1 Şubat 2019 Cuma

GEORGE ORWELL – 1984 (NİNETEEN EİGHTY FOUR)

MERHABALAR KİTAPLARIM OLMADAN ASLA TAKİPÇİLERİ


Geçtiğimiz ay sizlerle HAYVAN ÇİFTLİĞİ'ni paylaşmış, 1984'ü sonraya saklamıştım. 1984, Hayvan Çiftliği'nden sonra daha uzun sürede okuduğum, beni sarsan bir kitap oldu. Yazarın 1984'te yaşanacağını ön gördüğü Distopya'yı umarım hiç yaşamayız diyerek başlıyorum paylaşımıma... 


ARKA KAPAK
Parti’nin dünya görüşü, onu hiç anlayamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. (...) Her şeyi yutuyorlar ve hiçbir zarar görmüyorlardı çünkü tıpkı bir mısır tanesinin bir kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu.



George Orwell’in kült kitabı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, yazarın geleceğe ilişkin bir kâbus senaryosudur. Bireyselliğin yok edildiği, zihnin kontrol altına alındığı, insanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni, romanda inanılmaz bir hayal gücüyle, en ince ayrıntısına kadar kurgulanmıştır. Geçmişte ve günümüzde dünya sahnesinde tezgâhlanan oyunlar düşünüldüğünde, ütopik olduğu kadar gerçekçi bir romandır Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. Güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen bir başyapıttır; yalnızca yarına değil, bugüne de ilişkin bir uyarı çığlığıdır.



ÖZET
Romanımızda olaylar 1984 yılının 4 Nisan gününde İngiltere ile Kuzey ve Güney Amerika’yı kapsayan Okyanusya’nın üçüncü en kalabalık eyaleti Havaşeridi Bir’in ana kenti Londra’da başlamaktadır. Okyanusya totaliter rejime sahip, dini inancın yasaklandığı,  bir asker- polis devletidir.
Otuz dokuz yaşındaki ufak tefek kavruk, vasat zekâlı, küçük bir memur olan Winston Smith, asansörü bozuk, sıkça elektrik kesintilerine maruz kalan, girişinde “BÜYÜK BİRADERİN GÖZÜ ÜZERİNDE” yazan posterin asılı durduğu Zafer Konutları’ndaki evine gelir. Evi yedinci kattadır. Evde “Büyük Birader”in insanların tüm yaşamlarını izlemesini sağlayan “TELE-EKRAN” vardır. Ekran’ın kapatılması Parti tarafından yasaklanmıştır. Bu yasak Düşünce Polisi tarafından da takip edilmektedir.
Winston Smith’in çalıştığı Gerçek Bakanlığı, Piramit şeklinde üç yüz metre yüksekliğinde bir binadır. Üzerinde partinin sloganı yazmaktadır.
“SAVAŞ BARIŞTIR
ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR
CAHİLLİK GÜÇTÜR.” (Sayfa 14)


Winston Smith, "Gerçek Bakanlığı"nda çalışmaktadır. Görevi Times Gazetsi’nde ve geçmişe ait haberleri Parti’nin isteğine uygun olarak değiştirmektir. Bunun dışında savaşla ilgilenen Barış Bakanlığı, yasa ve düzeni sağlayan Sevgi Bakanlığı, ekonomiden sorumlu Varlık Bakanlığı da vardır. Parti tarafından “Yeni Söylem” adı verilen içerisinden Parti’nin isteğiyle; gereksiz sözcükler çıkarılan, ifade özgürlüğünü ve çeşitliğini kısıtlayan bir dil oluşturulmakta halk bu dili konuşmaya zorlanmaktadır.

Ama bir gün her şey değişir. Winston çalıştığı bakanlıkta geçmişin Parti’nin isteğine uygun değiştirilmesinden yola çıkarak sistemi kendince sorgulamaya başlar. Antika eşyalar satan Mr. Charrington’un eskici dükkânından, bir defter ve kalem alır. Bu defteri günlük yapar ve"Tele-Ekran"dan görülmeyecek şekilde günlüğünü yazmaya başlar. Bu şekilde geçmişi kayıt altına almak, Büyük Birader’in varlığını sorgulamak suçtur. Ve Winston artık bir düşünce suçlusudur.


Winston gibi “Gerçek Bakanlığı”nda çalışan "Anti-Sex" adlı örgütün üyesi ve aynı zamanda Gerçek Bakanlığının Kurgu kısmında çalışan Julia, Winston’un avucuna gizlice  "Seni Seviyorum"  yazan bir kâğıt sıkıştırır. Winston ve Julia kayıt cihazlarının olmadığı yerlerde buluşurlar. Parti’nin kurallarına göre bu da suçtur. Çünkü evlilikler de Parti tarafından seçilen eşle yapılır. Aşk yasaktır. Winston hali hazırda başka bir kadınla da evlidir.
Winston’un eline O’Brien aracılığı ile Parti’ye karşı kurulan bir örgüte ait bir kitap geçer. O’Brien; sözü geçen Parti’nin yüksek kademesindeki küçük çevreye mensup çirkin, yüksek ölçüde zeki bir üyedir. Emmanuel Goldstein tarafından yazılan kitabı rahat okumak için Winston günlüğü aldığı eskicinin üst katındaki odayı tutar. Odada Tele-Ekran yoktur. Bu odada Julia ile buluşurlar hem ilişkilerini devam ettiririler hem de kitabı okurlar. Kitabı okudukça devlet düzenini anlamaya başlarlar. 
DEVAMI KİTABIMIZDA…


ALINTILAR
 “Düşüncesuçu, ölümü gerektirmez: Düşüncesuçunun KENDİSİ ölümdür.” (Sayfa 38)
 “En kötü düşmanımız sinir sistemimizdir.” (Sayfa 61)

“Bağlılık düşünmemek demektir, düşünmeye gerek duymamak demektir. Bağlılık bilinçsizliktir.” (Sayfa 78)

 “Bilinçleninceye kadar asla başkaldırmayacaklar, ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler.” (Sayfa 81)

“NASIL”’ını anlıyorum:”NEDEN”’ini anlayamıyorum... (Sayfa 91)

“Bir zamanlar dünyanın güneşin çevresinde döndüğüne inanmak nasıl delilik belirtisi olarak görüldüyse, şimdi de geçmişin değiştirilemeyeceğine inanmak delilik belirtisi olarak kabul ediliyordu. Bu inancı bir tek kendisi taşıyor olabilirdi ve eğer öyleyse, o zaman delinin tekiydi. Ama deliliği pek dert etmiyordu, onu asıl ürküten yanılıyor olabileceğiydi.” (Sayfa 91)

 “Özgürlük, iki kere iki dört eder diyebilmektir. Buna izin verilirse, arkası gelir.” (Sayfa 92)
İnsan, tarihi, kitaplardan öğrenemediği gibi mimariden de öğrenemiyordu. Heykeller, yazıtlar, anıtlar, sokak adları... geçmişe ışık tutabilecek her şey sistemli bir biçimde değiştirilmişti. (Sayfa 110)

“Uğrunda savaştığımız davalar, savaş alanında, işkence odasında, batmakta olan bir gemide hep unutuluveriyordu, çünkü beden şişip büyüyerek tüm evreni kaplıyordu; korkudan çarpılmadığınız ya da acı içinde haykırmadığımız durumlarda bile yaşam her an açlığa, soğuğa, uykusuzluğa, mide buruntusuna ya da diş ağrısına karşı verilen bir savaşımdı.” (Sayfa 114)



“Bir gün karanlığın olmadığı bir yerde buluşacağız" demişti O'Brien... ...karanlığın olmadığı yer, düşlenen gelecekti; hiçbir zaman göremeyeceğimiz, ama belli belirsiz de olsa paylaşabileceğimizi sezdiğimiz gelecek.” (Sayfa 115)
“Hiyerarşik toplumun varlığı, uzun sürede, ancak yoksulluk ve cehalete yaslanarak sürebilirdi.” (Sayfa 206)

“Yüzyıl ortalarında meydana gelen 'özel mülkiyetin ortadan kaldırılması', gerçekte, mülkiyetin eskisinden çok daha az kişinin elinde toplanması anlamına geliyordu.” (Sayfa 223)

 “Savaşın amacı toprak ele geçirmek ya da toprak yitirmeyi önlemek değil, toplum yapısının hiç değişmeden sürmesini sağlamaktır.” (Sayfa 230)

“En iyi kitaplar insana zaten bildiklerini söyleyen kitaplardır.” (Sayfa 231)
 “Kimse devrimi korumak için diktatörlük kurmaz; diktatörlük için devrim yapar.” (Sayfa 284)
“İnsan insana nasıl hükmeder, Winston?
Winston biraz düşünüp” acı çektirerek” dedi.” (Sayfa 302)


KİTAPTAN NOTLAR

George Orwell’ın 1947-1948 yıllarında yazdığı 20. yüzyılın en etkileyici distopyalarından biri kabul edilen 1984’ü okudum. Hayvan Çiftliği kadar akıcı ve sürükleyici olmadı benim için.
Hayvan Çiftliği’nde olaylar hayvanlar üzerinden anlatıldığından masal okumak gibiydi. Ancak 1984 kurgu ve konu olarak daha zorlayıcı, sarsıcı bir okuma oldu.

George Orwell, “1984” romanını ‘’Avrupa’daki Son Adam’’ adıyla yayınlamak istese de yayıncının müdahalesi ile “1984” adı ile yayınlanır. Hayvan Çiftliği’nde pek çok siyasetçiyi hedef alan yazar acaba kitabın adını seçerken; kimi kast etmişti diye merak ettim.
Yayıncının bu müdahalesi bence yerinde olmuş. 1984 daha akılda kalıcı ve çarpıcı bir isim olmuş. Eminim 1990’larda 2000’lerde uçan arabaların olacağını düşünen nesil için kitabın yazıldığı yıllarda 1984 uzak ve belki de hayali bir dünyaydı kim bilir. 

1984 romanında yeni ve özgürlüklerin olmadığı dünya yapısı, yeni bir sistem, kelimeleri azaltılmış yeni bir dil vardır. Kitabın sonunda ek olarak yeni dünya düzenini anlatan ayrıntılı bilgiler de verilmiş. Bu kısım, okuyucunun kitabın içeriğini anlaması bakımından doğru bir yaklaşım olmuş.

Ayrıca; Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’de sürekli tekrarlanan “Büyük Birader Seni İzliyor” uyarısının yeni bir kavram olarak ortaya çıkmasını ve dile yerleşmesini sağladığını öğrenmiş oldum.

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE...

21 Ocak 2019 Pazartesi

CENGİZ AYTMATOV – BEYAZ GEMİ

MERHABALAR;

KİTAPLARIM OLMADAN ASLA'NIN SEVGİLİ TAKİPÇİLERİ...

“İki masalı vardı onun. Biri kendisinindi, bu masalı kimse bilmezdi. Ötekini ise ona dedesi anlatmıştı. Sonra ikisi de yok olup gitti. Şimdi anlatacaklarımız bununla ilgilidir.” ( Sayfa 5, Kitaba başlarken…)

Aytmatov denince çoğumuzun aklına "SELVİ BOYLUM AL YAZMALIM" gelir. Bir filmde karakterlerin biri diğerine "BEYAZ GEMİ"yi hediye ettiğinden beri merak ettiğim kitaplardan biridir; Beyaz Gemi. Geçtiğimiz günlerde okul kitaplığına hediye gelen kitapların içerinde görünce bu güzelliği ilk okuyan ben olmak istedim. Kitap kolisinde bu güzellikle karşılaşmak beklenmeyen bir armağan gibiydi.Okuduğum ilk Cengiz Aytmatov kitabıydı. Bu keyifli okumayı paylaşmak istiyorum sizlerle...


ARKA  KAPAK

İyi yürekli dedesinin himayesine terk edilmiş küçük oğlan balık olmayı, böylece Isık-Göl’de yavaşça seyreden beyaz gemiye ulaşmayı düşler. Gemide hiç görmediği babası vardır; çocuğun yanı başındaysa engin ve korkutucu bir orman... Dedesi hamarat Momun küçük torununa kimsesiz çocukların ve ormanın koruyucusu Boynuzlu Geyik Ana’nın masalını anlatır durmadan. Boynuzlu Geyik Ana ormanın içinden elbette çıkıp gelecektir; gelişiyle insan gaddarlığının bütün gerçekliğini gözler önüne sererek…

 “Dedemin daha bir nice masalı vardır! Kimi üzücüdür, kimisi acıklı, insan dinledikçe gözleri yaşarır. Ama ben bunlardan en çok Boynuzlu Geyik Ana masalını severim. […] Bu masalı sen de biliyor musun, baba? Dedem masalda anlatılanların hepsinin doğru olduğunu söylüyor. Bir zamanlar olmuş bu şeyler. Biz hepimiz Boynuzlu Geyik Ana'nın çocuklarıymışız.”


ÖZET
Roman annesi ve babası ayrılınca dedesi tarafından büyütülen yedi yaşını doldurmuş, sekizine basmakta olan bir çocuğun gözünden dünyayı anlatmaktadır. Isık –gölü kıyısında San-Taş vadisinde korucuların evlerin bulunduğu orman kenarında yaşamaktadır kahramanımız.  Burada topu topu üç ev vardır. Dedenin ikinci eşi olan nine ile dedeyle yaşamaktadır küçük çocuk.

“Peygamber olan peygamberliğini bilmez ki! O da hepimiz gibi insandır. Yalnız haydutlar bilirler haydutluklarını.” (Sayfa 45)

İkinci evde dedenin kızı Bekey teyze ile damadı Orozkul yaşamaktadır. Orozkul orman işçilerinin amiri konumundadır. Aynı zamanda Momun’un kızı ile evlidir. Çocuğu olmayan Orozkul, içki içip, eşini sürekli dövmektedir. Momun ise buna seslenememektedir; çünkü Orozkul'un yanında çalışmaktadır. Yaşlı olduğu için bu saatten sonra başka yere gitmeye cesareti yoktur. Aynı zamanda nine de Momun’a engel olmaktadır. Üçüncü evde Seydahmet ve karısı bebekleriyle yaşamaktadırlar. 


“Avunduğum başka bir şey daha var: İnsanın çocuksu, temiz vicdanı tohumun içindeki öz gibidir. Bu öz olmadan hiçbir tohum gelişemez ve bizleri ileride ne beklerse beklesin, insanlar da yaşadıkça hak,doğruluk denen bir şey de var olacaktır.” (Sayfa 182, Kitabı bitirirken;)


Dedesinin anlattığı masallarla büyüyen çocuğun hayal dünyası oldukça zengindir. Sürekli hayaller kurar. Kendince isim verdiği kayalarla konuşur. Dedesinin dürbününü eline alıp çevreyi seyredip düşünür. Dürbününden sonra en yakın arkadaşı dedesinin kaptıkaçtı çerçisinden aldığı okul çantası olur. 
Özellikle,  çocuk Boynuzlu Geyik Ana masalını çok sevmektedir. Aynı zamanda dedesiyle birlikte bu masala inanmaktadır. 


Dedesinin yaptığı gölün sığ bölümünde taşlarla çevirdiği havuzda yüzen çocuk balık olmayı istemekte ve böylece Isık Göl'deki Beyaz Gemiye ve hayalindeki babasına kavuşacağı günü düşlemektedir. Düşlerinde babasıyla konuşmaktadır.

"Merhaba Beyaz Gemi, ben geldim!"

DEVAMI KİTABIMIZDA....


KİTAPTAN NOTLAR

Kitabı kapattığımda içimde biriken, üzüntü, acıma, öfke gibi duygulara engel olamadım. Kitaptaki çocuğa sıkı sıkı sarılmak istedim.  İyi ki öğretmenim, iyi ki sıkı sıkı sarıldığım çocuklarım var. Kitabın duygusallığıyla kiminin gözlerinin ışığında, kiminin kurduğu hayallerde gördüm roman çocuğunu.  Derinden hissettim bekleyişini, çaresizliğini.

Yazarı ilk defa okumakta birlikte yazarın kahramanın başından geçenleri okuyucuya hissettirme gücü beni etkiledi. Koşarken çocuklar birlikte nefes nefese kalıyorsunuz, inandığı değerler yıkılıp gidince, onunla yıkılıyorsunuz. Muhteşem bir anlatım olmuş bence. 

Yazarın geçmiş ile gelecek arasında masal yardımıyla köprü kurması da çok güzel olmuş. Dedemin de anlattığı bir masal vardı. bazen hatırlarım. o geldi aklıma .Kısacası kitap yüreğime dokundu. 

Bu ayki alışverişime yazarın kitaplarından eklemek niyetindeyim. Önerileri olanlar varsa; paylaşırlarsa sevinirim…

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE…
SEVGİLER...

12 Ocak 2019 Cumartesi

BRİAN FREEMAN – HİPNOZ

MERHABALAR, KİTAPLARIM OLMADAN ASLA TAKİPÇİLERİ

"Bazı sırların yaşama tekrar geri dönmesine izin verilemezdi." (Sayfa 28)

BRİAN FREEMAN ile ilgili görsel sonucu

En İyi Roman Dalında Edgar ödüllü Amerikalı yazar Brian Freeman'ın okuduğum ilk kitabını paylaşmak istiyorum sizlerle...

"HİPNOZ"


ARKA KAPAK

Catalina, on altı yaşında bir yetimdir. Bir gece ansızın Dedektif Jonathan Stride’ın evine gelir. Üzerindeki ıslak kıyafetleri, kana bulanmıştır. Korkuyla titreyen Cat, kendisini öldürmek isteyen biri tarafından takip edildiğini ve canını zor kurtardığını sayıklamaktadır.
Jonathan’ın ilk aklına gelen, anne ve babası yıllar önce vahşice katledilen genç kızı korumaktır.
Ancak bu kadarı yeterli değildir.
İçinde bulundukları kış mevsimi gibi soğuk kalpli olan katili de yakalamak zorundadır.
Diğer taraftan, kimsenin bilmediği bir gerçek vardır. Cat, ailesi katledilirken yaşananlara şahit olmuştur.
Geçirdiği travmanın etkisiyle gördüklerini hatırlamakta zorlanan genç kız için yapılacak tek şey, onu hipnotize etmek ve gerçeği ortaya çıkarmaktır…


"Çok gençti. Geçmişin asla kendisini terk etmeyeceğini öğrenmesi uzun zaman alacaktı." (Sayfa 181 )


ÖZET
Catalina on yıl önce henüz 6 yaşındayken annesi babası tarafından defalarca bıçaklanarak katledilmiştir. Ardından babası intihar etmiştir. Babasının eve geldiğini ve kendisine zarar vereceğini hisseden annesi Cat’e saklanmasını söylemiştir. Anne ve babasının ölümünü yaşayan Cat travma yaşamış, donmuş halde Jonathan Stride tarafından bulunmuştur.


Jonathan Stride Cat’in annesi Michaela ile arkadaştır ve eski kocası Marty Gamble’ye karşı onu koruyamadığı için Jonathan Stride kendini suçlu hissetmektedir. Anne babasının ölümünden sonra Cat, koruyucu aile ve uyuşturucu bağımlısı teyzesi Dory arasından ve bazen de sokaklarda yaşamıştır. Fuhşa da karışmıştır. Fuhuş yapması için gittiği bir partide tatsız olaylar yaşayıp, partinin yapıldığı gemiden kaçarken takip edildiğini fark eder. Takipçi Cat’e saldırır. Cat kaçmayı başarır Stride’ye sığınır. 


Başından geçenleri anlatır. Jonathan Stride onu himayesi altına alır. Soğukkanlı katil işbaşındayken, Jonathan Stride olayları çözmeye başlar. Cat'in annesinin ölümünden kendini sorumlu tutan Jonathan Stride onu koruyacağına söz verir. Olaylar polis, şehrin zenginleri ve Cat arasında ilerler. Çoğu polisiyede olduğu gibi sürpriz sonla biter.


KİTAPTAN NOTLAR

Bu kitap da yine bir marketten cüz-i fiyatlara aldıklarımdan. (5 lira) Marketlerde kitap satışı tam benlik, ekmek alırken kitap almak güzel… Bazen içlerinden başarılı olanlar da çıkıyor üstelik. Bir de hiç tanımadığım yazarlarla tanışma fırsat bulmuş oluyorum.  Brian Freeman da bu yazarlardan.


Kitabın adından başlayalım. Ben isminden yola çıkarak; psikanaliz sahneleri olacağını, heyecanlı seansların olacağını hayal etmiştim. Ama Hipnoz sahnelerinin kitaba ismini verecek kadar ağırlıklı olduğunu düşünmüyorum. Sahneler psikiyatrist Vincent  ile Cat’in cinsel ilişkilerinin gerisinde kaldığı gibi, aslında Vincent’in ölümünü bu sahnelere bağlar diye düşünmüşken, hayal kırıklığı yaşadım doğrusu.

Roman boyunca cinsel sahneler hiç makaslanmadan anlatılmış, romana herhangi bir şey katmadığı gibi, konuyu dağıtmaktan başka işe yaramamış.
Konunun ilerleyişi fena değil. Katil seçimi de yerinde olmuş. Yazar şaşırtmayı başarmış. Bunun yanında yazarın üslubu ve ince zekâsının birleşimi ile okunabilir bir kitap ortaya çıkmış.

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE...

7 Ocak 2019 Pazartesi

STEFAN ZWEİG – AY IŞIĞI SOKAĞI

MERHABALAR; KİTAPLARIM OLMADAN ASLA TAKİPÇİLERİ



İstisnasız en sevdiğim Alman Öykü yazarı Setafan Zweıg'ın 5 öyküden oluşan, öyküler seçkisini paylaşmak istiyorum sizlerle...


ARKA KAPAK

Fransa’nın bir liman kentinin denizci mahallesinde gezinirken duyduğu arya söyleyen sesi izleyerek tanımadığı insanların marazi hayatlarına dalan bir gezgin; patronuna kölece bağlılığı yüzünden korkunç bir eyleme sürüklenen karanlık, itici ve yabani bir hizmetçi; 1810 yılında İspanya’daki savaşta yaralanan, düşman bir ülkede amansız bir hayatta kalma mücadelesine girişen bir Fransız albay; 1918 yılının bir yaz gecesi Leman gölünde bulunup kurtarılan, ancak sonra yüreğini kavuran yurt özlemine yenik düşen bir Rus savaş esiri; yaşıtları üniversiteye giderken hâlâ liseye devam eden avare bir gencin öğretmeninin otoritesine isyan ettikten sonra ödediği ağır bedel.

Zweig bu öykülerde insanı insanlıktan çıkarıp en uç noktalara sürükleyen deneyimlerin izini sürerken, okuru da ister istemez karakterlerinin ruh çalkantılarının içine çekiyor…


AY IŞIĞI SOKAĞI ( Sayfa 1-20)

Fransa’nın bir liman kentinin denizci mahallesinde gezinirken duyduğu arya söyleyen sesi izleyerek tanımadığı insanların marazi hayatlarına dalan bir gezgin burada düşük sınıftan insanlarla ve bir kadına marazi bir bağlılık duyan bir adamla karşılaşır. Adamın anlattıklarına kulak verdiğinde ilginç bir aşkla karşılaşır.

“…0nun minnettar olduğunu ben de biliyordum...ama...ben...ben bunu duymak istiyordum...sürekli...sürekli...onun minnetini duymak bana iyi geliyordu...bayım, hissetmek, birinden daha iyi olduğunu hissetmek tarifsiz iyi geliyordu...hele aslında daha kötü biri olduğunu biliyorsa insan...” Sayfa 14

“...yabancı bir kentte yabancıydım...”(Sayfa 19)


LEPORELLA ( Sayfa 21-48)

Kütükteki adı Crescenz Anna Aloisia Finkenhuber,olan ana karakterimiz  39 yaşındadır. Zillertal’ın bir dağ köyünde evlilik dışı dünyaya gelmiştir. Herhangi bir özel meziyeti olmayan, çirkince çalışmaktan kadınlık özelliklerini kaybetmiş, az konuşan, çalışkan kız kurusu bir hizmetçidir. On iki yaşından beri hizmetçilik yapan kadın; kazandığından biraz daha fazla kazanma amacı anayurdu Tirol’den Viyana’ya gelir.  
Evin hanımının sıklıkla yaşadığı sinir krizleri nedeniyle sıkça hizmetçi değiştiren evde hiçbir şeye karışmayıp, işini yaparak uyum sağlar. Bir Nüfus sayımı esnasında evin beyi Baron’un Zillertal’da avlandığını söylemesi üzerine evin beyine karşı bir sempati duymaya başlar. Bu sempati çok geçmeden sadık bir köpeğin sahibine duyduğu marazi bağlılığa dönüşür. Bu bağlılık, kocası ile ilişkisi pek de iyi gitmeyen sürekli evde isteri krizi geçiren evin hanımına karşı düşmanlık beslemeye kadar gider.



Evin hanımı tedavi için sanatoryuma yatırılır. Bu sırada evin beyi gününü gün eder. Eve pek çok kadın gelir gider. Bu suç ortaklığı Crescenz’i Baron’a daha da yakınlaştırır. Evin beyine yardım etmek ona gizli bir keyif verir. Eve gelen şen şakrak opera öğrencisi bir kadın Donna Elvira’dan esinlenerek Crescenz’ Leporella adını koyar. Barones eve geri döndüğünde tedavinin pek de faydası olmamıştır. Kadının sinir bozukluğu devam eder.
Evdeki kavgalar dayanamayan Baron; artık bu cehenneme dayanamayacağını söyleyerek ava çıkar. Karısının havagazını açık bırakarak intihar etmesi ile Baron’un içine bir kurt düşer. Leporella’nın karısını öldürdüğünden emin gibidir. Hizmetçinin evdeki varlığı Baron’u rahatsız etmeye başlar.

“Düşünürken yorulur, yavaş kavrardı: Her yeni düşünce, zor geçiren bir elekten damla damla akarcasına zihninin derinlerine ulaşırdı, ama yeni bir şeyi sonunda içine çektiyse, bunu inatla bırakmaz sımsıkı tutardı.” (Sayfa 21)

“Ocağın o yuvarlak harlı ateşi onun güneşi, yıllar içinde kestiği binlerce ama binlerce odun da ormanıydı” (Sayfa 22)

“Gelgelelim rastlantının matkap uçları elmastandır ve içinde bolca tehlikeli tuzak barındıran kader, hiç umulmadık bir yerden kendine bir kapı bulmayı bilir ve kaya gibi sert mizaçları bile temelinden sarsarak darmadağın eder.” (Sayfa 26)

“Kim dönüp kendi gölgesine bakardı ki?” (Sayfa 34)

“Hayvan gibi çalışan bitkin ve yorgun canlının içinde bir insan uyanmıştı; karanlık, kapalı, kurnaz ve tehlikeliydi; içten pazarlıklı, kafası meşgul, huzursuz ve entrikacıydı.” (Sayfa 35) 

“Bu cehenneme şeytan bile daha fazla dayanamaz, bu işe bir son vermeli.” (Sayfa 39)


NİŞAN ( Sayfa 49-60)

Savaşın hüküm sürdüğü 1810 yılında Katalonya’da İspanyol ve Fransızların sıcak teması sırasında Albay hayatta kalmayı başarır. Düşman topraklarında yapayalnızdır. Ormanda saklanıp, Hostalric yönünde, Fransız birliklerine rastlayana kadar kaçmaya karar verir. Gece kaçacaktır. Ormanda saklanırken hem ölüm korkusuyla hem de çok geçmeden açlıkla, susuzlukla savaşmaya başlar.
Ormana gelen bir İspanyol askerini öldürür. Yakınlardaki köyden yiyecek istemek için öldürdüğü askerin üniformasını giymek zorunda kalır. Kendi üniformasına veda ettiğinde; kendisine bizzat Napoléon tarafından verilen “NİŞAN”ını da almayı unutmaz. Bu nişan onun için geçmiş günlerin en güzel anısıdır.

“…direnmek çılgınlık, kaçmak tehlikeli olurdu.”( Sayfa 49)

“Her şeye son verebilecek olan dolu tabancası ile huzursuzca oynadı. Parmağını tetiğe götürmesini engelleyen tek şey, gururuydu; bir ormanda boşuna, savaşmadan, birliklerinden uzak bir halde hayvanlar gibi geberip gitmenin vereceği acıydı.” (Sayfa 55)

 “Üniformasını bir ceset gibi terk edilmiş olarak görünce boğazında bir hıçkırık düğümlendi; tıpkı anneyle çocuk gibi onun varlığıyla bütünleşmiş olan bu üniformayı yirmi savaş boyunca taşımıştı.”(Sayfa 56)


LEMAN GÖLÜ KIYISINDA OLAY ( Sayfa 61-69)

Leman Gölü kıyısında,Villeneuve adlı İsviçre kasabasının yakınlarında, 1918 yılının bir yaz gecesi balıkçı tarafından bir adam bulunur. Bulunan adam bir Rus savaş esiri olan Boris’tir.
Otelin çok dil bilen müdürü pek çok dil denedikten sonra adamın Rus olduğu anlaşılır. Boris ülkesine geri dönmek istemektedir ama savaş tüm hızıyla devam etmektedir.

“- “Kusuruma bakmayın.. şeyi merak ettim..evime dönebilir miyim?”
- “Elbette Boris, elbette dönebilirsin evine.” 
- “Yarın olur mu?”
- “Hayır, Boris… henüz değil. Savaş bitmeden olmaz.”
- “Peki ne zaman? Ne zaman biter savaş?” 
- “Tanrı bilir onu biz bilemeyiz.”” ( Sayfa 66)

“- “Ama gidemezsin, Boris. Arada bir sınır var.”
- “Sınır mı?... Yüzerek geçerim karşıya”
- “Hayır Boris, olmaz.. Sınır yabancı bir ülke demektir. Geçirmezler seni oradan.”
- “Ama onlara bir şey yapmam ben! Silahımı attım. İsa adına onlara yalvarırsam karımın yanına gitmeme neden izin vermesinler ki?”
- “Hayır, seni geçirmezler, Boris. İnsanlar artık İsa'yi dinlemiyorlar.”” (Sayfa 67)
 “İnsanlar artık İsa'yı dinlemiyorlar.” (Sayfa 67)

“... yabancının soyadı bilinmediği için, mezarının başına ucuzundan tahta bir haç konuldu; isimsiz yazgıların üzerinde yer alan, Avrupamızı şimdi baştan başa kaplayan o küçük haçlardan biri...” (Sayfa 68)


AVARE ( Sayfa 69-74)

Liebmann yaşıtları üniversiteye giderken hâlâ liseye devam eden avare bir gençtir. Okula gittiği bir gün dersin başından itibaren öğretmenin baskısını hisseder. Öğretmeni ile girdiği ağız dalaşı Liebmann’ın sınıftan kaçarcasına çıkması sona erer. Acaba öğretmeninin otoritesine isyan ettikten sonra ödediği ağır bedel ne olacaktır.

“Dün, elinde ders kitaplarıyla akranları ile karşılaşmıştı, hepsi üniversite öğrencisi ve teğmendi, onu bir zamanlar çok seven insanlardı bunlar, ancak o hâlâ ağızları süt kokan okul çocuklarının arasında oturduğu ve ruhsuz bir sesle anlatılan şu zırvayı dinlemek zorunda olduğu için ona tuhaf bir küçümsemeyle, sessiz bir kibirle selam vermişlerdi.” (Sayfa 70)

“Acısını parçalara bölmeye başlayınca git gide sakinleşti.” (Sayfa 70)


KİTAPTAN NOTLAR


Ay Işığı Sokağı; Ay Işığı Sokağı, Leporella, Nişan, Leman Gölü Kıyısında, Avare olamak üzere 5 öyküden oluşan bir öyküler seçkisi. Kitap toplamda 69 sayfa olmasından dolayı öyküler de kısa ancak derin ve sarsıcı nitelikte bence.

Kitaba da adını veren, AY IŞIĞI SOKAĞI, okumakta ve anlamak zorlandığım, sıkıcı  bir öykü oldu benim için. 

Öyküler içerisinde beni en çok etkileyen öykü “LEMAN GÖLÜ KIYISINDA OLAY” adlı öykü oldu. Belki mülteci öğrencilerim de olduğu için beni derinden sarstı. 

LEPORELLA adlı öyküdeki kadın karakter bana daha önce blogumda da paylaştığım Anayurt Oteli’ndeki, Zebercet karakterini ve onun marazi takıntısını hatırlattı. Sonunu merak ederek ve keyifle okudum. 

NİŞAN; bir taraftan savaşın acımasız yüzünü gözler önüne sererken bir taraftan da yaşama tutkusu ile neler yapılacağını anlatan bir öyküydü. Yine keyifle okudum  

AVARE; kitabın en kısa ve kısa olmasına rağmen en çarpıcı öyküsü oldu benim için. Bir yakınım veli toplantısından sonra benzer şekilde; gönüllü ölümü seçti. Okurken ana karakter oymuş gibi geldi sanki. 

Kitaptaki öykülerin tamamında ve yazarın genel yazım tarzına uygun olarak karakterler ölüme doğrudan farkında olarak ya da olmayarak yürüyorlar. Leporella, Avare ve Leman Gölü Kıyısında Olay'da karakterlerin benzer intihar şekillerini seçmeleri de dikkatimden kaçmadı. Acaba yazarın kafasında tasarladığı ölüm şekli bu muydu? diye düşünmeden edemedim. 

Yine çok keyifli bir okuma oldu benim için. Stefan Zweig olup da kötü olması düşünülemez bence. İş Bankası Kültür yayınlarından çıkan Zweig kitaplarına severek devam edeceğim umarım bu paylaşımlardan sizler de keyif alırsınız...





STEFAN ZWEİG’in diğer kitapları için tıklayın….

KORKU


Not: YAZARIN GÖRSELLİ ALINTIDIR.

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞME ÜZERE...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...