan dolayı (gerontofobi; yaşlı insanlardan ya da yaşlanmaktan korkma) intihar ettiğini öğrenir. Doktor Juvenel Urbino, gerçekler karşısında hayal kırıklığına uğramıştır.

“Savaş dağlarda, dedi. Kendimi bildim bileli kentlerde insanlar kurşunla değil, kararnamelerle öldürülüyorlar.” (S. 101)

“Aşk yüzünden ölmekten daha büyük bir onur yoktur.” (S. 111)

Cenaze işlemlerinden sonra öğrencisinin yemeğine gitmek üzere eve gelir. Yemekten önce biraz kestirmek istese de evdeki telaş ona izin vermez. Doktorun çok sevdiği Paramaribo cinsi papağanı kaçmıştır. Papağan için itfaiye bile seferber edilir. Doktor Juvenel Urbino,  karısı Fermina Daza ile birlikte yemeğe giderler. Ufak tefek aksaklıklar olsa da yemek güzel geçer.  Doktor ve karısı cenaze için hazırlanmak üzere eve geri dönerler. 

Doktor Juvenel Urbino, biraz kestirir. Uykudan iç sıkıntısı ile uyanır.  Fermina Daza, mutfakla ilgilenirken Doktor Juvenel Urbino,  papağanı evin yanındaki Hintkirazı ağacının alt dallarından birinde olduğunu görür. Onu yakalamak için merdivene çıkar ve merdivenin kaymasıyla saat dördü yedi geçe, komünyonsuz, hiçbir şey için tövbe edemeden, kimseyle vedalaşamadan ölür. Son sözleri karısına; “ Seni ne kadar sevdiğimi bir Tanrı Bilir.” olur. 

Doktor Juvenel Urbino’nun cenazesinden sonra Florentino Ariza; yarım yüzyıl sonra Fermina Daza’ya sonsuz bağlılığını ve bitmeyen aşk andını tekrarlamak üzere Urbino’nun dul karısının karşısına çıkar. 

“Bu yaşamdan götüreceğim biricik hayal kırıklığı şu: Birçok cenazede şarkı söylediğim halde, kendi cenazemde söyleyemeyeceğim.” (S. 341)


Genç bir telgraf memuru olan romantik ve şair ruhlu Florentino Ariza, Karayipler Irmak taşımacılık Şirketini kuran üç kardeşten Don Pio Beşinci Loayza’nın rasgele ilişkisinden doğan tek çocuğudur. Nesebi herkesçe bilinmesine rağmen babası tarafından tanınmadığı için annesinin soyadını taşımaktadır. Babasının on yaşında ölümünden sonra okulu bırakmak, postanede çalışmak zorunda kalmıştır. Bir akşamüstü şehre yeni taşınmış olan zengin bir katır tüccar olan Lorenzo Daza’nın evine telgraf götürmek üzere gider. Evden ayrılacağı sırada sonradan öğreneceği üzere Escolastica Halasına okuma öğreten Fermina Daza’yı görür. Ona ilk görüşte âşık olur.
“…ve bu rasgele bakış, aradan yarım yüzyıl geçmesine karşın hala bitmeyen bir aşk tufanının kaynağı oldu.” (S.78)
Çok geçmeden gençlerin arsında gizliden gizliye devam eden bir mektup trafiği başlar. Mektup trafiğinin ikinci yılında Florentino Ariza, Fermina Daza’ya  kamelya çiçeği göndererek evlenme teklif eder. Ancak genç kız hemen kabul etmez. Yaşadıkları şehirde saygınlık ve paranın simgesi olan Presentacion de la Santisima Virgen Koleji’ne devam eden Fermina Daza; Florentino Ariza’ya okulda gizlice mektup yazarken yakalanınca; hem okuldan atılır hem de ilişkisi babası tarafından öğrenilmiş olur. Babası çılgına döner ve onların evlenmelerine asla izin vermeyeceğine yemin eder. 


Escolastica Halayı evden uzaklaştırır kendisini de kızını da alarak uzun ve çetin bir yolculukla San Juan de la Cienaga’ya akrabalarının yanına giderler. Ancak telgraf memuru olan Florentino Ariza’nın çabaları ile Fermina Daza’yla bağlantıları kopmaz, mektuplar devam eder. Fermina Daza kente geri döndüğünde on sekiz yaşında bir genç kız olmuştur. Ancak Florentina’ya olan aşkı da küllenmiştir. Çok geçmeden Fermina Daza, babasının da isteğiyle; aristokrat olan Doktor Juvenal Urbino ile evlenir ve birlikte doktorun öğrenimini de yaptığı Paris'e giderler.

“Bacağı kesilmiş kimseler, artık olmayan bacaklarının yerinde acıları, krampları, karıncalanmaları duyarlar. Onsuz kendisi de böyle duyumsuyordu kendini; artık olmadığı yerde duyuyordu kocasını. (S. 355)

Paris’ten döndüklerinde Fermina Daza oğluna hamiledir ve yeni yaşamına ayak uydurmuş, Florentino Ariza’yı unutmuş görünmektedir. Ancak Florentino Ariza, Fermina Daza’yı unutmaz. Bundan sonraki hayatını bir daha karşılaşacakları güne hazırlanmakla geçirir. Bunun için tam yarım asır bekler…

”Gerçekte, her zaman Fermina Daza’nın sonsuza dek kocasıymış gibi davrandı; aldatan, ama bağlı bir koca.”

DAHASI ROMANIMIZDA…


KİTAPTAN NOTLAR

Kolera Günlerinde Aşk; benim okuduğum dördüncü Marquez kitabı. Daha önce Yüzyıllık Yalnızlık’ı okumuş ve blogumda paylaşmıştım. Ardından Hanım Ana’nın Cenaze Töreni, Benim Hüzünlü Orospularım’ı da okuduktan sonra sıra yazarın ikinci büyük eserine geldi.

Öncelikle kitabın adından yola çıkarak; kitabın ana temasının “kolera” olduğunu, belki de kolera olan, ölümün kıyısındaki âşıklardan bahsettiğini düşünmüştüm açıkçası. Ama “kolera” fon olarak biraz geri planda kalmakta romanımızda. Romanımızdaki aşkın Kolera’nın pek çok insanın ölümüne sebep olduğu bir dönemde geçmesiyle birlikte, aşkı kolera gibi ölümcül ve bulaşıcı bir hastalıkla özdeşleştirilmekte. Bir de yarım asırlık aşkın başkahramanı Florentino Ariza, 13 yaşındaki Fermina Daza'yı ilk kez gördüğünde bakışlarındaki masumiyetten etkilenip, yazdığı mektuba yanıt beklerken; kolera hastalığının belirtilerini taşımaktadır.  

Romanımızın konusuna gelince; aslında klişe bir konu. Romanı ayrıcalıklı yapan, konusundan çok yazarın olayları, karakterleri aşkı işleme şekli, olay örgüsü ve yazarın sonuca ulaşırken izlediği yol bence. Önce Jeremiah de Saint-Amour’un intiharı ardından; Doktor Juvenel Urbino’nun aynı gün ölümüyle başlayan romanımız; yıllar öncesine dönerek, Florentino Ariza’nın Fermina Daza’yı görmesi ve âşık olmasıyla devam etmekte. Bu sırada Fermina 13, Florentina 18 yaşındadır. Romanın içindeki zaman örgüsü tekrar Doktor Juvenel Urbino’nun ölümüne ve sonraki döneme gelerek adeta dairesel bir döngü izlemekte. 

Roman kabaca 1880- 1930 arasındaki zaman dilimini içermekte. Florentino Ariza sevdiği bir ömür boyu sevdiği Fermina Daza'ya kavuşabilmek için tam 53 yıl 7 ay 11 gün beklemekte.
Romanda olayların geçtiği yer tam olarak belirtilmemişse de Karayip kıyısı boyunca uzanan bir körfez şehridir. Yazar şehri sıklıkla “sömürge kenti” , “Amerika’nın en büyük Afrikalı köle pazarı” ismiyle tarif etmekte ve şehrin ticari anlamda önemli limanlardan olduğu sıklıkla tekrarlanmakta. Bunaltıcı sıcağın yoğun olduğu şehir aynı zamanda badem ve portakal ağaçlarının da mekânıdır. Romanın yazar henüz hayattayken film çekimlerinin Kolombiya’nın Cartegena kentinde yapılmasından dolayı adı verilmese de şehrin Cartegena olması ihtimali güçlenmekte.

Romanda her ne kadar marazi bir aşk işlense ve Florentino Ariza da Fermina Daza’yı beklediği sırada evlenmese de evlilik dışı sayısız aşk yaşamıştır. Her ne kadar bunlar tensel aşklar olsa da özellikle kendinden 60 yaş küçük olan ve ilişkileri başladığında on dört yaşında olan America Vicuna ile ilişkisi açıkçası beni rahatsız eden ayrıntılardan oldu. Hele bir de kızın ailesinin kızlarını Florentino Ariza’ya teslim ettiği ve onun da kızın velisi olduğu düşünülürse… Özellikle küçük kızı tarif ederken okul kıyafeti giydiği bölümler özellikle rahtsız etti beni. Aynı duyguyu Yüzyıllık Yalnızlık’ta Amaranta ile yeğeni Jose Aureliano  ilişkisi ile bir de Güzel Remedios ile yeğeninin ilişkisinde de yaşamıştım. Kırmızı Pazartesi’de Santiago Nasar’ın ölümüne sebep olan durum Florentino Ariza’nın başına gelememesi şans olsa gerek !?  


Romanda kimi zaman satır aralarına serpiştirilmiş kimi zaman da sıklıkla tekrar edilmiş rakamlar da dikkat çekici. Florentino Ariza, Fermina Daza’ya aşkını ve sadakatini bir kez daha söylemek için 51 yıl, 9 ay, 4 gün bekler. Ve bu süre içinde başından geçen aşk ilişkilerini not aldığı 25 defter tutar. Bu defterlerde 622 aşk serüveni vardır. Doktor Juvenel Urbino, ölümünden sonra Florentino, sevdiği kadına yeniden kavuşabilmek için karşılığında hiçbir yanıt alamadığı hepsine numara verilmiş 132 mektup gönderir. Rakamların bulunduğu bölümler bana yazarında temsilcisi olduğu Büyülü Gerçekçilik Akımının etkilerini hissettirdi doğrusu.

Romanda mektuplar önemli yer tutmakta. Florentino Ariza’nın Fermina Daza’ya gençliğinde ve Doktor Juvenel Urbino’nun ölümünden sonra yazdığı mektupların içerikleri satır aralarında verildiği halde romanda özelleşmiş mektuplar bulunmamaktadır. Bunlar romanın gizemi olarak kalmış bence. Benim en çok merak ettiğim mektup ise intihar eden Jeremiah de Saint-Amour’un, Doktor Juvenel Urbino’ya yazdığı 11 sayfalık mektup.

Sonuç olarak; daha önce okuduğum Yüzyıllık Yalnızlık, kadar başarılı bulmadığım, yazarın daha sade bir anlatım tarzını tercih ettiği, diğer kitaplarına göre daha az karaktere yer verdiği daha anlaşılır bir roman olmuş bence. (Her ne kadar Florentino Ariza’nın sevgililerinden ve yaşantılarından bahsedilse de bu karakterler romanın ana konusuna Yüzyıllık Yalnızlıktaki karakterler kadar etki etmemekte.)

“Yüz yıl önce, ikimizde çok genç olduğumuz için, şu zavallı adamla bana yaşamı haram ettiler; şimdi de çok yaşlı olduğumuz için aynı şeyi yapmak istiyorlar.” (S. 411)

YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE...

2 Mart 2015 Pazartesi

IŞIKLAR İÇİNDE UYU BÜYÜK USTA...



Kitaplığımın en değerli hazinesi, Yaşar Kemal serisidir. Ve artık okuduğum pek çok kitaptan keyif alamamam da Yaşar Kemal okuduğum içindir. 



9 Şubat 2015 Pazartesi

BUKET UZUNER - İKİ YEŞİL SUSAMURU

MERHABALAR,

Biraz uzunca bir aradan sonra Buket Uzuner ile karşınızdayım... Son dönemde okul, kızım derken okuyamıyorum eskisi kadar. Okuduklarımı da bazen toparlayıp yazamıyorum. İki blog olunca ister istemez ikisine de yazı hazırlamak haliyle zaman zaman birini ihmal etmeye sebep oluyor. 

ARKA KAPAK ile başlayalım kitabımızı tanıtmaya.

Mutluluğu ve huzuru hiçbir yerde ve hiçbir kimsede bulamayan, kimseye güvenemeyen genç bir kadın: Nilsu.
Terk edilmekten korktuğu için hep kendisi terk ediyor.
Annesine olan hayranlığı ve bağlılığı kendi yaşamını kurmasına engel olan, duygusal ve ütopik bir çevreci: Teoman.
Annesinin gizemli intiharıyla yaşamı altüst oluyor.
Buket Uzuner’in artık bir klasik olan İki Yeşil Susamuru romanı çağdaş bir kadının portresi etrafında çok katmanlı olarak insan durumlarını sorguluyor. Yazar mizah dolu, çarpıcı ve gerçekçi üslubuyla 80′li yılların toplumsal ve siyasal ortamını ustaca anlatırken romanın kahramanları kimi zaman modernizmin altında ezilerek yaşamla ölüm arasında gelgitler yaşıyorlar.
İki Yeşil Susamuru, yaşadığımız dünyaya, aşka, çevre sorununa alternatif çözümler arayan aydın ve farklı bir çiftin hikâyesi, bir modern zamanlar romanı.

ÖZET

Yazarımızı adının Nilsu BARAN olduğunu söyleyen 30’lu yaşlarda genç bir kadının elinde kendi hayatını yazmasını istediği bir dosya ile ziyaret etmesiyle başlar her şey. Yazar da isimleri, mekanları değiştirerek, olayların sırasını da değiştirerek başlar yazmaya…

“…annesi ve babası ayrılan çocuklar için, o sıralar bilmediğim başka tehlikeler de vardı: Güven ve belirlilik kavramlarının güdük kalması ! yaşam boyu insanlara güvenememek, aşka inanmamak ve belirsizlik içinde kaygan bir zeminde tutunmaya çabalamak…” ( S.21)


“Ailesiz büyüyen çocukların mutlaka eksik bir duygusal yanları olduğunu çok iyi biliyorum. Bu en ‘mükemmel’ romanda bile, ciddi bir gramer hatası gibi, iz bırakıyor belleklerde…” (S.18)

Nilsu, 14 yaşındayken annesi bir ressam ile gitmiş, babasını terk etmiştir.

Nilsu Baran on dört yaşında iken, annesi bir ressama âşık olduğu için evi terk eder. Nilsu da hayatındaki en büyük acı olan ve tüm hayatı boyunca izlerini, etkilerini yaşayacağı bu terk edilme ile tanışır. Bu terk edişin ardından annesi ve babası boşanır ve her birinin hayatlarına yeni kişiler girer.

“Yakın çevresinde ölüm yaşamamış genç insanlar, dostlukları ve sevgiyi bol keseden harcarlar!” (S.32)

“Çok gençken herkesi, her şeyi, hatta dünyayı değiştirebileceğimizi sanırız. Nasılsa hiç yaşlanmayacak, hiç ölmeyecek ve sonsuza ulaşacağızdır. Oysa duvarda tek bir tuğla olduğumuzu ve ancak ‘iyi bir tuğla’ olmayı başarmakla yükümlü olduğumuzu görürüz bir gün.” (S.45)

Nilsu’nun doktor olan babası eşinin kendisini terk etmesinin acısını atlattıktan sonra Selen adında genç, bağımsız, kendi ayakları üzerinde durabilen bir kadın ile tanışır. Nilsu babasıyla beraber kendi hayatına da giren Selen'i önceleri tehdit olarak görürken, ardından Selen Nilsu'nun hayatında çok önemli bir yere sahip olur. Hatta anne ve babasından bile önemli...

“Tüm umutsuzluğuma karşın içimde gizlice taşıdığım, aklıma geldikçe utandığım saklı bir beklentiyi, aslında annesiyle babası boşanmış bütün çocukların her yaşta ve her konumda içlerinde taşıdıklarını çok sonraları öğrendim. Bütün çocuklar için birbirine en yakışan çift anne ve babalarıdır! Çünkü ‘anne’ ve ‘baba’ kelimeleri tıpkı lego parçaları gibi birbirine sımsıkı oturur, uyuşur ve kenetlenir.” (S.46)

“Çünkü anneler, babalarına âşık kız çocuklarının en büyük rakipleri de olsalar, sonuçta tehlikesizdirler. Ama ‘birisi’ bilinmeyendir ve çok tehlikelidir!” (S.47)


Nilsu anneannesi ile beraber yaşarken, hayatına kendisinden yaşça epey büyük Mike gider. Okuduğu lisede Amerikan Edebiyatı öğretmenliği yapan Mike intiharın gizemine hayrandır. Çünkü annesinin ölümünün ardından babası intihar etmiştir. Mike, Nilsu için önceleri bir öğretmen, sonrasında sevgili ve ardından da yaşamı boyunca onu derinden etkileyen bir arkadaşa dönüşür.

“Yaşamın yolu gibi, ölmenin yolunu da kendimiz seçmeliyiz.” O halde intihar edebilenler, yaşamın yolunu seçebilen, tercihini yapabilen insanlar mıdır?

“Neden yaşam sofrasından, karnı doymuş bir konuk gibi kalkıp gitmiyorsunuz? Açgözlülük edip, sonuna kadar yaşamakta direnmek, utanmazlık mı yani? (Neyin sonuna dek?)” (S.60)


Nilsu’nun annesi, kızını ve hatta çok sevdiği oğlu Cem’i yok sayarak İşadamı Fikret ile evlenir. Kızı ve oğlunu bu derece ihmal etmesi her iki çocukta da derin izler bırakır.

Teoman’ın da annesi intihar etmiştir. İki kere evlenmiş ve iki çocuğu olmuştur. Nilsu ile tanışana kadar hayatında hep bir eksiklik olduğuna inanmaktadır. Bu iki yitik ruh Yeşiller Partisinin bir toplantısı esnasında tanışır ve birbirlerine âşık olur.

Roman anneler, babalar, sevgililer ve diğerleri ekseninde, boşanmış ailelerin parçalanmış çocukları, intihar, terk edilme, aşk temalarını işleyerek bir kadının sancılı olgunlaşma sürecini anlatır.

“Daha sonraları pek iyi kavrayacağım üzere, “güvensizlik” ve “belirsizlik” bir çocuğun gelişimine vurulabilecek en öldürücü darbedir. Bu darbenin izleri mutlaka kalıcıdır, mutlaka tehlikelidir.” (S.78)

“Annesi, babası, çocuğu, sevgilisi, arkadaşı, kim olursa olsun, bir insan, öbürüne ulaşmak için göze aldıklarıyla sevilir. Öbürüne ulaşmak yürek ister. Göze alabilmek ister. Bir insandan bir başkasına geçmek, emek ister, sevgi ister, yürek ister. Bunlar bile köprüleri kurmaya yetmez bazen…” (S.97)


KİTAPTAN NOTLAR

Kumral Ada & Mavi Tuna benim için özel kitaplardan biridir. Kumral Ada & Mavi Tuna’dan sonra uzunca bir süre Buket Uzuner okumamaya özellikle dikkat ettim sırf dimağımda kalan lezzet bozulmasın diye. Keşke bu kararımı uygulamaya devam etseydim. Çünkü kitabı okumaktan beklediğim keyfi alamadığım gibi; kitabın sonunu bağlayış biçimi benim için tam bir hayal kırıklığı oldu diyebilirim. 

Ancak yazarın anne, baba, sevgili... ve pek çok konudaki özellikle de İntiha ile ilgili tespitleri bana çok etkileyici geldi. Bunun yanında pek çok yazardan ve şairden yaptığı alıntıları roman için ibraz fazla buldum. Bu tarz alıntılar araştırma ve makalelerde çok sırıtmıyor ama romanlarda biraz akışa müdahale ediyor ve kolaycılığa kaçılıyor gibi geliyor bana. 

Sonuç olarak; her ne kadar beklentimi karşılamasa ve karakterler biraz yapay gelse de okunası bir kitap olduğunu düşünmekteyim. 

“Kıskançlık, sahiplenme hastalığının ölümcül sonucudur Teo!” (S.314)

“Küçük çocuklar, annelerinin öptüğü yaraların iyileşeceğine nasıl inanırlarsa, birbirine aşık insanlar da küçük bir öpücüğün bulutları yok etme gücüne inanırlar. Ve her şey inanmakla başlar.” (S.314)

“Ben, doğurabildiği içn kadını eksik bulmuyorum ki, aksine doğuramadığı için eksik olan erkektir, diyorum.” (S.321)

“Renksiz susamurunun üzerinde yeşil kalemle kocaman “YEŞİL” yazıyordu.” (S.364)

KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE.. 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...