30 Mart 2015 Pazartesi

GABRİEL GARCİA MARQUEZ - KOLERA GÜNLERİNDE AŞK

MERHABALAR,

Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz Büyülü Gerçeklik'in büyük ustası Gabriel Garcia Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık'tan sonra en tanınan ve sevilen, filme de çkilmiş eserini paylaşmak istiyorum sizlerle.

"KOLERA GÜNLERİNDE AŞK"


“Kaçınılmaz bir şeydi: Acıbadem kokusu ona mutsuz aşkların yazgısını hatırlatırdı hep” (S. 13)

ARKA KAPAK

"Kolera Günlerinde Aşk", bırakılmış bir sevgilinin, yeniyetmelik yıllarından başlayarak yaşlılığın alacakaranlığına dek süren yarım yüzyıllık aşkının öyküsü. "Marquez"in, ustalığı, bu öyküyü bir destana dönüştürüyor: aşkın, deli-akıllı, yabanıl-evcil, tensel, romantik tüm biçimlerinin pastoral bir şiirin büyüsüne büründüğü bir destan. On dokuzuncu yüzyılın yirminci yüzyıla dönüştüğü bir zaman dilimini kapsayan bu bitmeyen aşkın gerisinde, çağdaşlaşma çabası içindeki bir toplumun çeşitli yönlerini, özellikle taşra kentsoyluluğunun saçmalıklarını ince bir alayla eleştiriyor yazar. Roman boyunca, aşk acılarının lirik rüzgarlarının esintileri arasında, Marquez'in, insancıl mizahı, sürekli olarak duyuruyor kendini. Bu nitelikleriyle, "Kolera Günlerinde Aşk", Marquez'in başyapıtı sayılan "Yüz Yıllık Yalnızlık"ın yanında tartışılmaz bir biçimde yerini alıyor.


ÖZET
Juvenel Urbino, 80 yaşında saygın, meslek eğitimini Avrupa’da yapmış, Doktor olan babasının ardından babasının da ölmesine sebep olmuş Kolera salgınında eyalette aldığı önlemlerle salgını etkisiz hale getirmiş, eyalette haklı bir ün kazanmış bir doktordur. Fermina Daza ile yarım asırdır evlidir.

“Kim olursa olsun, herkes kendi ölümünün sahibidir; o an gelip de çattığında yapabileceğimiz tek şey, insanların korkusuz ve acısız ölmelerini sağlamaktır.” (S. 22)

Yedinci Pazar Ayinin olduğu ve öğrencisi Lacides Olivella’nın gümüş yılının kutlanacağı gün gelen haberle Jeremiah de Saint-Amour’un evine gider. Antilli göçmen, harp malulü, çocuk fotoğrafçısı ve satrançta en yufka yürekli rakibi altın siyanürü ile intihar etmiştir. Jeremiah de Saint-Amour, hem yatak odası hem de laboratuar olarak kullandığı odada, portatif karyolasında karyolanın bacağına bağlı köpeğiyle beraber ölmüştür.  


Ölünün eşyaları arasında doktora yazılmış uzunca bir mektup çıkar. Mektupta cenaze masrafları için paranın bulunduğu yerden, ölünün gizli sevgilisinden ve Jeremiah de Saint-Amour’a ait ne varsa sevgilisine bıraktığından ve bugüne değin doktordan gizlediği kirli geçmişinden bahsedilmektedir. Doktor aynı gün arkadaşının sevgilisini görmeye gider. Ondan Jeremiah de Saint-Amour’un intiharına kadının da yardım ettiğini ve fotoğrafçının yaşlanma korkusundan dolayı (gerontofobi; yaşlı insanlardan ya da yaşlanmaktan korkma) intihar ettiğini öğrenir. Doktor Juvenel Urbino, gerçekler karşısında hayal kırıklığına uğramıştır.

“Savaş dağlarda, dedi. Kendimi bildim bileli kentlerde insanlar kurşunla değil, kararnamelerle öldürülüyorlar.” (S. 101)

“Aşk yüzünden ölmekten daha büyük bir onur yoktur.” (S. 111)

Cenaze işlemlerinden sonra öğrencisinin yemeğine gitmek üzere eve gelir. Yemekten önce biraz kestirmek istese de evdeki telaş ona izin vermez. Doktorun çok sevdiği Paramaribo cinsi papağanı kaçmıştır. Papağan için itfaiye bile seferber edilir. Doktor Juvenel Urbino,  karısı Fermina Daza ile birlikte yemeğe giderler. Ufak tefek aksaklıklar olsa da yemek güzel geçer.  Doktor ve karısı cenaze için hazırlanmak üzere eve geri dönerler. 

Doktor Juvenel Urbino, biraz kestirir. Uykudan iç sıkıntısı ile uyanır.  Fermina Daza, mutfakla ilgilenirken Doktor Juvenel Urbino,  papağanı evin yanındaki Hintkirazı ağacının alt dallarından birinde olduğunu görür. Onu yakalamak için merdivene çıkar ve merdivenin kaymasıyla saat dördü yedi geçe, komünyonsuz, hiçbir şey için tövbe edemeden, kimseyle vedalaşamadan ölür. Son sözleri karısına; “ Seni ne kadar sevdiğimi bir Tanrı Bilir.” olur. 

Doktor Juvenel Urbino’nun cenazesinden sonra Florentino Ariza; yarım yüzyıl sonra Fermina Daza’ya sonsuz bağlılığını ve bitmeyen aşk andını tekrarlamak üzere Urbino’nun dul karısının karşısına çıkar. 

“Bu yaşamdan götüreceğim biricik hayal kırıklığı şu: Birçok cenazede şarkı söylediğim halde, kendi cenazemde söyleyemeyeceğim.” (S. 341)


Genç bir telgraf memuru olan romantik ve şair ruhlu Florentino Ariza, Karayipler Irmak taşımacılık Şirketini kuran üç kardeşten Don Pio Beşinci Loayza’nın rasgele ilişkisinden doğan tek çocuğudur. Nesebi herkesçe bilinmesine rağmen babası tarafından tanınmadığı için annesinin soyadını taşımaktadır. Babasının on yaşında ölümünden sonra okulu bırakmak, postanede çalışmak zorunda kalmıştır. Bir akşamüstü şehre yeni taşınmış olan zengin bir katır tüccar olan Lorenzo Daza’nın evine telgraf götürmek üzere gider. Evden ayrılacağı sırada sonradan öğreneceği üzere Escolastica Halasına okuma öğreten Fermina Daza’yı görür. Ona ilk görüşte âşık olur.
“…ve bu rasgele bakış, aradan yarım yüzyıl geçmesine karşın hala bitmeyen bir aşk tufanının kaynağı oldu.” (S.78)
Çok geçmeden gençlerin arsında gizliden gizliye devam eden bir mektup trafiği başlar. Mektup trafiğinin ikinci yılında Florentino Ariza, Fermina Daza’ya  kamelya çiçeği göndererek evlenme teklif eder. Ancak genç kız hemen kabul etmez. Yaşadıkları şehirde saygınlık ve paranın simgesi olan Presentacion de la Santisima Virgen Koleji’ne devam eden Fermina Daza; Florentino Ariza’ya okulda gizlice mektup yazarken yakalanınca; hem okuldan atılır hem de ilişkisi babası tarafından öğrenilmiş olur. Babası çılgına döner ve onların evlenmelerine asla izin vermeyeceğine yemin eder. 


Escolastica Halayı evden uzaklaştırır kendisini de kızını da alarak uzun ve çetin bir yolculukla San Juan de la Cienaga’ya akrabalarının yanına giderler. Ancak telgraf memuru olan Florentino Ariza’nın çabaları ile Fermina Daza’yla bağlantıları kopmaz, mektuplar devam eder. Fermina Daza kente geri döndüğünde on sekiz yaşında bir genç kız olmuştur. Ancak Florentina’ya olan aşkı da küllenmiştir. Çok geçmeden Fermina Daza, babasının da isteğiyle; aristokrat olan Doktor Juvenal Urbino ile evlenir ve birlikte doktorun öğrenimini de yaptığı Paris'e giderler.

“Bacağı kesilmiş kimseler, artık olmayan bacaklarının yerinde acıları, krampları, karıncalanmaları duyarlar. Onsuz kendisi de böyle duyumsuyordu kendini; artık olmadığı yerde duyuyordu kocasını. (S. 355)

Paris’ten döndüklerinde Fermina Daza oğluna hamiledir ve yeni yaşamına ayak uydurmuş, Florentino Ariza’yı unutmuş görünmektedir. Ancak Florentino Ariza, Fermina Daza’yı unutmaz. Bundan sonraki hayatını bir daha karşılaşacakları güne hazırlanmakla geçirir. Bunun için tam yarım asır bekler…

”Gerçekte, her zaman Fermina Daza’nın sonsuza dek kocasıymış gibi davrandı; aldatan, ama bağlı bir koca.”

DAHASI ROMANIMIZDA…


KİTAPTAN NOTLAR

Kolera Günlerinde Aşk; benim okuduğum dördüncü Marquez kitabı. Daha önce Yüzyıllık Yalnızlık’ı okumuş ve blogumda paylaşmıştım. Ardından Hanım Ana’nın Cenaze Töreni, Benim Hüzünlü Orospularım’ı da okuduktan sonra sıra yazarın ikinci büyük eserine geldi.

Öncelikle kitabın adından yola çıkarak; kitabın ana temasının “kolera” olduğunu, belki de kolera olan, ölümün kıyısındaki âşıklardan bahsettiğini düşünmüştüm açıkçası. Ama “kolera” fon olarak biraz geri planda kalmakta romanımızda. Romanımızdaki aşkın Kolera’nın pek çok insanın ölümüne sebep olduğu bir dönemde geçmesiyle birlikte, aşkı kolera gibi ölümcül ve bulaşıcı bir hastalıkla özdeşleştirilmekte. Bir de yarım asırlık aşkın başkahramanı Florentino Ariza, 13 yaşındaki Fermina Daza'yı ilk kez gördüğünde bakışlarındaki masumiyetten etkilenip, yazdığı mektuba yanıt beklerken; kolera hastalığının belirtilerini taşımaktadır.  

Romanımızın konusuna gelince; aslında klişe bir konu. Romanı ayrıcalıklı yapan, konusundan çok yazarın olayları, karakterleri aşkı işleme şekli, olay örgüsü ve yazarın sonuca ulaşırken izlediği yol bence. Önce Jeremiah de Saint-Amour’un intiharı ardından; Doktor Juvenel Urbino’nun aynı gün ölümüyle başlayan romanımız; yıllar öncesine dönerek, Florentino Ariza’nın Fermina Daza’yı görmesi ve âşık olmasıyla devam etmekte. Bu sırada Fermina 13, Florentina 18 yaşındadır. Romanın içindeki zaman örgüsü tekrar Doktor Juvenel Urbino’nun ölümüne ve sonraki döneme gelerek adeta dairesel bir döngü izlemekte. 

Roman kabaca 1880- 1930 arasındaki zaman dilimini içermekte. Florentino Ariza sevdiği bir ömür boyu sevdiği Fermina Daza'ya kavuşabilmek için tam 53 yıl 7 ay 11 gün beklemekte.
Romanda olayların geçtiği yer tam olarak belirtilmemişse de Karayip kıyısı boyunca uzanan bir körfez şehridir. Yazar şehri sıklıkla “sömürge kenti” , “Amerika’nın en büyük Afrikalı köle pazarı” ismiyle tarif etmekte ve şehrin ticari anlamda önemli limanlardan olduğu sıklıkla tekrarlanmakta. Bunaltıcı sıcağın yoğun olduğu şehir aynı zamanda badem ve portakal ağaçlarının da mekânıdır. Romanın yazar henüz hayattayken film çekimlerinin Kolombiya’nın Cartegena kentinde yapılmasından dolayı adı verilmese de şehrin Cartegena olması ihtimali güçlenmekte.

Romanda her ne kadar marazi bir aşk işlense ve Florentino Ariza da Fermina Daza’yı beklediği sırada evlenmese de evlilik dışı sayısız aşk yaşamıştır. Her ne kadar bunlar tensel aşklar olsa da özellikle kendinden 60 yaş küçük olan ve ilişkileri başladığında on dört yaşında olan America Vicuna ile ilişkisi açıkçası beni rahatsız eden ayrıntılardan oldu. Hele bir de kızın ailesinin kızlarını Florentino Ariza’ya teslim ettiği ve onun da kızın velisi olduğu düşünülürse… Özellikle küçük kızı tarif ederken okul kıyafeti giydiği bölümler özellikle rahtsız etti beni. Aynı duyguyu Yüzyıllık Yalnızlık’ta Amaranta ile yeğeni Jose Aureliano  ilişkisi ile bir de Güzel Remedios ile yeğeninin ilişkisinde de yaşamıştım. Kırmızı Pazartesi’de Santiago Nasar’ın ölümüne sebep olan durum Florentino Ariza’nın başına gelememesi şans olsa gerek !?  


Romanda kimi zaman satır aralarına serpiştirilmiş kimi zaman da sıklıkla tekrar edilmiş rakamlar da dikkat çekici. Florentino Ariza, Fermina Daza’ya aşkını ve sadakatini bir kez daha söylemek için 51 yıl, 9 ay, 4 gün bekler. Ve bu süre içinde başından geçen aşk ilişkilerini not aldığı 25 defter tutar. Bu defterlerde 622 aşk serüveni vardır. Doktor Juvenel Urbino, ölümünden sonra Florentino, sevdiği kadına yeniden kavuşabilmek için karşılığında hiçbir yanıt alamadığı hepsine numara verilmiş 132 mektup gönderir. Rakamların bulunduğu bölümler bana yazarında temsilcisi olduğu Büyülü Gerçekçilik Akımının etkilerini hissettirdi doğrusu.

Romanda mektuplar önemli yer tutmakta. Florentino Ariza’nın Fermina Daza’ya gençliğinde ve Doktor Juvenel Urbino’nun ölümünden sonra yazdığı mektupların içerikleri satır aralarında verildiği halde romanda özelleşmiş mektuplar bulunmamaktadır. Bunlar romanın gizemi olarak kalmış bence. Benim en çok merak ettiğim mektup ise intihar eden Jeremiah de Saint-Amour’un, Doktor Juvenel Urbino’ya yazdığı 11 sayfalık mektup.

Sonuç olarak; daha önce okuduğum Yüzyıllık Yalnızlık, kadar başarılı bulmadığım, yazarın daha sade bir anlatım tarzını tercih ettiği, diğer kitaplarına göre daha az karaktere yer verdiği daha anlaşılır bir roman olmuş bence. (Her ne kadar Florentino Ariza’nın sevgililerinden ve yaşantılarından bahsedilse de bu karakterler romanın ana konusuna Yüzyıllık Yalnızlıktaki karakterler kadar etki etmemekte.)

“Yüz yıl önce, ikimizde çok genç olduğumuz için, şu zavallı adamla bana yaşamı haram ettiler; şimdi de çok yaşlı olduğumuz için aynı şeyi yapmak istiyorlar.” (S. 411)

YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE...

2 Mart 2015 Pazartesi

IŞIKLAR İÇİNDE UYU BÜYÜK USTA...



Kitaplığımın en değerli hazinesi, Yaşar Kemal serisidir. Ve artık okuduğum pek çok kitaptan keyif alamamam da Yaşar Kemal okuduğum içindir. 



9 Şubat 2015 Pazartesi

BUKET UZUNER - İKİ YEŞİL SUSAMURU

MERHABALAR,

Biraz uzunca bir aradan sonra Buket Uzuner ile karşınızdayım... Son dönemde okul, kızım derken okuyamıyorum eskisi kadar. Okuduklarımı da bazen toparlayıp yazamıyorum. İki blog olunca ister istemez ikisine de yazı hazırlamak haliyle zaman zaman birini ihmal etmeye sebep oluyor. 

ARKA KAPAK ile başlayalım kitabımızı tanıtmaya.

Mutluluğu ve huzuru hiçbir yerde ve hiçbir kimsede bulamayan, kimseye güvenemeyen genç bir kadın: Nilsu.
Terk edilmekten korktuğu için hep kendisi terk ediyor.
Annesine olan hayranlığı ve bağlılığı kendi yaşamını kurmasına engel olan, duygusal ve ütopik bir çevreci: Teoman.
Annesinin gizemli intiharıyla yaşamı altüst oluyor.
Buket Uzuner’in artık bir klasik olan İki Yeşil Susamuru romanı çağdaş bir kadının portresi etrafında çok katmanlı olarak insan durumlarını sorguluyor. Yazar mizah dolu, çarpıcı ve gerçekçi üslubuyla 80′li yılların toplumsal ve siyasal ortamını ustaca anlatırken romanın kahramanları kimi zaman modernizmin altında ezilerek yaşamla ölüm arasında gelgitler yaşıyorlar.
İki Yeşil Susamuru, yaşadığımız dünyaya, aşka, çevre sorununa alternatif çözümler arayan aydın ve farklı bir çiftin hikâyesi, bir modern zamanlar romanı.

ÖZET

Yazarımızı adının Nilsu BARAN olduğunu söyleyen 30’lu yaşlarda genç bir kadının elinde kendi hayatını yazmasını istediği bir dosya ile ziyaret etmesiyle başlar her şey. Yazar da isimleri, mekanları değiştirerek, olayların sırasını da değiştirerek başlar yazmaya…

“…annesi ve babası ayrılan çocuklar için, o sıralar bilmediğim başka tehlikeler de vardı: Güven ve belirlilik kavramlarının güdük kalması ! yaşam boyu insanlara güvenememek, aşka inanmamak ve belirsizlik içinde kaygan bir zeminde tutunmaya çabalamak…” ( S.21)


“Ailesiz büyüyen çocukların mutlaka eksik bir duygusal yanları olduğunu çok iyi biliyorum. Bu en ‘mükemmel’ romanda bile, ciddi bir gramer hatası gibi, iz bırakıyor belleklerde…” (S.18)

Nilsu, 14 yaşındayken annesi bir ressam ile gitmiş, babasını terk etmiştir.

Nilsu Baran on dört yaşında iken, annesi bir ressama âşık olduğu için evi terk eder. Nilsu da hayatındaki en büyük acı olan ve tüm hayatı boyunca izlerini, etkilerini yaşayacağı bu terk edilme ile tanışır. Bu terk edişin ardından annesi ve babası boşanır ve her birinin hayatlarına yeni kişiler girer.

“Yakın çevresinde ölüm yaşamamış genç insanlar, dostlukları ve sevgiyi bol keseden harcarlar!” (S.32)

“Çok gençken herkesi, her şeyi, hatta dünyayı değiştirebileceğimizi sanırız. Nasılsa hiç yaşlanmayacak, hiç ölmeyecek ve sonsuza ulaşacağızdır. Oysa duvarda tek bir tuğla olduğumuzu ve ancak ‘iyi bir tuğla’ olmayı başarmakla yükümlü olduğumuzu görürüz bir gün.” (S.45)

Nilsu’nun doktor olan babası eşinin kendisini terk etmesinin acısını atlattıktan sonra Selen adında genç, bağımsız, kendi ayakları üzerinde durabilen bir kadın ile tanışır. Nilsu babasıyla beraber kendi hayatına da giren Selen'i önceleri tehdit olarak görürken, ardından Selen Nilsu'nun hayatında çok önemli bir yere sahip olur. Hatta anne ve babasından bile önemli...

“Tüm umutsuzluğuma karşın içimde gizlice taşıdığım, aklıma geldikçe utandığım saklı bir beklentiyi, aslında annesiyle babası boşanmış bütün çocukların her yaşta ve her konumda içlerinde taşıdıklarını çok sonraları öğrendim. Bütün çocuklar için birbirine en yakışan çift anne ve babalarıdır! Çünkü ‘anne’ ve ‘baba’ kelimeleri tıpkı lego parçaları gibi birbirine sımsıkı oturur, uyuşur ve kenetlenir.” (S.46)

“Çünkü anneler, babalarına âşık kız çocuklarının en büyük rakipleri de olsalar, sonuçta tehlikesizdirler. Ama ‘birisi’ bilinmeyendir ve çok tehlikelidir!” (S.47)


Nilsu anneannesi ile beraber yaşarken, hayatına kendisinden yaşça epey büyük Mike gider. Okuduğu lisede Amerikan Edebiyatı öğretmenliği yapan Mike intiharın gizemine hayrandır. Çünkü annesinin ölümünün ardından babası intihar etmiştir. Mike, Nilsu için önceleri bir öğretmen, sonrasında sevgili ve ardından da yaşamı boyunca onu derinden etkileyen bir arkadaşa dönüşür.

“Yaşamın yolu gibi, ölmenin yolunu da kendimiz seçmeliyiz.” O halde intihar edebilenler, yaşamın yolunu seçebilen, tercihini yapabilen insanlar mıdır?

“Neden yaşam sofrasından, karnı doymuş bir konuk gibi kalkıp gitmiyorsunuz? Açgözlülük edip, sonuna kadar yaşamakta direnmek, utanmazlık mı yani? (Neyin sonuna dek?)” (S.60)


Nilsu’nun annesi, kızını ve hatta çok sevdiği oğlu Cem’i yok sayarak İşadamı Fikret ile evlenir. Kızı ve oğlunu bu derece ihmal etmesi her iki çocukta da derin izler bırakır.

Teoman’ın da annesi intihar etmiştir. İki kere evlenmiş ve iki çocuğu olmuştur. Nilsu ile tanışana kadar hayatında hep bir eksiklik olduğuna inanmaktadır. Bu iki yitik ruh Yeşiller Partisinin bir toplantısı esnasında tanışır ve birbirlerine âşık olur.

Roman anneler, babalar, sevgililer ve diğerleri ekseninde, boşanmış ailelerin parçalanmış çocukları, intihar, terk edilme, aşk temalarını işleyerek bir kadının sancılı olgunlaşma sürecini anlatır.

“Daha sonraları pek iyi kavrayacağım üzere, “güvensizlik” ve “belirsizlik” bir çocuğun gelişimine vurulabilecek en öldürücü darbedir. Bu darbenin izleri mutlaka kalıcıdır, mutlaka tehlikelidir.” (S.78)

Annesi, babası, çocuğu, sevgilisi, arkadaşı, kim olursa olsun, bir insan, öbürüne ulaşmak için göze aldıklarıyla sevilir. Öbürüne ulaşmak yürek ister. Göze alabilmek ister. Bir insandan bir başkasına geçmek, emek ister, sevgi ister, yürek ister. Bunlar bile köprüleri kurmaya yetmez bazen…” (S.97)


KİTAPTAN NOTLAR

Kumral Ada & Mavi Tuna benim için özel kitaplardan biridir. Kumral Ada & Mavi Tuna’dan sonra uzunca bir süre Buket Uzuner okumamaya özellikle dikkat ettim sırf dimağımda kalan lezzet bozulmasın diye. Keşke bu kararımı uygulamaya devam etseydim. Çünkü kitabı okumaktan beklediğim keyfi alamadığım gibi; kitabın sonunu bağlayış biçimi benim için tam bir hayal kırıklığı oldu diyebilirim. 

Ancak yazarın anne, baba, sevgili... ve pek çok konudaki özellikle de İntiha ile ilgili tespitleri bana çok etkileyici geldi. Bunun yanında pek çok yazardan ve şairden yaptığı alıntıları roman için ibraz fazla buldum. Bu tarz alıntılar araştırma ve makalelerde çok sırıtmıyor ama romanlarda biraz akışa müdahale ediyor ve kolaycılığa kaçılıyor gibi geliyor bana. 

Sonuç olarak; her ne kadar beklentimi karşılamasa ve karakterler biraz yapay gelse de okunası bir kitap olduğunu düşünmekteyim. 

“Kıskançlık, sahiplenme hastalığının ölümcül sonucudur Teo!” (S.314)

“Küçük çocuklar, annelerinin öptüğü yaraların iyileşeceğine nasıl inanırlarsa, birbirine aşık insanlar da küçük bir öpücüğün bulutları yok etme gücüne inanırlar. Ve her şey inanmakla başlar.” (S.314)

“Ben, doğurabildiği içn kadını eksik bulmuyorum ki, aksine doğuramadığı için eksik olan erkektir, diyorum.” (S.321)

“Renksiz susamurunun üzerinde yeşil kalemle kocaman “YEŞİL” yazıyordu.” (S.364)

KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE.. 

12 Ocak 2015 Pazartesi

N.H. KLEİNBAUM - ÖLÜ OZANLAR DERNEĞİ

MERHABALAR,

Günlerdir Türkiye'nin tüm bölgelerini esareti altına alan kar bugün Çorlu'ya da düştü. Okullar öğleden sonra tatil olunca bloguma zaman ayırayım istedim. Çok severek okuduğum ve ardından izlediğim kısa zaman muhteşem bir eseri paylaşmak istiyorum sizlerle...

“Çünkü kim ne derse desin, sözcük ve fikirler dünyayı değiştirebilecek güce sahiptir.” (s. 36)


ARKA KAPAK

Todd Anderson ve arkadaşlarının Welton Akademisi’ndeki yaşamları, yeni İngilizce öğretmenleri Bay Keating’in gelmesiyle birlikte inanılmaz biçimde değişir. Bay Keating onlara olağanüstü ve farklı bir hayatın kapılarını açar. Ondan etkilenen yedi arkadaş, Ölü Ozanlar Derneği’ni tekrar faaliyete geçirirler. Bu gizli dernekte ailelerinin baskı ve beklentilerinden uzakta tutkularını özgürce yaşayabilmektedirler. Keating onları ölü ozanların büyük eserleriyle tanıştırdığında yalnızca dilin güzelliğini öğrenmekle kalmayıp, yaşamın her anının ne kadar önemli olduğunu da ayrımsamışlardır.

Ne var ki Ölü Ozanlar Derneği’nin üyeleri, bu yeni kazandıkları özgürlüğün ne kadar acı sonuçlar doğurabileceğini çok geçmeden göreceklerdir.
Robin Williams’ın başrolünü oynadığı film yıllarca anılardan silinmeyecek ve bu kitapla da ölümsüzleşecektir.

robin-willams-listelist-4711

ÖZET

Vermont’un ıssız tepelerinde 1859 yılında kurulmuş, son derece disiplinli ve akademik başarı odaklı özel bir okul olan Welton Akademisi (takma adı Hell (cehennem)-ton) o yıl 100. yılına görkemli bir açılış yaparak başlamıştır. Okula devam eden öğrenciler yanında okula yeni alınan öğrenciler de vardır. Okulun gözde öğrencisi Jeffrey Anderson’ın kardeşi Todd da okula yeni katılan öğrencilerden biridir.

“Gerçek, altında ayağınızın buz kestiği bir yorgana benzer !” (s. 65)

Ayrıca okulun açılış töreni esnasında, emekli olan İngilizce öğretmeni Bay Portius’un emekli olması üzerine, aynı zamanda Welton Akademisi mezunu olan Bay Keating’in İngilizce derslerine gireceği Müdür Nolan tarafından öğrenci ve velilere duyurulur.


Törenin ardından öğrenciler yatakhaneye ve kampüse doğru dağılırlar. Çekingen bir konuşan Todd odasını Neil Perry ile paylaşacaktır. Neil sayesinde Todd diğer arkadaşları ile de tanışır. Knox Overstreet,  Charles Dalton, Richard Cameron, Pitts, Ginny ve Meeks ile de arkadaşlıkları böylece başlar. Ardından derslere girmeye başlarlar. Gelenek! , Onur! , Disiplin! , Yetkinlik! , düsturları üzerine kurulan Akademide ders programı, rapor ve ödevler ilk günden çok yoğundur. 

“Ormanın içinde kesişen iki yol vardı ve ben en az ayak izi olan yolu seçtim. İşte farklılık budur.” (s. 75)

robin-willams-listelist-999

Öğrenciler okulun mezunu olduğunu öğrendikleri Bay Keating’i eski yıllıklardan araştırdıklarında “Ölü Ozanlar Derneği”nden bahsedildiğini fark ederler. Diğer öğretmenlerinden oldukça farklı bir ders anlatım tarzı olan Bay Keating öğrencilerin gönlünü fethederken, öğrenciler de derneği yeniden canlandırmak isterler. Keating öğrencilerine özgürlüğü, dünyaya farklı açılardan bakmayı öğretir. Ancak Welton Akademisi’nin felsefesiyle tam örtüşmeyen bu ders anlatımı akademi yönetimi tarafından da göz hapsine alınır. Özellikle Müdür Nolan tarafından.

“Bir kadın kutsal bir mağbet gibidir çocuklar. Ona tapınmak için elinize geçen fırsatları asla kaçırmayın.” (s. 105)


Aileleri tarafından gelecekleri planlanmış olan hemen hepsi ileride doktor, mühendis ve avukat olmayı hayal etmeye mecbur olan öğrencilerini edebiyat ve şiirin sarsıcı dünyası ile tanıştırır Bay Keating. Ölü Ozanlar Derneği, öğrencilerin ailelerinin ve okulun baskılarından kurtuldukları, okulun yakınındaki bir Kızılderili mağarasında şiir okudukları ve şiirleri yaşadıkları bir dernek olur onlar için. Geçmişte derneğin okuduğu şiirleri barındıran bir kitabı da (Bay Keating koymuştur.) odalarında bulurlar. Hayatlarını "Carpe Diem (Anı Yaşa!)" ilkesi üzerine kurmaya başlarlar. Bu ailelerinin ve okulun pek de isteyeceği bir şey değildir.

“Ormana gittim, çünkü bilinçli yaşamak istiyordum. Hayatı tutmak ve yaşamın iliğini özümsemek istiyorum! Yaşam dolu olmayan her şeyi bozguna uğratman için. Ve ecel geldiğinde fark etmemek için yaşamamış olduğumu.” (s.124)

robin-willams-listelist-666

Öğrenciler “carpe diem” etrafında hayatlarını kurarlarken; hayallerinin peşinden koşmaya da başlarlar. Neil çok istediği tiyatro oyununda “Bir Yaz Gecesi Rüyası”nda “Puck” rolünü almak için her ne kadar babası izin vermese de direnir. Babasının izni olmadan başrolde oynar. Bu seçimi babasının pek de hoşuna gitmez. Oğlunu oyun sahnelendikten sonra sahneden indirdiği gibi eve götürür. Oğlunu Branden Askeri Okulu’na göndereceğini söyler. Hayali oyuncu olmak olan Neil, için askeri okuldan sonra Harvard’a gidip doktor olma hayali kurmak olası değildir.

Tiyatro oyunundan sonra Ölü Ozanlar, Bay Keating’in de katılımıyla Neil’in şerefine toplanıp, Kaptan (Bay Keating’in) başkanlığında hep bir ağızdan “Kuzuyu kurban edip, kanını sürdün  mü” diye şiir okurlarken Neil; henüz üzerinde tiyatro oyununda giydiği “Puck” kostümü varken babasının silahıyla intihar eder.  

“Buna babasının sebep olduğunu herkes bilmeli! Neil ölmek istemezdi! O yaşamayı severdi!” (s.130)


Ailesi ve okul yönetimi Neil’in ölümünden Bay Keating’i suçlamaktadır. Cenazenin ardından okulda soruşturma yapılır. İlk çözülen Cameron olur.  Çok geçmeden Okul Müdürü Nolan’ın Ölü Ozanlar Derneği’nden de haberi olur. Müdür Nolan’ın zaten ders işleme şeklinden de rahatsız olduğu Bay Keating’den kurtulmak için elinde bir koz vardır artık.

Sorguya alınan öğrenciler de çok geçmeden çözülürler ve okuldan atılmamak için öğretmenleri ile ilgili belgelere imza atmak zorunda kalanlar olur. Derneği yeniden kuran Charlie, okuldan atılır. Bu baskılara sadece Todd Anderson  direnir ve kâğıdı baskılara rağmen imzalamaz. Ancak bu direnç Keating’i kurtaramaz.

Kitap okuldan atılan Bay Keating’in sınıftan özel eşyalarını almak için sınıfa girdiğinde öğrencilerin Müdür Nolan’a ders niteliğinde bir vedası ile son bulur.


KİTAPTAN NOTLAR

Ölü Ozanlar Derneği, N.H. Kleinbaum'un roman olarak yazdığı ve aynı zamanda filme de çekilmiş ayrıca senaryosu ile 1989 yılı En İyi Senaryo Akademi Ödülü'nü kazanmış klasik eserdir.

141 sayfadan oluşan eserde Welton Akademisi’ne devam etmekte olan ergenlik çağındaki 7 gencin başarı odaklı ve disiplinli bir okulda geçen hikayelerinde, ailelerinin kendilerine biçtikleri gelecek planlarına Ölü Ozanlar Derneği’yle tanıştıktan sonra ilk defa baş kaldırmaya cesaret edip, kendileri için kendi hayallerini yaşama cesaretleri anlatılmaktadır. Elbette hayallerini yaşama isteğini çok da kolay gerçekleşmez. Neil’in hayatına mal olur.

Neil’in Puck kostümüyle ve babasının silahıyla intihar etmesi kitabın en dramatik sahnelerden biridir. Belki silahın tetiğini çeken el Neil’indir ama ona eline silah aldıran güç; oğlunun fikirlerine değer vermeyen, Neil’e Neil’in istediğinden farklı bir hayatı yaşamaya zorlayan bizzat öz babasıdır.   

robin-willams-listelist-166

Ölü Ozanlar Derneği katılan öğrencilerin hayatında pek çok farklılık yaratsa da en büyük farklılığı; okula yeni gelen ailesinin gözbebeği olan ağabeyinin her zaman gölgesinde kalmış olan Todd için yaratır. Toplulukta konuşmakta bile zorlanan Todd, son buluşmalarında kendi yazdığı şiiri okuyarak kendini gösterir ilk defa. Bay Keating için de en çok direnen de o olur.
Ben kitabı hem bir öğretmen olarak hem de okuyucu olarak çok etkileyici buldum. Yazarın karakterleri oluşturma biçimi, seçtiği şiirler de kitabı etkileyici yapan unsurlar oldu benim için. Şiirlerin mağara içerisinde yankılanışı hissettim adeta.
Neil’in İntihar sahnesi ile Keating’in veda sahnesi romanın en etkileyici sahneleriydi haliyle. Yazar bu kısımlarda duygu yükselişini iyi yakalaşmış diye düşünüyorum.
Kitabının okunmasını , filminin izlenmesini şiddetle tavsiye ediyorum... 



YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE…
SEVGİLER…


3 Ocak 2015 Cumartesi

YUSUF ATILGAN - ANAYURT OTELİ

MERHABALAR,

2015 Yılının ve blogumun kitap blogumun ( 3. yılı doldurdum, 4'e başladım) 4. yılının ilk kitabı ne olsun diye düşünürken, Yusuf Atılgan olsun istedim. 

Anayurt Oteli, aynı zamanda Ömer Kavur tarafından 1987 yılında sinemaya uyarlanmış, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’dan sonra,  1973’de yazdığı ikinci romanıdır. Ömer kavur tarafından çekilen filmi de Türk Sinemasının en iyi 10 filmi arasındadır.

Romanımız 108 sayfadan ibaret olmasına rağmen yaşattığı ağırlık bir hayli fazladır diyebilirim. Gelelim romanımıza. 


ARKA KAPAK

"Ne ölü, ne sağ" bir yaşamın kahramanı Zebercet. Gözünü ilk açtığı ve yaşadığı Anayurt Oteli'yle aynı kaderi paylaşıyor: Birbirine benzeyen geçici ilişkilerle geçen günler, yalnız ve tek başına sürüklenen bir hayat.

Gecikmeli Ankara treniyle gelen -adını bile bilmediğimiz- kadın otelde bir gece kalır ve
Zebercet'in de, Anayurt Oteli'nin de sessiz akıp giden günlerinin içeriği değişir.

Küçük ayrıntıların tekdüze şaşmazlığında neredeyse takıntılarla sürüklenen bir yaşamın öfkesi de, çaresizliği de büyük oluyor.

Türk edebiyatının unutulmaz bir tipi ve unutulmaz bir mekanı.



ÖZET

Romanımıza ismini veren Anayurt Oteli, İstasyonun arkasındaki alandan ana caddeye çıkan sokağın karşısında, eskiden zengin Rumların da oturduğu bir semtte olduğu için yanmadan kalmış yapılardan, üç katlı bir eşraf konağıdır. (Keçecizade Malik konağı 1255’de yaptırmıştır.) Anayurt Oteli’nin bulunduğu kent ya da kasabanın neresi olduğu kesin olarak söylenmese de satır aralarında bir Ege kenti olduğu sezdirilmekte. Kasaba 1922 yılı Eylül başlarında Yunanlılar tarafından yakılmıştır. İzmir ya da İzmir’e yakındır.

Keçecilerin Rüstem Bey Yangın’dan bir süre sonra İzmir’e yerleşince eskiden nüfus katibi olan Ahmet Efendi’nin üstelemesiyle konağı otel yapar. Ahmet Efendi’nin ölümünden sonra görevi oğlu Zebercet alır.

Otel katibi Zebercet, 1.62 boyunda, 54 kg ağırlığında 33 yaşındadır. Romanımızdaki hikâye 1963’de geçmektedir. Zebercet, 28 Kasım 1930’da yedi aylık doğmuştur. 



“Bu doğumda gerçekten sabırsızlık diye bir şey varsa sabırsızlık edenin ana karnındaki dölüt olduğu düşünüleceği gibi anası olduğu da düşünülebilir. İkinci olasılık daha akla yatkındır. Ana karnındaki dölütten doğmuş-büyümüş bir insan davranışı beklemek saçmadır; ama ilerlemiş yaşta, kırk dört yaşında gebe kalan bir kadın böyle bir sabırsızlığa kapılabilir; üstelik bu kadın bundan önce biri iki, biri iki buçuk, biri üç aylık üç çocuk düşürmüşse. gene de, haksız da olsa, bu suçlamalar Zebercet'i olumlu yönde etkiledi: büyüdükçe sabırlı, ağırbaşlı bir insan oldu.” (s. 13)



Babası Ahmet Efendi adını ebenin benzetmesi üzerine koymuştur.  

 “…pamuğa sarılıp inci kutusuna yatırılır bu; Zebercet koyun adını” (s. 13)

Annesi onu doğurduğunda 44 yaşındadır. Okulu bitirdiği yaz sünnet olur. Aynı yaz annesi ölür. Babası sanki otel katipliğini kimseye bırakmamak için Zebercet, askerliğini bitirip geldikten iki ay sonra ölür. Babası öldüğünde 63 yaşındadır. Kendisini otelin duvarları ile sınırlayan Zebercet'in dış dünya ve insanlarla ilişkisi çok az ve yüzeyseldir.
Zebercet, Rüstem Bey’in önerisi ile oteldeki işleri görmesi için bir kadın alır otele: Zeynep. 

Saçları kumral, gözleri koyu mavi. Yüzü uzun, burnunun ucu kalkık, ağzı büyükçe, biraz dişlek, dudakları kalın. Orta boylu, balık etinde; bacakları az eğri. Otuz beş yaşlarında. (s.14) 

Kadını çalışmaya Sindelli isimli bir dağ köyünden dayısı Çalık Ali getirmiştir otele. Anne babasının ölümünden sonra kadın dayısının evinde kalmaktadır. Parasını da dayısı alır. Daha önce iki defa evlenmiştir. İlkinde kız çıkmadığı için geri getirilmiştir. İkinci de çok uyuduğu için. Otelde Zebercet ve ortalık hizmetlerini görmesi için alınan ortalıkçı kadın dışında başkası yoktur. 


Birbirine kopyalanmış gibi benzeyen günler geçip gitmektedir. Perşembe gecesi gecikmeli Ankara treniyle gelen bir kadının otelde bir gece kalıp ertesi gün gene geleceğini söyleyip gitmesiyle başlar her şey. Zebercet kendisini bekleyen kadını beklemeye koyulur.

Kadın; Yirmi altı yaşlarında. Uzun boylu, göğüslü.  Saçları, gözleri, kara; kirpikleri uzun, kaşları biraz alınmış. Burnu sivri, dudakları ince. Yüzü gergin, esmer. (s.16)  

“ merhaba odam boş mu? merhaba oda boş mu? odam boş mu? yeriniz var mı? iyi akşamlar, yeriniz var mı? iyi akşamlar döndüm ben, odam boş mu?”
Zebercet kendisini bu kadının geri geleceği ana hazırlar. Her zaman gittiği berber dışında farklı bir berbere gidip bıyığını kestirir, yeni kıyafetler alır.
“karyola demirindeki havluya, yatağın ayak ucuna atılmış yorgana, kırışık yatak çarşafına, terliklere, sandalyeye, masasındaki gece lambasına, bakır küllükte bitmeden söndürülmüş iki sigaraya, tepsideki çaydanlığa,süzgüye,çay bardağına, tabaktaki şekerlere...”


 Aynı zamanda kadının odasını, çay içtiği bardağı, unuttuğu havlusunu bile olduğu gibi korur. Odada kalmak isteyen Emekli Subay olduğunu söyleyen adama da odayı vermez. Romanın büyük bir kısmında otelde müşteri olarak kalır. Çok okumakta, genelde otelin girişinde oturmaktadır. 

Kadının geldiğinde odasını bıraktığı gibi bulmasını ister sanki. Odaya Ortalıkçı Kadının girmesine, temizlik yapmasına dahi izin vermez. Çok geçmeden de takıntı haline getirdiği kadının odasında kalmaya başlar. Bu esnada Tren saatleri de takıntı olmuştur Zebercet için. Sürekli kulağı siren sesinde, gözü kapıdadır.

Zebercet bir süre sonra otele müşteri de almamaya başlar. Zaten takıntılı ve asosyal olan Zebercet tamamen içe kapanır.  Ortalıkçı kadını da köyüne gönderecektir. Ara ara uyurken cinsel ilişki yaşadığı kadın ile cinsel ilişki yaşarken kadını boğarak öldürür. Kadına düşkün olan kediyi de başına vurarak öldürür.


 Otele müşteri almamaya devam eder. Kadının cesedi de odasındadır. Kadını soran bakkala da kadının artık köyüne döndüğünü, otelin de tadilata gireceğini söyler. Çok geçmeden yanılsamaları, takıntıları Zebercet’i tamamen etkisi altına alır.

Sanrılarıyla beraber beklenen sona adım adım ilerler Zebercet...

“...Yeryüzünde canlı kalmanın birbakıma suç işlemeden olamayacağını bilmeyen, kendilerini suçsuz sanan insanlardan çekiniyor, utanıyordu...” (s.96) 

“... Ne oldu? Yapmayı unuttuğu birşeyi mi anımsadı birden? Ya da yeryüzünde tek gerçek değerin kendisine verilmiş bu olağanüstü yaşam armağanını korumak, her şeye karşın sağ kalmak, direnmek olduğunu mu anladı giderayak? Yoksa bilinçsiz canlı etin ölüme kendiliğinden bir tepkisi miydi bu?...” (s.108)



KİTAPTAN NOTLAR

Öncelikle kitabın genel havasından bahsetmek istiyorum. Roman boyunca karamsar ve tek düzeliğin sıkıcı havası hissedilmekte. Ana karakter Zebercet de sanki bir türküden esinlendiği gibi “Ne yaşıyor ne de ölü”. Tek çivisi sökülen anayurt oteli levhasının ucunun yeri göstermesi de ironik doğrusu. Sanki Zebercet çoktan ölmemiş de mezar gibi kasvetli bu otele mahkûm olmuş gibi.

Romanın 12.-17. Sayfaları arsında romandaki karakterleri ayrıntılı bir biçimde anlatmış. Hatta romanın ilerleyen sayfalarında önemli bir yere kavuşacak havluya bile yer vermiş. Ancak havlu ile ilgili anlamadığım nokta aynı havludan Emekli Subay Olduğunu Söyleyen Adamda da olması. Buradaki mesajı anlayamadım.

Yalnızlığından dolayı acıma duygusu uyandıran Zebercet, ilerleyen bölümlerde iğrenme, hatta tiksinme duygusu uyandırdı bende. Horoz dövüşünde tanıştığı Ekrem ile ilgili düşünceleri iğrenme duygumu tamamen tetikledi doğrusu.

Romanda karakteri anlamamızı sağlayacak noktalar yazarın noktalama işaretlerine de pek fazla yer vermediği ara ara sayıklamaya benzeyen monologlar. Zebercet’i duygusal olarak sona sürükleyen süreci göstermek bakımından son derece iyi kurgulanmış.

Sonuç olarak; kurgu ve dil anlamında çok beğendiğim, ancak karamsar havası ve sevimsiz sahneleri ile üzerime kasvet havası çöktüren bir kitap oldu. 

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE... 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...