İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ağustos 2019 Cuma

STEFAN ZWEİG – MECBURİYET (DER ZWANG)

MERHABALAR, KİTAPLARIM OLMADAN ASLA BLOGU DEĞERLİ TAKİPÇİLERİ


“Vatan onun için artık daha çok bir hapishane, bir mecburiyetti. Yabancı diyar ise dünyada ki vatanı, Avrupa insanlık demekti.” (Sayfa 6)

ARKA KAPAK
Savaş karşıtı görüşleriyle tanınan Zweig I. Dünya Savaşı boyunca bu görüşlerini yaymayı kendine misyon edinmişti. Avrupalı ve “dünya vatandaşı” kimliğine büyük değer veren yazar, yapıtlarında savaşın yıkıma uğrattığı “eski dünya”nın değerlerinin kayboluşunu büyük ölçüde dert edinmiştir. Mecburiyet ’in ana karakteri ressam Ferdinand da savaş sırasında askere alınmamak için İsviçre’ye kaçmıştır. Bir gün askerliğe elverişliliğinin tespiti için konsolosluğa davet edildiğinde, karısının şiddet karşıtı duruşuna ihanet etmemesi yolundaki telkinlerine karşın kendini gitmek zorunda hisseder. Görev duygusu, savaş karşıtı düşünceleri ve karısına duyduğu sevgi arasında sıkışıp kalmıştır. Ferdinand her ne kadar “insanlığın ötesinde bir vatanı” olmasa da, “yirmi milyon insanı boğan o zinciri” kıramayacağını düşünür...


ÖZET
Ülkesindeki savaştan kaçarak İsviçre’ye sığınan Ferdinand karısı Paula ile birlikte Zürih’te yaşamakta. Sanatına burada devam etmektedir. Her ne kadar Zürih’te özgür bir yaşam sürüyor olsa da; Ferdinand, kendisine ülkesinden gelecek savaş çağrısının tedirginliğini yaşamaktadır. Bu düşünce onun ve karısının huzurunu kaçırmaktadır.

“İnsanlığın ötesinde bir vatanım yok benim.” (Sayfa 11)


“İsmiyle bu kanlı çalılığa takılıp kaldığını, geçmişinden kurtulamayacağını biliyordu. Bilmediği, tanımadığı, fakat onu bilen ve özgür bırakmayan bir şeyler olduğunu hissediyordu.” (Sayfa 6)

 Çok geçmeden beklenen olur. Kendisini birliğine teslim olması için davet eden mektup gelir. Kendisini konsolosluğa çağırır. Mektubun gelmesinden sonra Ferdinand “ÖZGÜRLÜK” ile “MECBURİYET” arasında kalır. Özgürlük karısıdır. Mecburiyet ise inanmadığı savaş…

DEVAMI KİTABIMIZDA…

KİTAPTAN NOTLAR
Zweig’den okuduğum hemen hiçbir kitaptan pişman olmadım. Okuduğum her kitabı, sayfa sayısına oranla daha büyük dünyaları, daha fazla yaşamı anlatmakta… Kitap 1920’ler yazılmış olmasına rağmen zamansız bir eser… Hele ki son dönemlerde yaşanan Suriyeli Göçmen konusunu düşünecek olursak.

“Ben çoktandır bedenim burada; aklım, ruhum öbür tarafta yaşıyorum. Tüm dünya yerle bir olurken, insanın kendisi için çalışması bir suç. Günümüzde artık hiç kimse sadece kendisi için hissedemez, kendisi için yaşayamaz.” (Sayfa 12)

Mecburiyet de birkaç saat içinde okuduğum bir kitap oldu. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nı bu anlamda kutlamak lazım. Esmeye başlayan Zweig rüzgarını doğru hissedip, arkasına aldı ve pek çok okuyucunun Zweig ile tanışmasına, Zweig okumasına vesile oldu.

“Belki söylediklerimin hepsi doğru değildir. Sözcükler her zaman hedefini ıskalar. Ama gördüklerim tamamen doğru. Onlar yalan söylemez.” (Sayfa 20)

Konu olarak; inanmadığı savaşa katılma ile İsviçre’de özgür yaşama arasında kalmış bir ressamın duygularını anlatmakta. Bu anlamda yazarın kendi yaşantısından izler taşımaktadır. Bu anlamda Mecburiyet kitabında Ressam Ferdinand üzerinden Zweig'ın savaş hakkındaki fikirlerini yansıtmıştır. Bir ayrıntıyı da atlamamak lazım. O dönemlerde İsviçre tarafsız olduğundan dolayı, pek çok aydının sığındığı bir ülke olmuş.

“İnsan bir halkın üyesi olabilir, fakat halkı çıldırdığında kendisinin de çıldırması gerekmez. Sen onlar için bir rakamdan, bir sayıdan ibaretsin...”  (Sayfa 30)

Kitabın sonuna geldiğimde yazarın kendi yaşantısına benzer bir “intihar” bekledim. Yazarın pek çok eserinde “intihar” direk ya da satır aralarında işlenen bir tema olması da bu duruma etken oldu. Ancak yazar kitabı nispeten olumlu bir son ile bitirmiş.


Yazar baş karakter Ferdinand’ın duygularını çok güzel yansıtmış. Adeta yüz hatlarını bile sözcüklerle çizmiş. Yine bu konudaki başarısını konuşturmuş. 

 “Oysa öbür tarafta her sey benim için daha kolay olacak esaretin içinde de bir özgürlük vardır nasılsa . İnsan kendini kaçak hissettikten sonra hiçbir yerde özgür değildir, içerde ya da dışarda hiç fark etmez.”  (Sayfa 32)

Ancak Ferdinand’ın karısı Paula’nın duygu ve düşüncelerini yansıtma bakımından da her zamanki gibi kalemini konuşturmuş. Benim için keyifli ve güzel bir okuma oldu. Yazarın almadığım ve okumadığım az kitabı kaldı. Umuyorum onları da en kısa zamanda okur paylaşırım. Yazarın diğer kitaplarının yorumunu da merak ederseniz, sağ taraftaki STEFAN ZWEİG etiketine tıklayabilirsiniz… Yorumlarınız benim için değerlidir…

“İkisinin de yüreği sözlerin karışıklığından, insanların yasalarından kurtulmuş sonsuz özgürlüğün içinde uçuyordu.” (Sayfa 50)

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE….

SATRANÇ

7 Haziran 2019 Cuma

STEFAN ZWEİG – AMOK KOŞUCUSU

MERHABALAR, KİTAPLARIM OLMADAN ASLA TAKİPÇİLERİM;

“On gündür tek bir kelime bile konuşmadım. Aslında yıllardır... Artık o kadar zor geliyor ki bu, belki de insan her şeyi içine atmaktan boğuluyor zamanla…”(Sayfa 9)

Yine bir Zweig kitabını paylaşmak istiyorum sizlerle... 


ARKA KAPAK
Amok Koşucusu doktor olarak yardıma ihtiyaç duyan bir insana el uzatmanın vicdani yükümlülüğüyle kendi karmaşık duyguları arasında sıkışıp kalan bir adamın hikâyesidir. Hollanda Doğu Hint Adaları’nda görev yapan bir doktor, dara düşüp kendisine başvuran çok zengin bir kadının “yardım” talebini geri çevirir. Zira kadının mağrur ve hesapçı tavrı karşısında büyük bir öfkeye kapılmış, gururuna yenik düşmüştür. Ancak söz konusu olan insan hayatıdır. Kısa süre içinde pişmanlığın pençesine düşer. Kadına yardım etmeyi saplantı haline getiren doktor, Malezya halkında rastlanan bir nevi öldürücü delilik olan hummanın, amokun etkisi altına girer.





 “Sonuç olarak Amok.. evet, Amok şöyle bir şey: Bir Malezyalı, son derece sade, son derece iyiliksever bir insan, içkisini içiyor... orada öylece oturuyor, duygusuz, umursamaz, donuk.. tıpkı benim odamda oturduğum gibi.. ve birden ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor ve sokağa koşuyor.. dosdoğru koşuyor, hep dosdoğru... nereye olduğunu bilmeden. Yolda karşısına ne çıkarsa çıksın, insan, hayvan, hançeriyle vurup yere seriyor ve kan sarhoşluğu onu daha da öfkelendiriyor… Koşan adamın ağzından köpükler saçılıyor, delirmiş gibi uluyor…ama koşmaya devam ediyor, koşuyor,koşuyor, artık ne sağa bakıyor ne solda duruyor, sadece tiz çığlığıyla, elinde hançeriyle öyle korkunç bir halde ileriye doğru koşmaya devam ediyor… Köylerdeki insanlar bir Amok koşucusunu hiçbir gücün durduramayacağını bilirler…onun koşarak gelmekte olduğunu gördüklerinde kekresi uyarmak için bağırırlar. Amok! Amok! Ve herkes kaçışır…ama o koşmaya devam eder, hiçbir şey duymaz, sürekli koşar hiçbir şey görmez, karşısına çıkan her şeyi yere yıkar… ta ki biri onu kuduz bir köpek gibi vurup yere serene ya da kendiliğinden köpükler içinde yere yıkılana kadar… ” (Sayfa 31)


ÖZET
1912 yılının Mart ayında; Napoli Liman'ından Oceania’ya yolculuk eden bir transatlantiğin yük boşaltma işlemleri sırasında gerçekleşen olaylar gündeme ağır bir şekilde oturmuştur.
Öykünün anlatıcısı Kalküta’daki gemi acentesinde Avrupa’ya döneüş için bilet aramaktadır. Ancak gemi daha Avusturalya’da dolmaktadır. Neyse ki şans eseri bir bilet bulunur ve gemiye biner. Her ne kadar bulunan kamara pek rahat olmasa da yine de bileti kabul eder ve yolculuk başlar. Kamarası pek de havadar olmadığından zaman zaman güvertede hava alır yolcu. Güvertede yıldızları izlerken yalnız olmadığını fark eder. Orada bir adam olduğunu fark eder. Her ne kadar başlangıçta çekingen davransa da sonrasında iki yolcu arasında bir sohbet ve arkadaşlık başlar.

“Kadın bana yazmıştı, ölmek zorunda değildim artık, ona yardım edebilirdim... ve belki... ah, delice varsayımların ve umutların içinde tamamen kendimi kaybetmiştim... yüz kere, bin kere okudum o küçük kağıt parçasını, öptüm onu... gözden kaçmış, unutulmuş bir sözcük kalmış mı diye enine boyuna inceledim... hayallerim giderek derinleşti, karmaşıklaştı; açık gözlerle gerçekleşen, hayaller içinde bir uyku durumu...bir tür felç, uykuyla uyanıklık arasında tamamıyla cansız, ama hareketli de bir hal, belki on beş dakika süren, belki de saatler...”( Sayfa 42-43)


Karşılaştığı adam bir doktordur. Sekiz yıl evvel çalıştığı hastanenin parasına el uzatmış ve amcasının da yardımıyla, biraz da maddi sebeplerle Avrupa’dan ayrılmak zorunda kalır.  Küçük bir kasabada doktorluk yapmaya başlar. Yaşadığı hayat başlarda öyle gelmese de sonradan boğucu bir hal alır. Avrupa’yı özler.
Bu esna esnada zengin ve asil bir kadın doktor ile görüşmeye gelir. Bekten kurtarmak Kadının yaşadığı yerden oldukça uzakta doktorluk yapan adama gelme sebebi, kendisini karnındaki bebekten kurtarmasını istemesidir. Kocası uzun zamandır iş nedeni ile Avrupa’dadır. Başka bir adamdan olan bu bebeğin ortaya çıkmaması gerekmektedir. Ancak kadın bu istediği rica eder gibi değil de küstahça, lütfeder gibi dile getirir. Konuşurken sürekli üst perdeden konuşur.

“İnatçı bir at gibi başını geriye atıyor. Öfkeyle bana bakıyor.
“Hayır, sizden rica etmeyeceğim.Ölmeyi tercih ederim.”(Sayfa 26)


Doktor yasal olmadığını söyleyerek kabul etmez. Kadın çok dil döker, para önerir. Ancak doktor yine de kabul etmez.  Bunun üzerine odadan çıkarak doktora sert bir şekilde bağırır ve ona ihtiyacı olmadığını gururlu ve kendinden emin bir biçimde söyler. Doktor onun bu tavrına çok kızsa da bir kadının boyun eğmeyişliğini görür ve içinde ilk defa bir kadına karşı böyle belirsiz duygular hisseder.

Kadının ardından gitse de ona yetişemez. Kadına yardım etmediği için başına gelebileceklerden dolayı; kendini çok suçlu hisseder. Daha sonra zor da olsa kadına ulaşır. Doktor ona yardım etmek istediğini ve o bebekten kurtulması için elinden geleni yapacağını söylese de kadın kabul etmez. Doktora güvenmez ve bu sırrı açığa çıkaracağını düşünerek itibarının zedelenmesini istemez.

Kadın doktora güvenemediği için kötü şartlarda bebeği aldırır. Ancak kanaması bir türlü durmaz. Kadının güvendiği bir hizmetlisi doktora ulaşır. Ancak her şey için çok geçtir. Kadın ölmeden önce kendisinin onurunu kurtarması için doktordan söz almıştır. Doktor bir başka doktordan kadının kocası için bir otopsi raporu alır. Burada kadının ölüm sebebi ;“kalp yetmezliği”dir.

Aynı günlerde eve dönen kadının kocası karısının ölümünden şüphelenir. Karsını hem defnetmek hem de otopsi yaptırmak için Avrupa’ya götürmeye karar verir. Doktor kadına söz verdiği gibi kadının sırrını koruyacaktır ama nasıl?….
DEVAMI KİTABIMIZDA…

“Elimizde kalan son insan hakkı herhalde şudur: Canının istediği şekilde geberme hakkı...Ve dışarıdan bir yardımla rahatsız edilmeme hakkı.” (Sayfa 59)


KİTAPTAN  NOTLAR
“Amok Koşucusu” yazarın 60 sayfadan oluşan Novellasıdır. Kitapta bir doktorun bir hastasına duyduğu hastalıklı duygu, kadına verdiği sözü yerine getirme isteğinin marazi bir hal alışı anlatılmaktadır.

Yazarın kocası dışındaki bir adamdan bebek bekleyen bir kadının ve kadına anlamlandıramadığı marazi duygularla bağlanan doktorun duyguları çok güzel anlatılmış. Yine yazarın başarılı ruh tahlilleri öne çıkmıştır.

Doktorun duygularını “Amok Koşucusu”nun duyguları kadar yoğun ve abartılı bulmasam da yazarın “amok” halinden hareketle anlattığı duyguları güzel özdeşleştirdiğini düşünüyorum

Sonuç olarak; sıkılmadan okuduğum keyifli bir Zweig okuması oldu diyebilirim.

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE…
SEVGİLER..  

3 Mayıs 2019 Cuma

STEFAN ZWEİG – MÜREBBİYE


MERHABALAR; 
KİTAPLARIM OLMADAN ASLA BLOGU SEVGİLİ TAKİPÇİLERİ...

Yine yeniden bir Zweig kitabı ile karşınızdayım... 


ARKA KAPAK

Mürebbiyeleri katı bir ahlak anlayışının kurbanı olurken, yetişkin dünyasının gaddarlığıyla tanışan iki masum çocuk; Como gölü kıyısındaki bir otelin dingin ortamında gözüne kestirdiği bir genç kıza imzasız aşk mektupları yazarak zalimce bir oyuna girişen görmüş geçirmiş beyefendi; Tirol Alplerinde küçük bir lokantada gençliğinin platonik aşkıyla karşılaşan, artık düşkün ve yaşlı olan bu adama yıllar öncesinden duyduğu gönül borcunu ödeme fırsatı bulan evli bir kadın; bir genç kızın yarı histerik şefkat arayışında ifadesini bulan susuzluktan kurumuş toprak ve sıkıntılı yağmur bekleyişi. Zweig bu öykü derlemesinde, dönüştürücü deneyimleri sağlam anlatılara dönüştürmekteki ustalığıyla yine insanın kusurlarını, özlemlerini, karşılaştığı engelleyici durumları empatiyle çözümlüyor.

MÜREBBİYE

“Ahlaken zayıf olanların her zaman bir mazereti vardır zaten.”( Sayfa 12)

Genç kadın on iki ve on üç yaşında iki kız kardeşe mürebbiyelik yapmaktadır. Kız kardeşler son dönemde mürebbiyeleri Fraulein’in onlarla eskisi kadar ilgilenmediğini ,içe kapandığını, mutsuz olduğunu fark ederler. Kızlardan küçük olanı mürebbiyelerinin odasında gizlice ağladığını da fark ederler. Bu durumun peşini bırakmayan kızlar, meraklarını yenemeyen kız kardeşler çok geçmeden mürebbiyeleri ile kızların kuzeni Otto arasındaki ilişkiyi fark ederler. Zaten Otto tesadüfmüş gibi onlara katılmakta, kızlarla ve mürebbiyeleri ile vakit geçirmektedir. Çok geçmeden mürebbiyelerinin büyük sırrını da öğrenirler. Mürebbiyelerinin Otto’dan bir çocuğu vardır.
Bir süre sınavlarına çalışma bahanesi ile Otto evden ayrılır. Çok geçmeden su yüzüne çıkan olaylar yüzünden evin hanımı mürebbiyenin işine son verir. Fraulein ertesi  gün evden ayrılacaktır. Ertesi sabah kızlar mürebbiyelerini mutlu etmek için odasına çiçeklerle gitseler de mürebbiyeleri odada yoktur.
DEVAMI KİTABIMIZDA…


YAZ NOVELLASI

“Yıldızlar yanıp sönen sessizlikleri içinde öylece duruyorlardı ; yalnız arada bir içlerinden biri elmassı dizinin içinden aniden ayrılıp yaz gecesinin içine kayıveriyor ; karanlığın içinde, vadilere, yarlara, dağlara veya uzak sulara doğru nereye gittiğini bilmeden kör bir kuvvetle savruluyordu, bir insan yaşamının bilinmeyen bir kaderin sarp derinliklerine savruluşu gibi...”( Sayfa 30)
Yazar ağustos ayını Como gölü kıyısındaki Cadenabbia’da geçirmektedir. Otelin hemen hemen boş olduğu günlerde yazarın yaşlı, kibar ve kültürlü bir adam dikkatini çeker. Bir akşam otelin önündeki terasta bu bey ile yazar sohbet ederler. Yaşlı adam yürüyüşe çıkmayı teklif eder. yürüyüş esnasında da bir önceki yıl yaşadığı bir olayı anlatır.
Geçen yıl aynı otelde yine ıssız günler geçirilmektedir. Yaşlı adamın Alman bir aile dikkatini çeker. Görünüşleri tipik kuzey Almanlara benzemektedir. İki yaşlı kadın ve on altı yaşındaki bir genç kızdan oluşan bu aileyi gözlemlemeye başlar adam. Genç kız yanındaki yaşlı kadınlardan dolayı mıdır bilinmez donuk ve güvensiz bakışlıdır. Kıyafetleri yaşına uygun değildir. Genç kızı izlemek yaşlı adamın zevki haline gelir ve genç kıza bir oyun oynamaya karar verir. Genç kızın kahvaltı salonuna herkesten önce gelip hep aynı masaya oturduğunu gören yaşlı adam kızdan önce kahvaltı salonuna gelerek; onun peçetesinin arasına genç kıza bir hayranından gelmiş gibi yazılmış bir mektup bırakır.


GEÇ ÖDENEN BORÇ

“...bir zamanlar tüm aklıma egemen olan ve tüm ruhumu dolduran bu insanı onca yıl boyunca bir kez olsun aklıma getirmemiştim. Ona ne olduğunu hiç merak etmeden ölmüş olabilirdim veya o ölmüş olabilirdi ve benim haberim bile olmazdı.” (Sayfa 45)
“Ağlayamayacak kadar ümitsizdim..” ( Sayfa 47)
"Beni kendi gençliğimin cehaletinden korumuştu." (Sayfa 51)
"...bu gündelik bir yorgunluk değil, hayat yorgunluğuydu." (Sayfa 52)
 “İnsana mutluluk kadar sağlık katan bir şey yoktur ve en büyük mutluluk da bir başka insanı mutlu etmektir.” (Sayfa 57)

Öykümüz mektup formatındadır. Margeret’in arkadaşı Ellen’e genç kızlıklarından beri yazdığı mektuplardan biridir. Margeret orta yaşlarda, bir doktor ile evli torun sahibi bir kadındır. Dinlenmek için yıllar evvel gittiği bir köydeki otele tek başına gider. Amacı herkesten her şeyden uzaklaşıp, dinlenmek yenilenmektir.
Akşam otelin lokantasında bir şeyler içerken içeriye giren yaşlı ve hasta adam ona hiç de yabancı gelmez. Oradakiler tarafından alaya alınan bir bardak birayı lütuf gibi içen felçli adam; Margeret ve arkadaşı Ellen’in genç kızlık dönemlerinde hayran oldukları tiyatro sanatçısı Peter Sturzentaler'den başkası değildir.  Margeret otel sahibi kadına sorarak adamın kim olduğunu teyit eder. Adam köydeki düşkünler evinde kalmaktadır. Margeret bu yaşlı ve düşkün adama yıllar öncesinin borcunu ödemeye, ona hak ettiği itibarı geri vermeye karar verir.
DEVAMI KİTABIMIZDA…

KADIN VE YERYÜZÜ

“Tüm bedenim titriyordu. Hissettiğim öfkeydi, çaresizliğin anlamsız hiddeti, ihanete uğramanın hayal kırıklığıydı. Çığlıklar atabilirdim, bir delilik yapabilirdim, içimden bir şeyleri kırıp dökmek geçti, tehlikeli ve kötü bir şeyler yapma, intikam alma isteği duydum.”  (Sayfa 64)
 “Gökyüzü ve yeryüzü gibi uzak ve yabancıydık yine birbirimize.” ( Sayfa 83)
Yağmursuz ve kavurucu günlerin tüm ülkede ürünü bereketsizleştirdiği , halkın uzun yıllar korkarak hatırladığı bir yazdır. Otelin misafirlerinden olan bir genç kızın yağması beklenen yağmurun birkaç damla sonra kesilmesine üzülmesi yine aynı otelde kalan anlatıcının dikkatini çeker. Delikanlı genç kızı izlemeye onu doğa ile bütünleştirmeye başlar.
Bir gece genç kız ile yakınlaşırlar. Ancak durum anlatıcının tahmin ettiği gibi değildir.


KİTAPTAN  NOTLAR
Kitabımız 83 sayfadan ve 4 öyküden oluşmaktadır. 

Mürebbiye çok klasik bir konuyu işlemekte. Evde çocukların eğitimi için bulunan genç bir kadının evin yeğeni ile yakınlaşması ve maalesef iki kişini işlediği günahın bedelini her zamanki gibi kadının ödemesi konu alınmış. Öykü klasik Zweig tarzı ile son bulmakta. Mürebbiye’nin ayrılma mektubunu okuyan, sararan ev ahalisi bir intiharın habercisi gibi. İntihar direk söylenmese de sezdiriliyor bu defa.

Yaz Novella’sını daha evvel “Bir Yaz Öyküsü” adı ile Koridor Yayınları’ndan çıkan Bir Kadının Yaşamından 24 Saat-Öyküler Seçkisi’nde paylaşmıştım. Bu öyküde yazarın kullandığı birinci tekil şahıs dilini sevdiğimi söyleyebilirim. Bu şekliyle yazar gözlem gücünü daha da öne çıkarmış bu öyküde. 

“Geç Ödenen Borç” genel havası ve konunun ilerleyişi ile en sevdiğim öykü oldu bu kitaptaki. Mektup tarzında ve birinci tekil kişi ağzından yazılmasını da ayrıca sevdiğimi söyleyebilirim. Kitabın olumlu havada devamı ve bitişi de ayrıca beni mutlu etti diyebilirim.

“Kadın ve Yeryüzü” nedense okurken ısınamadığım keyif almadığım bir öykü oldu. Aynı duyguyu daha önce de nedense yazarın “Ayışığı Sokağı”nda hissetmiştim. Betimlemelerde biraz sıkıldım ve keyif de alamadım.
Kitabın geneline baktığımda keyifli ve güzel bir okuma oldu diyebilirim.

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE…


24 Şubat 2019 Pazar

STEFAN ZWEİG - YAKICI SIR

MERHABALAR, 

SEVGİLİ KİTAPLARIM OLMADAN ASLA TAKİPÇİLERİ

Yine, yeniden bir Zweig kitabı ile karşınızdayım. Blogum son dönemlerde bir Zweig blogu olma yolunda ilerliyor. Takipçilerim özellikle de Zweig sevmeyen takipçilerim için biraz sıkıcı olsa da durum; ben de kitapları unutmadan paylaşmaya çalışıyorum. 


ARKA KAPAK

Kısa bir tatil için Avusturya Alplerine giden bir Baron, zamanını zararsız bir flörtle renklendirmenin yollarını aramaktadır. Kendine fazlasıyla güvenen ve gönül maceralarına her zaman açık olan bu müzmin kadın avcısı, kısa sürede kendisine bir av bulmakta hiç zorlanmayacaktır. Tanışıp yakınlaşmak istediği kadının on iki yaşındaki oğluyla ahbaplık kurarak işe koyulur. Yakıcı Sır annesini elde etmek isteyen bu narsist çapkın tarafından kullanılan bir çocuğun hikâyesidir aslında. Ne var ki, yetişkin dünyası bazen masum çocuklara büyüklere göründüğünden çok daha berrak görünmektedir… 


“Elindeki kartların üstünlüğünün bilincinde olup da yeşil çuhanın başında boşu boşuna oturarak oyuna girecek birini bekleyen kumarbazın gerginliğinden daha kötüsü yoktur.” (Sayfa 14)


ÖZET

Valilikte çalışan, memur aristokrasisinin önemsiz bir üyesi olan Baron kısa bir tatil için Avusturya Alplerine Semmering’e gider. Tatile gitmeye ihtiyacı olmasa da tüm meslektaşları ilkbahar iznini koparmayı başarınca o da bu durumu değerlendirmiştir. Otele varır varmaz,  zamanını zararsız bir flörtle renklendirmenin yollarını aramaya başlar. Otele vardığında otelin konuk listesini kontrol eden Baron, pek de tanıdık olmadığını fark eder, canı sıkılır.

Çok geçmeden otelde bir kadını gözüne kestirir. Kadın zengin Yahudi bir avukatın güzel karısıdır. Tek çocukları olan Edgar’ın hastalığı üzerine Viyana’dan Semmering’e dinlenmek için gelmişlerdir. Baron kadını gözüne kestirir. Kadına yaklaşmak için önce çocuğa yaklaşır.

Çocukla sohbet eder, onunla arkadaş olur adeta. Çocuğun bitmek bilmeyen sorularına sabırla katlanır. Çok geçmeden amacına ulaşır ve kadınla tanışır. Kadınla arkadaşlığını ilerlettikçe; çocuk onlar için fazlalık gibi olur. Kendisine arkadaş bildiği Baronun Edgar’dan uzaklaşması üzerine çocuk, duygusal patlamalar yaşar. Annesini kendisiyle Baronun arasına girmiş gibi kabul eder.

Büyüklerin dünyasını gözlemleyen çocuğun YAKICI BİR SIRRI vardır artık… 


KİTAPTAN NOTLAR

Son kitap alışverişimde aldığım Zweig kitaplarını okumaya ve paylaşmaya devam ediyorum büyük bir keyifle. Yakıcı Sır; 88 sayfadan ve 15 bölümü kapsayan bir novella.

Kitap çapkın Baron’un otele gelmesiyle başlar. Baron bir avcı edasıyla günlerini eğlenceli geçirtecek bir flörtün peşine düşer. Aslına bakacak olursak, kitabımızın konusu sıradan. Ancak; sıradan konuları ince ayrıntılar ve ruh tahlilleri ile en iyi işleyen yazarlar deyince; akla gelecek ilk yazarlardan.

Ağırlıklı olarak üç kişi arasında yaşanmakta olan olay, Edgar, Baron ve Kadın açısından anlatılırken; yazar yine ustalığını konuşturmuş. Kadının annelik ile, kadınlığı arasında kalışı, Baron’un kadınlara bakış açısı, Ve… en ayrıntılı verilen kısım ise; çocuğun Baron ile tanıştığındaki duyguları, Baron tarafından dışlandığında annesi ve Baron’a karşı duyguları dantel gibi işlenmiş. Yazar üç karaktere de bürünmüş adeta. 



Daha önce kadınları iyi anlattığını ve anladığını söylemiştim yazarın. Bence yazar çocuğun duygularını anlatmakta da çok başarılı olmuş. Acaba yazarın bu konuda eğitimi var mı diye düşünmeden de edemedim.


Bir de yazarın beğendiğim taraflarından biri de en bayağı, en sevimsiz durumları bile bayağılaştırmadan naif bir biçimde kaleme alması. Her ne kadar yazarın yaşadığı dönemin ruhunu yansıtsa da bu konuda yazarı kutlamak gerektiğine inanıyorum. Duyguları öyle öne çıkarıyor ki, olay ve durumlar geri planda kalıyor.  


“Hiçbir şey zekâyı tutkulu bir kuşku kadar bileyemez. Hiçbir şey olgunlaşmamış bir zihnin bütün olanaklarını karanlıkta kaybolan iz kadar harekete geçiremez”( Sayfa 36)

“….ama nefret insanın çabuk öğrenmesini sağlıyordu.” (Sayfa 45)

“İnsan birine yalan söylüyorsa, başkasına da söyler.” (Sayfa 52)

“Çocuk olmak korkun bir şey , her şeyi öylesine merak etmek ve kimseye soramamak, sanki aptal ve yararsız bir şeymişsin gibi şu büyüklerin karşısında gülünç düşmek.” ( Sayfa 55)

“Tek dileği, bu yabancı gökyüzünün altında artık bir dakika bile yalnız kalmamaktı.” (Sayfa 79)


“Yalnızca başlangıçtaki vesileye bakmakla yetinirseniz bir sevginin gücünü yanlış değerlendirirsiniz, aslında daha öncesindeki gerilime, ruhun bütün büyük sarsıntılarına zemin hazırlayan, yalnızlığın ve düş kırıklıkların yarattığı o bomboş karanlığa bakmak gerekir. Yaşanmamış duygular burada birikerek aşırı ağırlaşır ve değeceğine inanılan ilk kişiyle karşılaşıldığında alabildiğine boşalır.”( Sayfa 14)


8 Şubat 2019 Cuma

STEFAN ZWEİG – KORKU

MERHABALAR, KİTAPLARIM OLMADAN ASLA TAKİPÇİLERİ

“Korku cezadan daha beterdir, çünkü ceza bellidir, ağır da olsa, hafif de hiçbir zaman belirsizliğin dehşeti kadar, o sonsuz gerilimin ürkünçlüğü kadar kötü değildir.” (Sayfa 45)


“Sanıklar en fazla, gerçeği gizlemelerinin, her şeyin anlaşılacağı tehlikesinin ve bir yalanı sayısız saldırı karşısında savunmak zorunda olmalarının üzerlerinde yarattığı o dehşetli baskının eziyetini çekerler.” (Sayfa 46)


ARKA KAPAK
Rahat ve korunaklı bir yaşam süren saygın bir kadın, sekiz yıllık evliliğinden sıkılmış, burjuva dünyasının kozasından çıkarak kendini genç bir piyanistin kollarına atmıştır. Ancak bu gizli ilişkiden haberdar olan bir şantajcının ansızın zuhur etmesiyle, hayatında yeni farkına vardığı bütün güzellikleri yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalır ve kahredici bir korkunun pençesine düşer. Korku insanı bilinçdışına itilmiş utanç verici deneyimlerden, bastırılmış pişmanlıklardan özgürleştirebilecek güçte bir yapıt.


ÖZET
Kitabımızın kahramanı Bayan Wagner,  aşığının dairesinden çıkarken; içeri girmek isteyen bir kadın ile çarpışırlar. İrene geçip gitmek istese de kadın, geçmesine izin vermez. Kaba ve pervasız bir tonda konuşan kadın; Bayan İrene’yi sevgilisini elinden almakla ve onu sevgilisinden ayırmakla suçlar. bir anda kapıldığı telaş ve korkuyla; kadının eline cüzdanındaki banknotlardan sıkıştıran İrene, yaşadığı heyecan içinde kendini evine zorlukla atar. Bu sırada kocası gelmiş, yemek yenecektir. İrene elinden geldiğince doğal davranmaya çalışır.

“Fakat fırtına veya bunaltıcı sıcak kadar havanın durgunluğu da insanı rahatsız edebilir, aynı şekilde ılımlı bir mutluluk da talihsizlik kadar kışkırtıcı olabilir ve isteksizlik çeken pek çok kadın için, umutsuzluğun getirdiği sürekli bir doyumsuzluktan daha tekindir. Tokluk da açlıktan daha az kışkırtıcı değildir. Irene’de macera merakını uyandıran da hayatının tehlikesiz oluşuydu.” (Sayfa 8)


Günler geçtikçe; kendisinden para sızdırmaya başlayan ve alışan kadının bitmek bitmeyen şantajları devam ederken; Bayan İrene’nin de sinirleri harap olur. kadının istekleri her geçen gün artmakta, İrene köşeye sıkışmaktadır. 

“…oysa maceranın gerçek bedeli tehlikeye atılabilmektir.” (Sayfa 9)

Bir tarafta şantajcısına para yetiştirmek, bir taraftan kocasının olayı öğrenmesi ve toplumda lekeli bir kadına dönüşmenin utancı vardır.

DEVAMI KİTABIMIZDA…

“Bir anda yaşamının tüm zenginliğini hissetmeye başlamıştı ve artık yaşamında tek bir saati bile anlamsız geçiremeyeceğini biliyordu. Şimdi her şeyin sonuna yaklaştığı sırada ilk kez bir başlangıç hissediyordu.” (Sayfa 38)


KİTAPTAN NOTLAR

Daha önce Stefan Zweig’in Bir Kadının Yaşamından 24 Saat ve Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’nu paylaşmıştım. Yazara hayranlığım Satranç ile başlamışken, Bir Kadının Yaşamından 24 Saat, Kızıl ve Kitapçı Mendel ile zirve yapmıştı. Daha önce okuduğum eserleri farklı yayın evlerine aitti. Ancak bu defa Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarını tercih ettim. Kitap 70 sayfadan ibaret ve tek bir öyküyü kapsamakta olan kitabın kapak tasarımını beğendim. 

Yazarın genel tarzına sadık kaldığı ruh tahlilleri, tasvirlerin bolca yer aldığı bir yapıt olmuş. Öykünün bazı bölümlerinde gerilim öyle yükseliyor ki; Bayan İrene’nin sokağa çıktığında yaşadığı şantajcısıyla karşılaşma korkusu kendini derinden hissettiriyor.

Yazar; pek çok eserinin tersine, kitabı olumlu bir havada bitiriyor. Ben daha karamsar bir son bekliyordum doğrusu.

Elinize alır almaz birkaç saatte okunacak, Zweig severlere ve henüz okumamış olanlara tavsiye edebileceğim,  güzel bir kitap…


Yeni kitaplarla görüşmek dileğiyle….


YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞME ÜZERE...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...