26 Ağustos 2015 Çarşamba

AKİLAH - AZRA KOHEN - Fİ (Φ)

MERHABALAR,

Kitabın adını ilk duyduğumda içeriği ile ilgili farklı düşüncelere girmiştim. Sonrasında ilk basımındaki kapak bana biraz itici gelmişti. Kitap çok popüler olunca da çekimser davranmıştım kitapla ilgili olarak. Ancak sonrasında arkadaş tavsiyelerine kayıtsız kalamadım ve okumaya karar verdim. Kitap Okumak İstermisin? aracılığı ile kısa sürede ulaştım kitaba. Hatta üçlemenin tamamına...  Kendilerine çok teşekkür ediyorum.

“Hayat verilen yer değil, gidilen yol değil miydi?” (Sayfa 124)


F: 1,618…. (Fİ SAYISI)

Fİ sayısı ve “Altın Oran” ile tanışmam üniversite yıllarındaki Matematik derslerine rastlar. Anlamını öğrendiğimde tesadüfî şekilde öylece durduklarını sandığımız pek çok şeyin kendi içinde nasıl bir mükemmellik barındırdığını görüp çok da şaşırmıştım. Gelelim kitabımıza...

 “Tanrı, çatlama cesaretini gösteren her tohumda, gördüğünün ötesini hissetmek için acıyı göze alan her ruhta, deneme cesaretini gösteren her düşüncede var olur.
Korkusuzca ve doğallıkla kendini deneyimler.”
F
 “Sadece eksikliklerimizde eşitiz” (Sayfa 9)


ARKA KAPAK:
Fi, deneyimin içinde kaybolmak yerine korkmadan deneyime sahip çıkmanın yolculuğudur. İçinde bolca bulunan manipülasyon, seks, aldatma, ve aldanma hikayeleri belki herkesin dikkatini çekebilir ama gerçeklerden yola çıkılarak ulaşılmak istenen yerde sadece farkındalık vardır.

Fi, güzelliğin lanetlendiği, zekanın yağmalandığı, iyinin kurban edildiği ve kasaba kurnazlığıyla yönetilen bu gezegende, içine doğduğumuz bu kutsal hayatı kutlamak için yazılmıştır. Kendi potansiyelini keşfetme cesareti gösterebilmiş gerçek kişilere, çatlama cesareti gösterebilmiş tohumlara adanmıştır.
Bir kişiye duyulan aşktan daha acımasız bir şey var mıdır?


ÖZET
Kitabımızın ana karakterlerinden ilki ile başlayalım. Can Manay; televizyonda “Vizyon Terapi” adlı programı yapan ünlü ve güçlü bir psikologtur. Can Manay’ın güzelliğe ve F (Fi) sayısına takıntısı vardır.  Çevresinde, evinin dekorasyonunda, seçtiği kadınlarda bu sayıyı arar durur. Can Manay’ın yaşadığı evi ve atölyesi dışında kadınlarla buluşacağı bir eve ihtiyacı vardır.
Asistanı Kaya’nın onun için bulduğu evleri görmek üzere yoldadır. İlk gösterilen ev neredeyse vasattır. Can evi gezmeye bile gerek görmezken yan bahçede beyaz elbisesi ile dans eden kadını görür ve çarpılır. Evi satın almaya karar verir. Evi dekore ettirdikten sonra çok geçmeden eve taşınır. Amacı takıntı haline getirdiği kadına yakın olmaktır.
Etkilendiği kadın Duru’dur.  Can’ın aldığı evin yanındaki evde nişanlısı Deniz ile yaşamaktadırlar. Duru son derece yetenekli bir balerin, Deniz de kitleleri peşinden sürükleyecek yetenekte bir müzisyendir. Can Manay sevgilisi olmasına aldırmadan Duru’nın peşine düşer.

“Allah meleklerini tenselliği olmayan idraktan, hayvanlarını idrakı olmayan tensellikten, insanlarınıysa idrak ve tenselliğin birleşiminden yarattı. İnsanın idrakı tenselliğini aşarsa insan, meleklerden bile daha iyi olabilirken, tenselliği idrakını aşmış bir insan hayvandan bile kötüdür.”
-Hz. Muhammed (Sayfa 268)



Kitaptaki diğer karakterlerin hayatından bahsedelim biraz da. Öncelikle Bilge’den başlamak istiyorum. Bilge şizofren annesinin ölümü ardından kendinden üç yaş büyük otistik abisi Doğru ile ilgilenme görevini mecburen üstlenmiş psikoloji öğrencisi genç bir kızdır. Hayatın tüm zorluklarına göğüs germeyi mecburen öğrenmiştir. 

Ödev teslimi için Can Manay’ın marangoz atölyesine gittiğinde dönüş yolunda Can Manay’ın arabası ile giderken dikkatini çeker Bilge, Can Manay’ın. Yapılan mülakatlar sonunda Can Manay’ın asistanı Kaya’nın yerine asistanlık görevini alır. Asistanlık yapmaya başlaması ve Doğru’nun Fi sayısının basamağını hesaplaması ve ödül kazanması kendini şassız hisseden Bilge için ödül gibidir. 

Özge ise Can Manay ile yaptığı röportaj esnasında Can Manay’ın duymak istemediği bir soru sorduğu için işten çıkarılır. İşten çıkarılmakla da kalmaz. Can Manay yüzünden tüm piyasa ona düşman gibidir tüm kapılar yüzüne kapanır. Uzunca bir süre iş bulamaz. Medya Patronu Sadık Murat Kolhan ile tanışıncaya kadar. Murat Kolhan Özge’nin Can Manay’a sorduğu sorunun peşindedir. Ancak Özge’nin istediği para değil, yeni bir dergi çıkarmaktır. Başlarda Sadık Kolhan, çok sıcak bakmasa da, kendi adının dergi ile bağlantısı olmaması koşuluyla dergi için gerekli sermayeyi sağlar.
“Bazen ruhun bildiğini akıl unutturur!” (Sayfa 250)

Ancak dergiyi çıkarmak o kadar kolay değildir. Ama Özge “Darbe” adını verdiği dergi için son derece kararlıdır. Sanat, sinema dünyasının ünlülerinin gerçek yüzlerini ortaya çıkaracak haberler vardır dergide. İlk sayısı bayilere gelmeden kaybolur. Özge ve Ömer telefona gelen bir mesajla saklanan dergilerin bir bölümüne ulaşmayı başarırlar. Büyük çoğunluğu yakılan dergilerden ancak 1200 tane kalmıştır. Yılmayan Özge bu dergileri bayilere kendisi dağıtır. Bu arada her ne kadar Sadık Kolhan, Özge’ye yaklaşmak istese de, Özge onun kendisine yaklaşmasına izin vermez. Mahkeme kararı ile yayını durdurulan Darbe sonraları internet üzerinden yayınına devam eder.  

“Bir: Savaşlarını iyi seç çünkü içinde kaybolabilirsin. İyi bildiğin ve sevdiğin bir şeyin içinde kaybolmak, beceriksiz olduğun ve sıkıldığın bir şeyin içinde kaybolmaktan daha iyidir. İki: Savaşçı ruhun, amacını gölgelemesin. İyi savaşçılar savaşlarını güçsüzlüklerinden değil, ne için savaştıklarını unutup savaşın kendisini amaç yaptıklarından kaybederler. Bir savaşa başladıysan nerede bitirmen gerektiğini en başından hesaplaman lazım. Zafer bazen, kazanmak için son darbeyi vurmamak olabilir. Zafer gibi gözüken şey ancak çok sonra farkına varabileceğin bir yenilginin başlangıcı olabilir.” (Sayfa 414)


Can sırf Duru’yla vakit geçirebilmek için Deniz ve Duru’yu da davet ettiği organizasyonlar yapar evinde. Duru sadece televizyondan tanıdığı pek de sempatik bulmadığı adamın kendisine olan ilgisini çok geçmeden fark eder. Ancak bu ilginin takıntı olduğunun henüz farkında değildir. Duru bu durumu Deniz ile paylaşmak istese de vazgeçer. Bu esnada Deniz’in tutkuyla hazırlandığı yıl sonu gösterisi, aldığı jointlerle kendisini uyuşturması Duru ile aralarında bir mesafeye neden olur. Bu durum en çok Can’ın işine yarar. Can yine Duru’yu görmek için plan dâhilinde hazırladığı bir sanat projesine Deniz’i de dâhil eder. Projenin yapım aşamalarında da sürekli tuzaklar hazırlar Deniz’e. Duru başlarda hoşlanmadığı Can’ın ısrarlarına doğru çekilmeye başlar. Bu arada Can’ın geçek yüzünü en iyi bilen ve onu dizginlemeye çalışan kişi de Eti’dir. 


KİTAPTAN NOTLAR

Öncelikle karakterlerden başlamak istiyorum yorumuma; kitapta seçilen ve oluşturulan karakterler hep fazla uçlarda gibi geldi bana. Can Manay’dan başlayalım; Çok başarılı, çok güçlü, çok âşık, çok takıntılı. Kitabın başkarakterlerinden Can’ı pek de sevemedim doğrusu. Duru’yu elde etmek için yaptığı “Aşkta ve savaşta her şey mubahtır.” girişimleri, sürekli farklı ilişki yaşadığı kadınlar ve bunlara zerrece değer vermeyişi, şişkin egosu, kitapta tam açıklanmayan ancak sezdirilen psikolojik rahatsızlığı da eklenince Can benim için hem sevimsiz hem de itici bir karakter olup çıktı. Can’ın “çiftleşme” adını verdiği cinsel birleşmelerinin de bu kadar ayrıntılı verilmesine gerek yoktu bence.

Ardından rakibi Deniz’e gelince; çok yetenekli bir müzisyen ve öğrencilerini kolayca peşinden sürükleyecek etkide bir öğretmen Deniz. Son derece de yakışıklı. Öğrencilerine yaptığı konuşmalar onun hayatla ilgili çıkarımları da son derece güzel. Kitapta okumayı en sevdiğim bölümler Deniz ile ilgili kısımlar oldu, aldığı jointlerle kendini uyuşturması dışında.

Bilge; annesinden sonra  ve abisi Doğru’yla ayakta kalmak için çaba sarf eden bir karakter. Öğrenciyken başkalarının ödevlerini yaparak geçimin sağlayan bu genç kız, çok geçmeden Can’ın asistanı olur. Hatta Vizyon Terapi’nin son bölümünde onun bulduğu fikirle Can Manay terapi koltuğuna oturduğunda ona soruları Bilge sorar.

Özge de kararlı ve savaşçı bir karakter. Doğruları için savaşan, savaştan da vazgeçmeyen bir karakter. Ancak kitapta en sıkıcı bulduğum bölümler Özge ile ilgili bölümler oldu. Muammer Bey ile konuşmaları sıkıcı geldi. Özge’nin bulunduğu kısımlar kitabın akışını kesmiş gibi geldi bana. Bir de Murat Kolhan gibi bir medya patronunun Can Manay ile ilgili bir bilgiye ulaşmak için Özge’ye ihtiyaç duyması biraz saçma geldi.

Duru, yetenekli ve çok güzel bir dansçı. Duru’nun kendisini fazlaca sevmesinden midir bilmem Can’ın dişil hali gibi geldi. Belki Can kadar tehlikeli değil ama egosu en az Can kadar şişkin. Deniz ile ilgili yaşadığı sorunlar, Deniz’in aldığı jointler üzerine ilişkilerinde açılan çatlaklar, bir sırtlan gibi etrafında dolaştığı Can’a yaklaştırır Duru’yu.

Ada, tüm yaylı çalgıları çalacak kadar yetenekli bir müzisyen ve Deniz’in öğrencisi. Aynı zamanda Deniz’ e de âşık. Bu aşktan dolayı Duru’dan çok hoşlanmamakta haliyle. Göksel ise, önce Ada’nın müziğine sonra da Ada’ya âşık olmuş bir balet. Çocukluğu yetimhanelerde geçmiş, ayakta durmak için sürekli mücadele etmiş bir karakter. Bir yumrukta birçok insanı yere serecek kadar da güçlü. Benim en merak etiğim ikinci karakter oldu Göksel.
Başkarakterler içinde normal bir ailesi olan, normal bir karakter yok gibi. Hepsi pek çok felaketle yoğrulmuş, ayakta kalmak için savaşan karakterler. 

Kitabı okurken yine bazı yan karakterler hiç de yabancı gelmedi. Bu ayrıntıları dikkatli okuyucuların gözden kaçırması imkânsız. Can’dan Şadiye’ye, manken karakterlerden, milletvekillerine, medya patronlarına kadar pek çok karakter çok tanıdık geldi doğrusu. Kitabı okurken gerçekte olduklarını düşündüğüm kişiymişçesine okudum. Bazıları ile ilgili yazar o kadar ayrıntı vermiş ki, isme de gerek kalmamış.

 Televizyona baktığımda, gazete okuduğumda gördüğüm karakterler ile ilgili zaten bildiğimiz ama görmezden geldiğimiz dünyayı bu denli ortaya koyması, uyuşturucunun, alkolün neredeyse bu denli normalleştiği bu dünyanın kirliliğine, sistemin çarklarına yapılan göndermeler yerinde geldi bana.


Kitap boyunca “İki hafta Sonra…, Bir ay önce…” gibi başlıklar karakterlerin yaşadığı zamanlar konusunda kafa karıştırmakta. Bir de geleceğe dair verilen bilgiler okuma motivasyonunu düşürmekte. Örneğin; Özge’nin arkadaşı  Ayşegül’ün Anneannesi ve dedesinin öldürüleceği Fi’de yer alırken, ölüm olayı Pi’de gerçekleşmekte. Yazarın yaptığı bu tarz gelecek zaman göndermelerini gereksiz buldum doğrusu.

Bir de karakterler ile ilgili bilgi verilirken cümleler arasında çelişkiler bulunmakta. Örneğin; Can’ın iki yıl öncesinden tanıdığında on sekiz yaşında olduğunu söylediği Arzum’un yemek masasında ekonomi Master’i yaptığını söylemesi gibi…

Kitabın dilinden bahsederek tamamlamak istiyorum yorumumu; kitap konuşma diline yakın bir dille yazılmış. Bazı karakterlerin meslekleri gereği kullandığı kimi terimler dışında anlaşılır bir dil kullanmış yazar. Kitapta bazı monologlar da bulunmakta. Bunlar içinde en beğendiğim konuşmalar Deniz’in öğrencilerine hitap ettikleri oldu. 

ŞİMDİLİK BU KADAR...

Serini ikinci kitabı  "Çİ" ile çok yakında görüşmek üzere...

SEVGİLER...

23 Haziran 2015 Salı

O.HENRY - KIZIL ŞEFİN FİDYESİ

MERHABALAR,

Uzun ve ağır ilerleyen romanları kışın kolaylıkla okurken, yaz geldiğinde okuyamaz oluyorum nedense. Dikkatim kolay dağılıyor, çabucak sıkılıyorum. İşte böyle zamanlarda öykü okumayı tercih ediyorum. Ve O.Henry de benim en sevdiğim yazarlardan biri. Üniversite yıllarında aldığım Kızıl Şefin Fidyesi'ni kaçıncı kez okuyorum bilmiyorum ama bu defa paylaşmadan geçmeyeyim dedim. 

Kitabımız 26 Kısa öyküden oluşmakta ve yazarımız her birinde okuyucuyu ters köşeye yatırmakta. Gelelim öykülerimize...


“Ders veren hikâye sivrisineğin ağzı gibidir. Bir delik açar, sonra da vicdanınızı kaşındıracak acı bir damla enjekte eder.” (Sayfa 32, Parlayan Altın)

“Bir adam kırk yıldır sizin arkadaşınızsa ve yağmur çamur, sel, fırtına demeden didinip durmuşsa onun için bir iyilik yapabileceğinz zaman yapmak istersiniz” (Sayfa 99,San Rosario’daki Arkadaşlar)

“Hırsızdan arkadaş olmaz, ama bir arkadaşı da hemen bir anda hırsız yerine koyamazsınız.”  (Sayfa 102, San Rosario’daki Arkadaşlar)



KIZIL ŞEFİN FİDYESİ

Olay Alabama’da yazarın tabiri ile uyduruk bir kek gibi duran yamyassı bir kasaba olan Summit’de geçer. Bıll Driscoll ve Sam (anlatıcı) altı yüz dolarlık sermayelerinin üzerine iki bin dolar daha eklemek için çocuk kaçırmaya karar verirler.

Kurban olarak da seçkin bir yurttaş olan Ebenezer Dorset’in oğlunu seçerler. Çocuğu kolaylıkla kandırıp kaçırmayı başarırlar. Buraya kadar her şey normal gibidir.

Ta ki, Kızıl Şef’le tanışana kadar… İki fidyeci ele avuca sığmayan bu küçük çocuğu kaçırdıklarına bin pişman olurlar. Çocuk onları canlarından bezdirir. Sonunda üzerine para vererek çocuktan kurtulurlar. 


YİRMİ YIL SONRA
Devriye gezen polis bulvardan yukarı çıkarken eskiden Brady’nin restoranı Büyük Joe’nun önünde 20 yıl önce buluşmak için randevulaşmış arkadaşlardan birinin diğerini beklediğini öğrenir. Bekleyenin adı Bob, beklenenin adı ise Jimmy Wells’dir.
Erken gelen arkadaş başlar polis ile sohbet etmeye. Zengin olan adam çok zorluklar çekip zengin olduğunu anlatır polis memuruna. Memur gittikten sonra da arkadaşını beklemeye devam eder. 
Çok geçmeden adam gelir ve sokağın yarı karanlığında sohbete dalıp yürürler. Çok geçmeden Bob, birlikte yürüdüğü adamın Jimmy olmadığını fark eder. Fark etmesiyle tutuklanması bir olur.
Bob aslında Riyakar Bob adıyla aranan bir suçludur. Arkadaşı ile buluşmaya gelip, aranan bir suçlunun yüzüyle karşılaşan Wells ise arkadaşını tutuklayamamış, sivil bir polis göndermiştir. 


ARCADİA’NIN KONUKLARI
Broadway’de pek de tanınmayan bir otel vardır. Temmuz ayında Madam Heloisé D’Arcy Beumont otele gelir. Asil ve güzel konuk otelden nadiren ayrılırdı. Madam’ın otele gelmesinin üçüncü gününde otele genç bir adam kayıt yaptırır. Adı Bay Farrington’dur.
Yakışıklı ve seçkin bu konuk ile madam yakınlaşırlar. Madam genç adamı kendisi gibi zengin ve seçkin sanmaktadır. Ancak kahvaltı sonrası Madam genç adama kendisi hakkındaki gerçeği itiraf etmek zorunda kalır.
Madam aslında Casey’in büyük mağazasında çorap reyonunda haftalıkla çalışan bir tezgahtardır. Bütün yıl bu tatil için para biriktirmiştir. Maksadı bütün yıl çalıştıktan sonra tatilini hanımefendi gibi geçirmektir. Gerçek adı da Mamie Siviter’dır.
Farrington’un da sırları vardır. O’Dowd & Levinski’de tahsildardır. Adı da James McManus’dur. Sırlarını birbirine açıklayan ikili arkadaşlıklarına sırları olmadan devam ederler. 


BİR DOLAR
Hâkim Derwent, bir yıl önce mahkum ettiği, mahkum ederken de “çıngıraklı yılan” dediği bir mahkumdan tehdit mektubu alır. dört yıl hüküm giyen Çıngıraklı yılan kodese girmesinden sonra hem fakirlikten hem de utançtan ölen kızının intikamını hakim ve savcıdan alacağını söyler.
Hâkim Derwent mektubu savcıya da gösterir. Başta mektubu önemsemeyen savcı Hâkim’in kızıyla tehdir edildiğini okuyunca tedirgin olur. Çünkü hâkimin kızı Nancy ile sonbaharda evlenecektir.
Her nekadar bir yıl önce hüküm verilen davalara bakıp, mektubu yazanın Meksiko Sam olduğunu tahmin etseler de işlerin kalabalıklığında mektubu unuturlar.
Nancy’nin nişanlısı Savcı Littlefield ile vakit geçireceği günün sabah saatlerinde bir kalpazan yakalanır. Adı Rafael Ortiz’dir.  Sahte bir dolar yapmış ve bunu eczaneye verirken yakalanmıştır. Dava ertesi gün görülecek Meksikalı mahkum olacaktır. Tutuklanacak Meksikalının sevgilisi gelip, savcıya çok hasta olduğunu, parayı da mecburiyetten yaptıklarını anlatsa da savcı yumuşamaz. Delili de ertesi güne kadar yanında taşımaya karar verir. Genç kız; savcının yanından ayrılırken “ Eğer sevdiğin kadının hayatı tehlikeye girerse; Rafael Ortiz’i hatırla” der.
O gün Nancy ve Savcı Littlefield bir av partisinde birlikte zaman geçirirlerken; çıngıraklı yılanın saldırısına uğrarlar. Kurşunları bitince bir anda savcının aklına Rafael Ortiz’in sevgilisinin söyledikleri gelir. Yanındaki sahte parayı kurşun yerine kullanır. Ve hem sevgilisinin hem de kendi hayatını kurtarır. Ertesi gün delil olmadığı için de Rafael Ortiz beraat eder. 


BÜYÜLÜ SOMUNLAR
Köşedeki küçük fırını işleten Bayan Martha Meacham kırk yaşlarındadır ve maddi durumu da iyidir. Bekâr olan Bayan MArtha dükkanından her gün bayat ekmek alan İngilizceyi güçlü bir Alman aksanıyla konuşan, orta yaşlı müşterisi ile ilgilenmeye başlar.
Adamın parmaklarındaki lekelerden onun bir ressam olduğunu çıkartır. Her gün sadece bayat ekmek aldığına göre; fakir bir ressamdır. Bayan Martha onun gururunu kırmamak adına fırındaki yiyeceklerden teklif etmeye de çekinir.
Bir gün Bayan Martha, tüm cesaretini toplayıp, ressamın aldığı bayat ekmeklerin içine cömertçe tereyağı sürer. Bunun ressamı çok mutlu edeceğini düşünür. Ekmekleri alıp uzaklaşan ressam çok geçmeden büyük bir öfke ile dükkâna geri döner.
Teknik ressam olan adam üç aydır bir devlet binası projesi için çalışmaktadır. Ödüllü bir yarışmaya katılacaktır. Bayat ekmekleri çizdiği projedeki lekeleri temizlemekte kullanmaktadır. Ve işin içine tereyağı girince aylardır üzerinde çalıştığı projesi mahvolmuştur. 



KİTAPTAN NOTLAR
O. Henry ile tanışmam lise hazırlık dönemine rastlar. İlk okuduğum aslında İngilizcesinden okuyup çevirmeye anlamaya çalıştığım öyküsü; Yeşilçam’a da ilham kaynağı olan “Noel Hediyeleri”dir. Ardından “Son Yaprak” gelir. Üniversiteye devam ederken; kantine tezgâh kuran kitapçılardan birinden almıştım bu kitabı. Önce yazarı, sonra da cildi cezp etmişti beni. 

Yazarın öykülerini beklenmeyen sonlarla bitirtmesinin yanında, beni etkileyen ikinci önemli özellik de yazarın karakter zenginliği. Öykülerden kovboylardan aristokratlara, Güneylilerden geniş bir yelpazede karakterler yer alır. Giysileriyle ha ve hareketleriyle karakterler o kadar canlılar ki, yazarın gözlem yeteneğine hayran kalmamak mümkün değil.

Yazarın öykülerinde zaman zaman hüzünlü konular seçilse de iyimser bir hava, hatta mizah havası sezilir. Kitabın isim öyküsü, Kızıl Şef’in Fidyesi yazarın mizah öğelerini en üst düzeyde yansıttığı öyküsü bence. Ardından Büyülü Somunlar da beni hüzünlendirirken güldüren öykülerden oldu. Kitabın en sevdiğim öyküsü San Rosario’daki Arkadaşlar oldu.

Yazarın hayatını Wikipedia’dan okuduğumda, ardından öykülerini okuduğumda yazarın karakter çeşitliliğinin tesadüfü olmadığını da fark ettim. Yazar muhasebecilikten, eczacı kalfalığına, harita ressamlığından bankacılığa kadar pek çok işte çalışmasının izleri öykülerinin ayrıntılarına da yansır. 

YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE.. 



24 Mayıs 2015 Pazar

STEFAN ZWEIG - SATRANÇ

MERHABALAR,

Güzel bir kitapla ses vermek istedim bloguma... Eskisi kadar okuyamıyorum, zihnimi toplayıp yazamıyorum nedense. 


ARKA KAPAK

“… Satranç daima kendini geliştiren ama kısır, hiçbir sonuca varmayan bir düşünüş tarzı, hiçbir şey hesap etmeyen bir matematik, eserleri olmayan sanat, materyalden mahrum bir mimari ve buna rağmen varlığının tüm kitaplardan ve eserlerden daha kalıcı olduğu ispatlanmış, bütün milletle ve zamanlara ait, hangi Tanrı’nın can sıkıntısı gidermek, duyuları keskinleştirmek, aklı zorlamak amacıyla yeryüzüne gönderdiğini hiç kimsenin bilmediği tek oyun değil mi?”


Stefan Zweig, Satranç’ta Newyork’tan Buenos Aires’e giden bir yolcu gemisinde dünyasatranç şampiyonu Mirko Czentovic ile Nazi döneminde esir düşen Avusturyalı Dr.B’nin şampiyona maçı için bir araya gelmelerini konu alır. Esir kaldığı süre boyunca tesaüfen ele geçirdiği bir kitapla satranç sanatının tüm inceliklerine hâkim olan Dr.B’nin oyun süresince uyguladığı stratejiler umduğu gibi gitmez.

Kitaplarında psikolojik çıkmazları etkili bir şekilde işleyen Zweig, Satranç kitabında Dr.B karakteriyle deliliğini sınırlarında gezinmekte olan insan psikolojisini tüm ayrıntılarıyla ele almaktadır. Hapsedildiği hücresinde tüm sınırlamalara karşı üstün bir direnç gösteren Dr.B, insanın en mutsuz anlarında bile bir şekilde hayata tutunmak için nasıl bir savunma mekanizması geliştrdiğinin canlı örneği olarak karşımıza çıkar. Satranç, ruhsal gelgitlerin yanı sıra dönemin bir karşılaştırmasını da yapar; Mirko Czentovic ile Dr.B değişim içindeki bir toplumda bulunan iki zıt karakteri temsil eder.

1942 yılında intiharından birkaç ay önce tamamladığı son kitap olan Satranç, Zweig’ın dünya edebiyatına armağan ettiği, etkileyici, bir solukta okunan kısa ama müthiş bir öykü…



ÖZET

New York’tan Buenos’e giden bir yolcu vapurunda geçer uzun hikayemiz. Gemideki yolcular arasında bulunan bir milyoner, dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic’e, ücret karşılığı bir parti satranç oynamayı önerir. İlk karşılaşmayı aslında iki lafı bile bir araya getiremeyen ancak satranca özel bir yeteneği olan  Mirko Czentovic kazanır. Ardından kaybedilmek üzere olan rövanşa Dr B. adında bir başka yolcu müdahale eder ve sonuç beraberlik olur. Bundan sonra Czentovic ile Dr.B karşılaşacaklardır. 


Bu kısımda Dr. B, Satranç ile nasıl tanıştığını, anlatmaya koyulur. II. Dünya Savaşı devam ederken Dr. B, Alman Gizli Servisi Gestapo tarafından Schuschnigg’in istifasını ilan ettiği günün akşamı ve Hitler’in Viyana’ya girmesinden bir gün önce SS askerleri tarafından tutuklanır. Dr.B, Viyanalı bir avukatın oğludur. Hitler’in Viyana’yı işgali sırasında elinde bulunan gizli evraklar nedeniyle tutuklanır ve uzunca bir süre sorgulanır. 

Gestapo, Avusturya’nın çok şey bildiklerini düşündüğü  ‘seçkin’ insanlarını Nazi Kampları’nda değil Gestapo’nun merkezi olan Hotel Metropole’in tek tip düzenlenmiş odalarında tutulmaktadırlar. İnsani gibi görünen bu izalasyon yöntemi tutuklulara “hiçlik” yaşatmak içindir. Bu tutukluların birbirleri hatta askerlerle bile ile konuşmaları yasaktır. 


 “Elimden her şey alınmıştı, zamanı bilmeyeyim diye saat, bir şey yazmayayım diye kurşunkalem, bileklerimi kesmeyeyim diye bıçak alınmıştı…”


Dr.B, Sorgusunu beklediği 27 Temmuz günü bir askerin kaputunun cebinden çaldığı kitap onun en yakın arkadaşı olur. Bu satranç taktiklerini içeren bir kitaptır. Kitapla beraber Dr.’nin hayatı değişir ve satranç onda bir tutku haline gelir. Satranç tahtası ve taşları olmayan odasında önce ekmek içinden yaptığı satranç taşlarıyla sonra da tümüyle belleğinde oynayarak kurumsal bir satranç ustası olur. Ancak bu tutkusu çok geçmeden sinir krizlerine dönüşen takıntı haline gelir. 


KİTAPTAN NOTLAR

Satranç, benim okuduğum ikinci Zweig kitabı. Daha önce Merhamet ya da Acımak isimleri ile çevrilmiş kitabını okumuştum. Ardından ikinci tercihimi Satranç’tan yana kullandım. Yazarın seçtiği konular çok farklı olmasa da, yazarın işleyiş tarzı, ruh çözümlemeleri, karakter tahlilleri son derece başarılı ve güzel. Kısa sürdüğüne üzüldüğüm kitaplardan oldu doğrusu.


Satranç (Orijinal adı: Schachnovelle), Stefan Zweıg'in Brezilya'daki sürgünde yazdığı ve en tanınmış eserlerindendir.(Wikipedia) Novelle, türünde yazılan eser sayfa sayısının azlığına rağmen beni etkileme bakımından ciltlerce yazılan romanlar kadar etkili oldu doğrusu.

Yazarın gerçek hayat öyküsü ile bağdaşan bir konuya sahip olması da beni ayrıca etkileyen unsurlardan oldu. Dr.B ne kadar Zweıg diye düşünmeden de edemedim doğrusu.

Kitap ile ilgili eleştirilerimden biri yayınevi ile ilgili. Arka kapak fazlaca ayrıntıya yer vermekte. Neredeyse kitabın özeti kıvamında hazırlanmış. Biraz daha gizemli olabilirdi diye düşünüyorum.  


YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE...

29 Nisan 2015 Çarşamba

LEV TOLSTOY - ANNA KARENİNA

MERHABALAR,

Uzunca bir aradan sonra karşınızdayım. Aslında okumaya ara vermiş değilim. Ancak, yazmaya fırsat bulamıyorum maalesef. Gelelim Dünya Klasikleri arasında haklı bir yere sahip olan kitabımızı paylaşmaya. 


Klasikler gençken, orta yaşlıyken ve yaşlıyken olmak üzere 3 defa okunmalıdır derler. Ben de orta yaşlara yaklaştığım bu dönemde Lise ve Üniversite yıllarında okumuş olduğum Anna Karenina’yı tekrar okumak istedim. İş Bankası Yayınları mı İletişim Yayınları mı diye ikileme düştüm başlangıçta, elimdekini okumak istemedim. İletişim yayınlarından çıkan ve Vladimir Nabokov’un son sözüyle basılmış 1015 sayfalık eseri tercih ettim.  

Tesadüfe bakın ki, farklı bir yayınevinden okumak isterken elimdeki her iki Anna Karenina’nın da çevirisinin Ergin Altay’a ait olduğunu fark ettim ve ters köşe oldum. Sırası gelmişken çevirinin de çok başarılı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Ama yine de sırf Tolstoy ve Dostoyevski okumak için Rusça bilmeyi çok isterdim doğrusu. 


Gelelim romanımıza; Anna Karenina; Tolstoy’un Savaş ve Barış’tan sonra ikinci büyük şaheseri ve  Rus Habercisi'nin 1873-1877 yılları arasındaki döneminde, bölümler halinde basılmış 8 bölümden oluşan romanıdır.  Ve yazılışının üzerinden bu kadar süre geçmesine rağmen Dünya Edebiyatı’ndaki yerini hala koruyabilen nadir eserlerden biridir. (Vikipedi)


“İçim nefretle dolu, öcümü alacağım.” (Kitaba başlarken…)

ÖZET

Romanımız 8 bölümden meydana gelmektedir. 


I. BÖLÜM

“Mutlu aileler birbirine benzerler, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.”
Oblonskilerin evinde durum kötüydü. Oblonski’nin karısı, kocasının, evlerinde çalışmış eski Fransız mürebbiyesiyle gizli ilişkisini öğrenmiş, artık kocasıyla aynı çatı altında yaşayamayacağını kendisine bildirmişti.” ( S.9)

Prens Stefan Arkadieviç Oblonski - sosyetedeki adıyla Stiva-’nın karısı Prenses Daria Aleksandrovna Şeçerbatski- Dolly-’yi aldatması ve bu durumun karısı tarafından öğrenilmesi üzerine karısı ile aynı evde küs yaşamaktadırlar. Dolly ne yapacağını bilemez halde acısını yaşamaktadır. Her ne kadar girmek istese de beş çocukla bu dileğini gerçekleştirmesi zor görünmektedir. Stiva duruma üzgün olsa da onu üzen karısını aldatmanın pişmanlığı değil, karısının durumu öğrenmesidir. 34 yaşındaki Stiva kendisinden bir yaş küçük, 5 çocuk annesi karısını artık çekici bulmamakta, yaptığını kendine hak görmektedir.

“Bağışlamaz beni, bağışlayamaz. İşin en korkunç yanı, bütün suçun bende olmasına karşın suçsuz olmam. Üzüldüğüm bu…” (S.10)


Aynı günlerde Stiva, üst düzey bir devlet memuru olan Aleksi Aleksandroviç Karenin ile evli olan, St.Petersburg’da yaşayan kız kardeşi Anna Arkadievna Karenina’nın Moskova’ya geleceği haberi gelir. Stiva’nın karısı ile barışmak için umudu kız kardeşindedir.

 Stiva’nın köyde yaşayan zengin ve asil bir toprak sahibi olan arkadaşı Konstantin Dmitriyeviç Levin de Stiva’nın baldızı, Dolly’nin kız kardeşi, Yekaterina Aleksandrovna Şçerbatski – Kity-’ye evlenme teklif etmek üzere çiftliğinde yaşadığı Pokrovski köyünden Moskova’ya gelmiştir. Levin aynı zamanda Kity’nin vefat etmiş abisinin de arkadaşıdır. Levin Moskova’da anneden bir babadan ayrı üvey kardeşi Profesör Sergei İvanoviç Koznişev’in evine iner. Sergei İvanoviç, tanınmış bir bilgin ve yazardır. Niyeti evlilik konusunda ağabeyine de danışmaktır. Koznişev’den öz ağabeyi Nikolai Dimitrieviç Levin’in Moskova’da olduğunu ve çok hasta olduğunu öğrenir. Onu da ziyaret eder. Ağabeyi veremdir.

Anna Moskova’ya trenle gelir. Trende aynı kompartımanı Kontes Vronskaya ile paylaşır. Trenden indiklerinde Anna Kontes Vronski’nin kendisini karşılamaya gelen oğlu Kont Vronski ile de tanışırlar. Aynı anda Anna’nın belleğinden hiç çıkmayacak elim bir olay da yaşanır. Tren garındaki bekçi trenin altında kalıp ölmüştür. 


“Suçlu, bütün felaketin kendi suçundan olduğunu hissediyorsa, suçsuzdan çok acı çeker.” (S.90)

Kont Vronski aynı zamanda Kity’ye kur yapmakta, özellikle Kity’nin annesi Prenses Şeçerbatski kızının Kont’tan bir evlenme teklifi alacağını düşünmekte ve kızının Levin yerine kendince ondan daha üstün gördüğü Kont Vronski ile evlenmesini istemektedir.

Kity hem annesinin hem de Vronski’nin etkisi ile aslında yanında kendini güvende de hissettiği Levin’in evlenme teklifini reddeder. Levin çok geçmeden Moskova’yı terk eder, köye döner. Reddedilmenin verdiği üzüntü ile kendini çiftlik işlerine adeta adar. Böylece Kity’yi unutacağını sanır. 


II. BÖLÜM

Kity’ye kur yapmakla birlikte, aile yaşantısını çok tatmamış, evlenmeye niyeti de olmayan Vronski genç kıza evlenme teklif etmek bir yana, trenden inerken gördüğü Anna’nın etkisine girer. Yapılan baloda Kity yerine Anna ile dans etmesi de bunun kanıtı gibidir. Kont Vronski’den evlilik teklifi almadığı gibi, Levin’i reddetmenin verdiği vicdan azabı Kity’yi bunalıma iter. Ailesi ile birlikte tedavi için Almanya’da bir kaplıcaya giderler.

Stiva ve Dolly’yi barıştıran, aynı zamanda içinde uyanan duygulardan korkmaya başlayan Anna çok geçmeden St. Petersburg’a dönmek için trene biner. Kont Vronski de aynı trenle Anna’nın peşinden gider. Anna St. Petersburg’daki sıradan hayatına geri dönmesine rağmen artık eski Anna değildir. Daha önce kabullendiği sıradan şeyler bile onu rahatsız etmeye başlar. Trenden indiğinde kocasının kulaklarının büyük olduğunu düşünmesi gibi.

Kont Vronski, Anna’nın peşini bırakmaz. Anna da O’na karşı kayıtsız değildir. Çok düşkün olduğu, bütün sevgisini adadığı sekiz yaşındaki oğlu Seryoja da Vronski ve Anna arasındaki tutkuya engel olmaz. 


Vronski ve Anna arasındaki aşk o kadar çabuk gelişir ki, fısıltılar hemen yayılır. Karısının yaptıklarından dolayı şöhretinin lekeleneceğinden çekinen Karenin; Anna'yı, hakkında dedikodulara meydan vermeye­cek şekilde hareket etmesi konusunda uyarır. Anna bu mese­leyi, kocası ile görüşmek dahi istemez ve kendisini bu aşka bırakır. Anna’nın Petergof’taki sayfiyeye gitmesi, Vronski’nin kuzeni Betsy Tverski de buluşmalarına aracılık etmesi ilişkilerini perçinler. Betsy Tverski’nin de benzer bir ilişkisi vardır.

Kısa bir zaman sonra Anna, hamile kalır. Anna, bu haberi,Vronski’ye Krasnoe Selo engelli yarışlarına katılmasından biraz önce verir. Haber, Vronski'de endişe yaratır. Yarış sırasında zamansız harekete zorladığı atından düşer ve ölmesine ramak kalır. Anna'nın olay üzerine verdiği tepki ile dedikodular doğrulanmış olur. Anna kocası Aleksi Aleksandroviç Karenin ile ayrılır yarış alanından. Karısını eve götürürken Anna, kocasına her şeyi itiraf eder.  Kocasının vereceği kararı kabul edeceğini söyler. Anna sayfiyede kalırken kocası St. Petersburg’a döner. Anna ondan haber bekler.

“ …akla dayanan evliliklerin mutluluğu çoğu zaman, yadsınan aşkın ortaya çıkması sonucu sabun köpüğü gibi dağılır gider.” (S. 174)

“Nasıl kaç kafa varsa, o kadar da akıl… varsa dünyada, kalp sayısı kadar da aşk çeşidi vardır…” (S. 175)


“Belki de sahip olduğum şeylere sevindiğim, sahip olmadıklarıma da üzülmediğim için mutluyum.” (S. 203)

“Bu duygu, gittiği yönün gitmesi gerekenden çok ayrı olduğunu pusulada gören, ama bu gidişi durdurmak için elinde bir şeyi olmayan bir denizcinin, gerçeği gördüğü anda hissedeceklerinin aynısıydı. Her geçen dakika uzaklaştırmaktadır onu gideceği yerden, bu uzaklaşışın ölümden farkı yoktur.” (S. 233)

Kaplıcada kendine gelen Vronski’ye duygularından arınan Kity, Rusya’ya iyileşmiş olarak döner. 

DEVAMI KİTABIMIZDA...


KİTAPTAN NOTLAR

İlk okuduğum zamanlarda olayları hep Anna’nın açısından değerlendirdiğimi ve karakterleri Anna’yla ilişkilerine göre değerlendirdiğimi hatırlıyorum. Bu okumamda karakterleri tek tek değerlendirerek ve duygudaşlık kurarak değerlendirmeye çalıştım. Hatta birçok bölümde yazar Levin’i bu kadar öne çıkarırken, romana Anna Karenina adını neden verdiğini bile sorguladım.

“Uzun zamandır ağrıyan dişini çektiren bir insanın o anda hissedeceklerini hissediyordu. Kocaman, başından bile büyük bir şeyin çenesinden korkunç bir ağrıyla koparılıp alındığını hisseder hasta. Sonra, mutluluğuna inanamayarak, onun dünyasını bunca zamandır zehir eden, bütün dikkatini toplayan şeyin artık var olmadığını; eskisi gibi yaşayabileceğini hisseder.” (S. 342)

Romanımız televizyon seyrederken okunacak, kolay sindirilip, değerlendirilecek bir kitap değil. Bu nedenle ilk kez okuyacak olanlara not tutmalarını tavsiye ediyorum. Çünkü karakterler ve olay örgüsü yan yana birbirine paralelmiş gibi okunurken, bir karakter baharı, bir karakter son baharı yaşayabiliyor. Ara ara karakterler bir araya gelip zaman eşitlense de sonra karakterler kendi hayatlarına kendi zamanlarına dönüyorlar.


Romanımız, Anna Arkadievna Karenina, Aleksi Aleksandroviç Karenin, Kont Aleksi Vronski, Prens Stefan Arkadieviç Oblonski - sosyetedeki adıyla Stiva-, Prenses Daria Aleksandrovna Şeçerbatski- Dolly-, Prenses Yekaterina Aleksandrovna Şçerbatski – Kity- ve Konstantin Dmitriyeviç Levin olmak üzere, yedi ana karakter ve bu karakterlerin etrafındaki yüksek sosyetedeki asillerden yüksek mevkili memurlara,   oda hizmetçilerinden köylülere, pek çok insan yelpazesinin hayatından oluşmakta. 

“ Özgürlük mü? Neye yarar özgürlük?  Sevmektir mutluluk. Onun istediği şeyleri istemek, onun düşündüğü şeyleri düşünmektir mutluluk. Özgürlüğün olmamasıdır yani !” (S. 536)

Başlangıçta Kareninler, Oblonskiler ile Kity- Vronski üç çift varken; Levin dışlansa da romanımızın ilerleyişi içinde karakterler ve çiftler değişmekte.  Anna ve Kont Vronski yasak ve tutkulu bir aşka yelken açarken, Kity ve Levin evlilikle kutsanmış meşru aşkın en güzel örneğini sergilemekteler.


Romanı okumadan önce Tolstoy’un hayatının ayrıntılarını okumuştum. Tolstoy’un günlüklerini evlenmeden önce karısına okutması, bu günlüklerin ölümünden sonra bile gündeme gelmesi, Tolstoy’un ağabeyinin veremden ölmesi, Tolstoy’un yaşadığı döngü içerisinde dini inancına kavuşması, köylüler ve toprak reformuyla ilgili düşüncelerinin Levin ile gösterdiği benzerlik yazarın kendi düşüncelerini Levin kanalı ile okuyucuya aktardığı izlenimini yaratmakta. Kitabı okurken ben bu izlenimleri edinmiştim ki, sonsözde de Nabokov aynı konuya değinmiş. Okuyucu olarak Nabokov ile aynı fikirde olmak çok hoşuma gitti doğrusu.

“Yalnız ikisini seviyorum. Ama biri diğerinden uzaklaştırıyor beni. İkisini bir araya getiremem. Oysa benim için gerekli olan tek şey, ikisiyle bir arada bulunmaktadır. Bu olmadıktan sonra hiçbir şeyin önemi yok benim için. Hiçbir şeyi umursamam, hiçbir şeyi.” (S. 770)

Yazarın yaptığı tasvirler, ruh tahlilleri oldukça başarılı. Kendimi Anna’nın yüzüklü beyaz ellerini, siyah buklelerini kolaylıkla gözümde canlandırırken buldum. Bir de bir erkek olarak Anna’nın, Kity’nin ve de Dolly’nin duygularını bu kadar güzel anlatması bence yazarın başarısının başka bir kanıtı. Öyle ki karakterlerin iç dünyalarını, duygularını içimde hissetmekte hiç zorlanmadım doğrusu.

“Bana olan sevgisinin onun özgürlüğüne bir engel olmaması gerektiğini kanıtlamak istiyor bana. Ama kanıt değil benim için gerekli olan. Sevgi istiyorum ben.” ( S.845)

Kitapta en beğendiğim olayların ve duyguların en üst seviyeye çıktığı bölüm 7. Bölüm. Bu bölümde Anna adım adım intihara yaklaşırken; Levin ve Kity’nin bebekleri de dünyaya gelmekte. Ancak bu intihar kısmı ile ilgili tek beğenmediğim nokta şu oldu. Benim en merak ettiğim Vronski’nin intihar ile duygularıydı. Bu kısımları önceki okumamdan hatırlamıyordum da. İntihar sonrasının Vronski’nin annesinin ağzından anlatılması, kocasının ölümünden sonra sosyetede evlilik dışı pek çok gönül macerası yaşayan Kontes  Vronskaya’nın Anna ile ilgili suçlar ifadeleri de o dönemin düşüncelerini yansıtır cinsten.


“Benim aşkım giderek daha tutkulu, daha bencil oluyor. Onunkiyse giderek sönüyor, sönüyor. Ayrılmamızın asıl nedeni bu işte. Bu gidişi düzeltmek olanaksız. Benim için her şey O’dur. Bu yüzden de giderek daha çok vermesini istiyorum kendini bana. O da giderek uzaklaşmak istiyor benden. Başlangıçta gerçekten yaklaşıyorduk birbirimize. Sonra önüne geçilmez bir güç ayrı ayrı yönlere çekmeye başladı bizi. Bunu değiştiremeyiz. Benim anlamsız bir kıskançlık içinde olduğumu söylüyor. Saçma bir kıskançlığımın olduğunu ben de söylüyordum kendime. Ama doğru değildir bu. Kıskançlık değil benimki. İstediğini bulamamanın verdiği bir bunalım. Onun yalnız gecelerini çılgınca paylaşmak istediği bir metresten başka bir şey olabilseydim keşke. Ama bundan başka bir şey olamıyorum. Bu tutkumla tiksinti uyandırıyorum onda. O da bende nefret uyandırıyor. Başka türlüsü de olamaz. Onun beni aldatmaya kalkışmayacağını bilmiyor muyum sanki? Biliyorum. 

Ama içimin rahat olmasına yetmiyor bu. Beni sevmeden sırf görev duygusuyla bana karşı iyi, şefkatli davransa –benim aradığım bu olmasa da-bana besleyeceği nefretten iyidir bu. Bana olan aşkı sona ereli çok oluyor. Aşkın bittiği yerde nefret başlar.”  

Mutlu olmak için ne istediğimi düşünüp bulsam ne olacak? Boşandım diyelim, oğlumu da alabildim diyelim, Vronski ile evlendim diyelim.. 
Ya Vronski ile aramda yeni nasıl bir duygu yaratabileceğim? Mutluluk değil, acı dolu olmayan bir duygu söz konusu olabilir mi artık? Hayır! 
Olmayacak bir şey bu! Yaşam ayırıyor bizi birbirimizden. Ben onun mutsuzluğuna neden oluyorum, o benim ! Üstelik onu da beni de değiştirmek olacak şey değil.Her çareye başvuruldu, ama cıvata yalama olmuş.. 

Bizler yeryüzüne birbirimizden nefret etmek, bundan ötürü de hem kendimize hem de başkalarına acı çektirmek için salıverilmedik mi?
Hem onun cezasını vereceğim, hem de her şeyden de, kendimden de kurtulacağım.” (S.917) 


Kitap ile ilgili gözümden kaçan, yazmak isteyip de unuttuğum bölümler elbette olmuştur. Üzerine sayısız yazılar tezler yazılmış, yazılmasının üzerinden geçen zaman rağmen zamana direnen böyle bir baş yapıt ile ilgili ne söylesem ne yazsam azdır elbette. Ama klasikleri hala okumamış ve okumak isteyen kitap dostları için güzel bir başlangıç olacaktır diye düşünüyorum.


“Böylesine uzun, görünüşte tam bir uzaklaşmadan sonra, Tanrı’ya çocukluğunda, ilk gençlik yıllarında olduğu gibi güvenle, içtenlikle yalvardığını hissediyor durmadan. “Tanrım, bağışla, yardım et bize!” diye yineliyordu.” (S.856)

“Sonra titredi, ışık sönmeye başladı, söndü…” (S.923)

YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE… 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...